İnsan kendini tanıdığını sanır. Kendi sesini bilir, kararlarının nedenlerini anladığını düşünür, “Ben böyle biriyim” derken sarsılmaz bir kesinlikle konuşur. Kimi kendini güçlü olarak tanımlar, kimi mesafeli, kimi fedakâr, kimi fazla hassas, kimi ise yalnızlığı seven biri olduğunu söyler. Bu tanımlar zamanla benliğin duvarlarına asılmış çerçeveler gibi sabitlenir; insan her gün o çerçevelere bakar ve gördüğünü hakikat zanneder.
Oysa insan ruhu, görünen kadar yalın değildir. Benlik dediğimiz yapı, çoğu zaman yalnızca özümüzden ibaret bir inşa değil; incinmiş yanlarımızın, korunma reflekslerimizin, korkularımızın ve geçmişte hayatta kalmak için geliştirdiğimiz psikolojik stratejilerin sessizce ördüğü karmaşık bir mimaridir. İçimizde “karakter” diye adlandırdığımız pek çok özellik, belki de doğamızın değil, yaralarımızın şekillendirdiği bir biçimdir.
Çocukken duygularına alan açılmayan biri, zamanla hissetmemeyi güç sanabilir. İç dünyasını kapatmayı olgunluk, mesafeyi denge, suskunluğu ise vakar olarak yorumlayabilir. Sürekli eleştirilerek büyüyen biri, kendine karşı acımasız olmayı disiplin zannedebilir; içindeki sert yargıcı, gelişimin sesi sanabilir. Sevilmenin şartlı olduğu bir evrende büyüyen çocuk, kusursuz olmayı bir tercih değil, var olabilmenin bedeli gibi taşır. Yetişkin olduğunda buna azim denir; oysa ruhunun derininde çalışan mekanizma çoğu zaman korkudur: yeterli olmama korkusu, görülmeme korkusu, terk edilme korkusu, değersiz bulunma korkusu.
Ne tuhaftır ki insan, en çok kendini korumak için inşa ettiği şeyin içinde kendine yabancılaşır.
Bir süre sonra maske yüze yapışır. Rol, karaktere dönüşür. Savunma mekanizması kimlik sanılır. İnsan kendi yarasına o kadar uzun süre aynı dilden cevap verir ki, artık o dili kendi sesi zannetmeye başlar. Her şeyi tek başına taşıyan biri bağımsız olduğunu düşünür; oysa çoğu zaman yardım istemenin bir zamanlar hayal kırıklığıyla sonuçlandığını hatırlayan sinir sistemidir konuşan. Herkesi memnun etmeye çalışan kişi kendini vicdanlı sanır; belki de reddedilmenin ruhunda açtığı eski boşluğu tekrar yaşamamak için görünmez bir söz vermiştir kendine. Sürekli güçlü duran insan, kuvvetli görünür; ama bazen bu güç, yalnızca kırılmanın bir daha yaşanmaması için örülmüş duvarların mimarisidir.
İnsan ruhunun en derin ironisi burada saklıdır: Korunmak için giydiğimiz psikolojik zırhlar, bir noktadan sonra bizi dış dünyanın darbelerinden çok kendi hakikatimizden uzaklaştırır.
Belki de bu yüzden bazı insanlar ne kadar başarı kazanırsa kazansın içlerinde sessiz bir eksiklik taşır. Ne kadar sevilirse sevilsin sevgiden emin olamaz. Ne kadar güvende olursa olsun gevşeyemez. Çünkü dış koşullar değişse bile, iç dünyada yıllar önce yazılmış hayatta kalma senaryosu işlemeye devam eder. Beden bugünde yaşar; ruh, çoğu zaman geçmişin gölgesinde.
Peki o hâlde gerçek benlik nedir?
Belki gerçek benlik, bize öğretilen rollerin altında sessizce bekleyen şeydir. Sürekli güçlü olmak zorunda olmayan, kırılınca utanmayan, yardım istemeyi zayıflık saymayan, sevilmek için mükemmel olmaya çalışmayan, sınır koyduğunda suçluluk hissetmeyen, olduğu hâliyle var olabilen o çıplak ve sahici taraf…
Belki hakikate yaklaşmak, kendimize yeni bir kimlik inşa etmekle değil; üzerimize yıllar içinde geçirilmiş ruhsal kostümleri yavaşça çıkarmakla mümkündür.
Sana ait sandığın hangi yanın gerçekten sen, hangisi yalnızca incinmemek için öğrendiğin bir rol?
İşte bu soru, insanın kendine yaptığı en dürüst yolculuğun başlangıcıdır. Çünkü bazen iyileşmek, yaraları kapatmak değil; onların benliğimizin yerine geçmesine artık izin vermemektir.
