Hastane ve Ziyaretçi Olma Adabı
Annemin sağlık durumu nedeniyle bazı dönemlerde hastanede yatması gerekiyor. Bu dönemlerde ben de yanında refakatçi olarak kalıyorum. Bu süreler bazen yirmi bazen üç veya beş gün olabiliyor.
En son, geçtiğimiz hafta beş gün kalmamız gerekti. Daha önce Üniversite hastanesinde makul bir fiyat farkıyla tek kişilik odada kalmıştık ancak bu kez Devlet hastanesinde tek kişilik oda bulunmadığı için paylaşımlı bir odada kaldık. Yattığımız servis Nörolojiydi.
Yan yatakta yatan hastanın yaşı epey ileri ve hastalığının da verdiği etkiyle genelde derin uyku halindeydi, benim annemin en azından bilinci açıktı ancak; yan hastanın başında kalan iki ayrı refakatçi gelin ve görümcenin, ziyaret saati gözetilmeksizin bitmeyen bir misafir ağırlama çabası sebebiyle, inme hastası annem asla uykuya dalamadı.
Çaylar, kahveler, bebek yaşta küçük çocuklarla bir minibüs dolusu insan topluluğunun biri gidiyor biri geliyordu. Kalabalık oldukları yetmezmiş gibi ayarı olmayan ses tonlarıyla yapılan sohbetler, telefondan açılıp kahkahalarla izlenen komik videolar, gecenin on birinde dahi yapılan görüntülü görüşmeleri hayretle gözlemledim. Üstelik hastalarının kimin ziyaretine gelip gelmediği hakkında en ufak bir farkındalığı olmadığı halde yakınları tarafından bu “ziyaretçilik oyununun” adeta bir sosyal etkinlik haline getirildiğini fark ettim. İki kadın hastanın yattığı odada erkek refakatçi kabul edilmezken gelen kalabalık misafirlerin içinde yer alan ve uzun süreler oturan erkekler nedeniyle mahremiyet kuralları da hiçe sayıldı.
Üçüncü gün artık uyarma ihtiyacı hissettim zira anneme şifa bulalım derken uyuyamadığı için sinirlenmesi sebebiyle tansiyonu asla düşmüyordu. Geçirdiği inme sebebiyle beynindeki konuşma merkezi hasar aldığı için derdini anlatamamanın verdiği öfke de eklenince hastane odası tam bir kâbus ortamına döndü. Üstelik bu kriz durumunu bizzat görmelerine rağmen kendilerine bir çeki düzen vermek bir yana, maalesef uyarım üzerine çirkef tavırlarla üste çıktılar. “Ben biliyor muymuşum onlar ta ne kadar uzaktan geliyorlarmış, hasta annelerinin köylerinde çok muhterem bir kadın olduğundan haberim yokmuş, kesip sesimi oturmalıymışım, annem de dönsün arkasını uyusunmuş…”
Bölüm hemşireleri ile konuştum, meğer hastanedeki görevlileri de bu terbiyesiz ve tehditkâr tavırlarla bezdirmişler.
“Biz de bu tip hasta ve yakınları sebebiyle işimizi yaparken çok zorlanıyoruz” diye anlattılar. Sonra düşündüm, hadi biz sayılı gün buradaydık, gerçekten de hastanelerde görev yapan her kademedeki görevlilerin bütün mesaisi bu profillerle mücadele ederek geçiyordu.
Atatürk’ün “milletin efendisi” dediği köylülerimiz bunlar olamazdı. Bu başka bir seviyeydi. Sistemli bir şekilde cahil bırakılan, (burada akademik eğitim eksikliğinden bahsetmiyorum) hayatta kalmanın yolunu kendisinden farklı veya üstün gördüğü kişilere saygısızlık ederek bulmuş, üste çıkmak için her türlü edepsizliği yapmayı kendinde hak gören bir vatandaş türü var artık. Eylemlerinin karşılığında bir yaptırım görmedikçe çıtayı yükseltiyorlar üstelik.
Bir fatura yatırmak için gideceği bankaya takım elbiseli ve traşlı gitmeye özenen beyefendilerden, “artık doktor dövebiliyoruz” diye gururlanabilecek kadar arsızlaşmış kişilere ne zaman ve nasıl dönüştük?
