Anneliğin Tapusu Kimin Elinde?
Annelik sadece doğurmak mıdır? Bir kadının anne sayılması için illa o mucizevi ama bir o kadar da sancılı dokuz ayı karnında taşıması, o meşhur “normal” yolla doğumu gerçekleştirmesi mi gerekir? Eğer öyleyse; bir esirgeme kurumunda hiç tanımadığı bir çocuğun saçını şefkatle okşayan, sokaktaki yaralı bir kedinin yolunu gözleyen ya da kalbinin kapılarını bir yetime sonuna kadar açan kadınların yüreğindeki o devasa hissi nereye koyacağız? Annelik, biyolojik bir zorunluluk değil; ruhsal bir tercihtir. Maalesef çevremiz, herkesi kendi dar kalıplarına sokmaya çalışan, başkalarının hayatından beslenen zihinlerle dolu. Öyle ki; sezaryenle doğum yapanı “eksik anne” ilan eden, emziremediği için bir kadını “o çocuk hasta olur” diye suçlayan,
anneliği sadece fiziksel bir performansa
indirgeyen bu kitle, aslında şefkatin ne olduğunu hiç anlamamış olanlardır. Onlara göre anne olmanın “onay kodu” normal doğum ve emzirmekten geçer. Sanki bu iki kutucuğu işaretleyince “Anne Pro Max” rütbesine erişiyorlar. Oysa madalyonun öteki yüzü çok daha karanlık… Sırf “çocuğun var mı?” sorusuna “evet” diyebilmek için doğuranlar var. Önüne bir kap sıcak çorba koymayı annelik sanan, çocuğun ruhu aç mı, psikolojisi ne alemde, geleceği nasıl şekillenir diye bir an bile dertlenmeyenler… Kendi travmalarını, 50 yıl öncesinin köhnemiş kurallarını o küçücük bedenlere dayatmayı “yetiştirmek” sanıyorlar. Onlar için annelik, biyolojik bir süreçte başlayıp mutfaktaki ocakta biten bir görevden ibaret. Gerçek annelik, bir canın gözünden akacak tek damla yaş için kendi dünyasını feda edebilmektir. Hiç doğurmamış ama bir çocuğun ateşi çıktığında sabahı uykusuz karşılamış, onun karnını kendi
açlığını unutarak doyurmuş, ruhundaki
yaraları sarmış kadınlar… İşte gerçek “içgüdü” budur. Bu içgüdü sadece karın kaslarında değil, doğrudan ruhun derinliklerinde taşınır. Babalık belki sonradan öğrenilir, evet. Ama annelik de sadece doğurunca gökten zembille inmez. Annelik; bir cana emek vermek, onun büyümesine şahitlik etmek ve karşılıksız sevebilmektir. İster bir insan evladı olsun, ister sokaktaki bir can dostu…
Şimdi tekrar soralım: Anneliğin tapusu kimin
elindedir? Doğumhanedeki doktorun mu, yoksa uykusuz gecelerde bir can için atan o yorgun ama kocaman yüreğin mi? Anneleri rahat bırakın; mükemmeliyetçiliğinizi kendi evinizde yaşayın! Bir de o “bebek görme” ziyaretleri adı altındaki yargılamalar yok mu? Şunu bilin ki; anneler mükemmel olmak zorunda değil. Her gün jilet gibi giyinip, saçları yapılı, topuklu ayakkabılarla evde süzülmek zorunda hiç değil. Bir anne günlerce duş almadan, saçını taramadan yaşayabilir.
Evine gelen misafire dört dörtlük ikramlar
hazırlamak, pırıl pırıl bir ev sunmak zorunda da değildir. Eğer bir eve bebek görmeye gidiyorsanız, o kadının sırtındaki yükten bir parça alın; yemeğine, temizliğine yardım teklif edin. Siz oraya misafirliğe değil, desteğe gitmelisiniz. Eğer gittiğiniz evde şefkat yerine ikram eksiği, sevgi yerine toz arıyorsanız; lütfen aynanızı yanınızda taşıyın ve o yargılayan yüzünüze kendiniz bakın. Kimse sizin o sığ kalıplarınıza girmek zorunda değil. Bir kadın çocuk doğurdu diye sadece “bebek annesi” değil, o hala bir insandır. Ve kural çok basittir: İnsan insanın yükünü almalı, insan insana yük olmamalı.
Gerçek annelik, bir canın gözünden akacak
tek damla yaş için kendi dünyasını feda edebilmektir. İster bir insan evladı olsun, ister sokaktaki bir can dostu… Uykusuz gecelerde o can için atan her yürek kutsaldır.
Özge Gürel
