Otuza İki Kala
İnsanı Yaşlandıran Şey Zaman mı, Ertelediği Hayatlar mı?
Bir gün uyanıyorsunuz ve yirmi sekiz yaşındasınız. Garip olan şu ki, insan yaş aldığını çoğu zaman doğum gününde fark etmiyor. Bazen sıradan bir sabah, kahvenizi içerken ya da pencerenin önünde sessizce dışarıyı izlerken aklınıza düşüyor aynı soru: “Ben ne zaman buraya geldim?”
Sonra ikinci soru geliyor: “Son on yıl nasıl geçti?” Bu soruya gerçekten cevap verebilen kaç kişi var, bilmiyorum. Çocukken zaman ağırdı; bir yaz tatili bitmek bilmiyor, bir yaş büyümek bile büyük bir sabır istiyordu. Sonra bir yerde ritim değişiyor. On sekizden sonra sanki zaman hızlanıyor; üniversiteler, işler, sorumluluklar, ilişkiler ve ayrılıklar derken insan bir gün dönüp bakıyor ve çocukluğuyla vedalaştığını bile fark etmeden yetişkin olmuş. Belki de büyümek tam olarak budur: Zamanın hızlanması değil, artık zamanın sorumluluğunu taşımaya başlamaktır.
Uzun süre otuz yaşından, daha doğrusu otuz yaşın temsil ettiği ihtimalden korktum. Çünkü bazı yaşlara tuhaf anlamlar yüklüyoruz. Sanki otuz, hayatın ilk bilançosu gibi; o yaşa kadar bir şeyler başarmış, kendine bir şeyleri kanıtlamış ve geride bırakacağın bir hikâye inşa etmiş olmalısın. Peki bunu bize kim öğretti? Gerçekten hayatın böyle işlemesi gerektiğini nereden öğrendik? Belki de hiçbir yerden… Belki sadece başkalarının hayatlarını izleyerek kendi hayatımıza görünmez takvimler çizdik.
2024 yılının ocak ayında Avusturya’da, dışarıda kar yağarken pencerenin önünde oturuyordum. Sessizlik bazen insana hiç beklemediği sorular sorduruyor. Kendime şunları yazdım: “Hayatta gerçekten ne istiyorum? Beni durduran şey ne? Ve en önemlisi… Neden hâlâ başlamadım?” İnsan bazen cevabını bildiği soruları kendine yıllarca soramıyor; çünkü bazı cevaplar acıtır.
Bir yerde şu cümleyi okumuştum: “Demiri hiç kimse yok edemez; onu ancak kendi pası yok eder. Aynı şekilde insanı da kimse yok edemez; onu ancak kendi zihniyeti yok eder.” Bu cümleyi ilk okuduğumda dış dünyayı düşünmüştüm, bugün ise daha çok insan zihnini düşünüyorum. Çünkü bizi gerçekten durduran şey çoğu zaman yaşadıklarımız değil; yaşadıklarımızı zihnimizde nasıl yeniden kurduğumuzdur. Psikoloji buna farklı isimler veriyor: İçselleştirilmiş inançlar, öğrenilmiş çaresizlik, bilişsel çarpıtmalar… Ama isimleri ne olursa olsun ortak bir özellikleri var; insan bir süre sonra başkalarının sesiyle düşünmeye başlıyor.
İlginç olan şu ki, hayatım boyunca beni en çok durduran şey “Yapabilir miyim?” sorusu olmadı. Asıl soru hep başkaydı: “İnsanlar ne diyecek?” Ailem, yakın çevrem, tanıdıklar ya da hiç tanımadığım insanlar… Bazen bu cümleleri gerçekten duyuyorsunuz, bazen ise kimse hiçbir şey söylemiyor ama onlar çoktan zihninizin içine yerleşmiş oluyor. En tehlikeli kısmı da bu; bir noktadan sonra insanlar sizi durdurmuyor, onların zihninizde bıraktığı ses sizi durduruyor. İnsan böyle zamanlarda kendi hayatını yaşamayı bırakıp başkalarının gözünde nasıl göründüğünü yaşamaya başlıyor.
Psikoloji okumak istemem yeni bir hayal değildi; on altı-on yedi yaşından beri benimle yürüyen bir hayaldi. Hayat başka yönlere aktı, sorumluluklar geldi ve bekledim. Sonra beklemeye alıştım. Bir süre sonra insan beklemeyi karakter sanıyor, oysa çoğu zaman adı ertelemek oluyor. Yıllarca bunun için doğru zamanı beklediğimi düşündüm. Bugün ise başka bir şey düşünüyorum: Belki de doğru zaman diye bir şey yok, belki doğru insan var. Çünkü aynı hayale on sekiz yaşında ulaşan biriyle yirmi sekiz yaşında ulaşan biri aynı kişi değil. İnsan sadece yaş almıyor; acı biriktiriyor, kaybediyor, yanılıyor, öğreniyor ve bazen ancak bütün bunlardan sonra istediği şeyin ağırlığını taşıyabilecek biri hâline geliyor.
Üniversiteden kabul aldığım gün bunu çok net hissettim. Mutlu olmam gerekiyordu ama ilk hissettiğim şey korkuydu. Korku başarısız olmaktan değildi; “Hayatım gerçekten değişirse ne olacak?”, “Ya insanlar bunu sorgularsa?”, “Ya yine vazgeçersem?” soruları zihnimi sarıyordu. Ama bilirsiniz, hayat bazen uzun konuşmalarla değişmez; duyduğunuz tek bir cümle bütün düşünce düzeninizi sarsmaya yeter. İlginç olan, o cümlenin bana doğrudan cesaret vermesi ya da yeni bir hayal sunması değildi. Sadece benim uzun zamandır susturduğum o sesi benden önce duydu ve yüzüme çarptı. Belki de insanın ihtiyacı olan şey kendisine inanan biri değil, kendisine yeniden inanmasını hatırlatan biridir.
O gece eve döndüğümde saatlerce düşündüm ve sonunda kendime tek bir soru sordum: “Ben hayatımı daha ne kadar başkalarının benim hakkımda ne düşüneceğini hesaplayarak erteleyeceğim?” O sorunun cevabı bir cümle değildi, bir karardı. Ertesi gün kaydımı yaptırdım. Dışarıdan bakıldığında bu, bir gecede verilmiş ani bir karar gibi görünüyordu ama değildi. Hiçbir büyük karar bir gecede verilmez; bir gece sadece yıllardır büyüyen karar görünür olur.
Psikolojide öz yeterlilik diye bir kavram var. Çoğu kişi önce kendine inanacağını, sonra harekete geçeceğini düşünüyor. Belki de yanıldığımız yer tam burası. Belki önce hareket ediyoruz; inanç, cesaret ve güven ise arkamızdan geliyor. Kitabımı yayımlarken de aynı şeyi yaşadım; cesaretimi bekledim, gelmedi. Yayımladım, sonra geldi. Psikolojiye başladım, sonra geldi. Belki de hayatın en büyük yanılgısı cesaretin başlangıç şartı olduğunu sanmaktır. Belki cesaret hiçbir zaman başlangıç değildir; hareket eden insanın geride bıraktığı izdir.
Bugün otuz yaşımdan eskisi kadar korkmuyorum çünkü artık biliyorum: İnsanı yaşlandıran şey takvimler değil, her gün biraz daha ertelenen hayatlar. Ve belki insanın kendine sorması gereken en önemli soru da şu: Gerçekten yaşamadığım kaç yılı, “Doğru zamanı bekliyorum” diyerek geçirdim?
