Sadece İnsanız
İnsanın kendiyle kurduğu en yorucu bağ, kendini sürekli açıklamaya çalıştığı yerde başlıyor. Bugün neden böyle hissettiğini, dün çok mutluyken bugün neden tek bir adım bile atmak istemediğini sorguluyor insan. Biri onu seçmediğinde bunu kişisel bir meseleye dönüştürüyor. Bazen herkesten uzaklaşmak, bazen de birinin gelip yanına oturmasını istiyor. Kendimize yönelttiğimiz bu soruların çoğu, özümüzü anlamaktan ziyade kendimizi düzeltme arzusundan doğuyor aslında. Sanki her duygunun bir açıklaması, her isteksizliğin bir teşhisi, her kırgınlığın altında çözülmesi gereken büyük bir problem varmış gibi yaşıyoruz.
Oysa ruhumuz her zaman çözülmesi gereken bir denklemden ibaret kalmıyor, bazen yalnızca yaşanması gereken bir duyguya dönüşüyor. Her an mutlu olmanın imkansızlığı ortada. Bazen mutsuzluk çöker, canımız sıkılır. Bir sabah yataktan kalkmak anlamsız gelir. Çok güzel geçen bir günün ardından gelen sabah, sadece durup dinlenmeyi gerektirir. Bazen hayatı tutkuyla sever, bazen birkaç saatliğine uzaklaşmayı seçeriz. Hemen bir teşhis koyma telaşına düşmemek gerek. İnsan olmanın o doğal, yalın akışı tam olarak böyle bir şey.
Mutluluğu değişmez bir karakter özelliğine dönüştürdüğümüzde, mutsuz olduğumuz her anı bir başarısızlık saymaya başlıyoruz. Sürekli iyi hissetme zorunluluğu, kötü hissettiğimiz anlarda kendimizi yargılamamıza yol açıyor. Böylece bir duygu iki kez can yakıyor: Önce onu yaşıyor, sonra yaşadığımız için kendimizi suçluyoruz. Ruhsal olarak en büyük özgürlük, her duyguyu anında anlamlandırma baskısından kurtulmaktır. Bazı günler son ses müzikte dans ederiz, bazı günler yalnızca sessizliği ararız. İkisi de bizim öz parçamız. Birinin varlığı diğerini hükümsüz kılmıyor.
İnsan tek bir ruh halinden ibaret kalmıyor. İçimizde birbiriyle çelişen, zaman zaman karşı karşıya gelen birçok hal taşıyoruz. Bazen konuşkan, bazen suskunuz, bazen cesur, bazen ürkek. Kendimizi tanımak, içimizdeki bu çelişkileri yok etmek anlamına gelmiyor, onlarla birlikte yaşayabilme olgunluğuna erişmektir.
Aynı hatayı ilişkilerde de tekrarlıyoruz. Biri bizimle arkadaş olmak istemediğinde ya da hayatında bize yer açmadığında hemen kendimize dönüp eksik arıyoruz. Oysa herkesin ilgisi, beklentisi ve yakınlık biçimi farklı. Bir insanın sizi seçmemesi, sizin değerinize verilmiş bir karar sayılmaz. Bazen iki insan birbirine uymaz, bazen iki hayat aynı yöne akmaz. Bütün bunlar can yakabilir; ancak her acı yetersizliğe yorulmamalı. İnsanların bizi nasıl gördüğüyle kendi değerimizi karıştırdığımız an, hayatımızın ölçüsünü başkalarının eline teslim etmiş oluyoruz.
Sonra bir başka yanılgıya düşüp insanları gözümüzde büyütüyoruz. Birkaç güzel cümleden bir karakter inşa ediyor, kendi zihnimizde yarattığımız hayalin gerçekle çatışmasına şaşırıyoruz. Bazen karşımızdakini tanımaktan çok, onun bizde uyandırdığı ihtimali seviyoruz. Zaman geçip de o insanın kusurları, sıradanlığı ortaya çıkınca hayal kırıklığı yaşıyoruz. Oysa bu kırgınlık karşımızdakinden ziyade, zihnimizdeki tasvirden kaynaklanıyor. İnsanları oldukları gibi görebilmek, kendimize vereceğimiz en büyük armağandır. Kimseyi zihnimizde büyütmek ya da küçültmek zorunda değiliz; olduğu yerde bırakmak yeterli.
Hayatın doğal akışını kabul etmek tam olarak bu olgunluğu gerektirir: Her duyguyu hastalık saymamayı, her reddedilişi kişisel eksiklik görmemeyi, her hayal kırıklığını dünyanın sonu zannetmemeyi ve sakin kalabilmeyi. Hayat çoğu zaman düşündüğümüzden çok daha sade. Birinin mesaj atmaması sadece mesaj atmamasıdır, bir gün hiçbir şey yapmak istememek ise basitçe kötü bir gündür. Bazı sabahlar hayat hakkında devasa kararlar almak yerine, bir kahve içip günü geçirmek kafi gelir.
Kendimize karşı bu kadar acımasız olmamızın temelinde, hayatı tamamen kontrol edebileceğimiz yanılsaması yatıyor. Doğru adımları atarsak incinmeyeceğimizi, yeterince iyi olursak reddedilmeyeceğimizi sanıyoruz. Oysa ne kadar bilerek yaşarsanız yaşayın, bazen kırılacaksınız; ne kadar güçlü olursanız olun, yorulacaksınız. Ne kadar sevilirseniz sevilin, bazen seçilmeyen taraf siz olacaksınız.
Bütün mesele bu anların yaşanmaması değil, yaşandığında kendimize düşman kesilmememizdir. Olgunlaşmak, kendimizi her gün aynı kişi olarak görmekten vazgeçmektir. Bugün sustuğumuzda dün dans eden halimiz kaybolmuyor, bugün ağladığımızda geçmişteki gücümüz silinmiyor. Kendimizi yalnız en mutlu, en üretken halimizle sevmek kolay, asıl mesele, sessiz olduğumuz günlerde de kendimize aynı şefkatle bakabilmektir.
Bizler yalnız iyi günlerimizden oluşmuyoruz. Kötü günlerimiz, sessizliğimiz, kahkahamız, hayal kırıklıklarımız ve bu süreçlerden geçerken değişen halimiz de bize ait. Yaşamın bizden istediği kusursuz bir ruh hali değil, içimizdeki bütün hallere yer açacak kadar geniş bir kalp taşımaktır.
Çünkü bazı günler son ses müzikte dans ederiz, bazı günler yalnızca sessizliği ararız.
İkisi de biziz. Ve ikisi de yaşamaya değer.
