Teşhis Çağında İnsanı Iskalamak: Kelimelerin Kibri
Modern çağın en organize yanılgılarından biriyle karşı karşıyayız: Anlamlandırma hırsının, anlamanın önüne geçmesi. İnsan, kendi içindeki boşluğu ve belirsizliği yatıştırmak adına, muhatap olduğu her davranışı aceleyle bir klinik jargona hapsetmek istiyor. Eskiden dertleştiğimiz, durup sadece dinlediğimiz o insani eşikler, şimdilerde birer gayriresmî tanı seansına dönüştü. Birbirimizin ruhuna şifa olmakla, birbirimizin ruhuna fatura kesmek arasındaki o ince çizgiyi çoktan kaybettik. Hepimiz, diplomasi ve rütbesi kendinden menkul birer semptom avcısıyız artık. Sosyal medyada devşirilen, yapay zekanın soğuk algoritmasından birkaç saniyede kopyalanan jenerik kavramlar, bir süredir insan ilişkilerinin infaz aracı olarak kullanılıyor. Bir dostunuzun yoğun bir günün ardından kabuğuna çekilmesi anında “kaçıngan bağlanma” olarak etiketleniyor. Haklı bir hayal kırıklığının ardından gelen hüzün “travma tetiklenmesi”, bir insanın kendi ruhsal hijyenini korumak için çektiği setler ise “narsisizm” olarak yaftalanıyor. Fikrini rasyonel bir zeminde savunan herkes birer “gaslighting” faili, adım atmakta tereddüt eden her ruh ise “konfor alanı bağımlısı” ilan ediliyor. Bu amansız kavram fırlatma yarışında kimse dönüp kendine şu soruyu sormuyor: Biz, hiç tanımadığımız yaşamların mutlak hakimi olduğumuza dair bu sarsılmaz kibri nereden edindik?
Ruh sağlığı, insan zihninin en mahrem ve en dehlizli köşelerini inceler. Bir klinik uzmanı o masaya oturtan şey, yıllar süren akademik disiplinler, ağır süpervizyon süreçleri ve insan hayatına duyulan o titiz etik sorumluluktur. Bilimin ve kliniğin koridorlarında ömrünü tüketmiş gerçek uzmanlar, insanı konuşurken her zaman ihtiyatın zarif dilini seçerler; “olabilir” derler, “bunu etiketlemek için yeterli veriye sahip değiliz” derler. Sosyal medyada ise kitlelerin “kesin cevap” açlığını bilen otuz saniyelik kürsüler mutlak hükümler kusar. Kesinlik, düşünmekten kaçan zihinler için konforlu bir limandır; bilimin pusulası ise kesinlikten değil, şüphenin namusundan beslenir. Psikoloji hızlı etiketler üretmek için icat edilmedi; insan denilen o muazzam muammayı incitmeden anlamak için var oldu.
İnsanı, mekanik bir aygıtmış gibi parçalarına ayırıp her arızasına jenerik bir isim bulma kolaycılığı, gerçek acıların da içini boşaltıyor. Bugün majör depresyon gibi ağır klinik gerçekliklerin, popüler kültürün elinde nasıl birer “kişisel zayıflık” veya “şımarıklık” yaftasına dönüştüğünü hayretle izliyoruz. “Biraz güçlü ol, iradeni kullan, hayat devam ediyor” diyen o buyurgan ses, insan ruhunun biyolojik sınırlarından tamamen habersiz. Nörobilim dalının yaşayan en kıymetli isimlerinden Prof. Dr. Robert Sapolsky, literatüre yön veren çalışması “Zebra Neden Ülser Olmaz?” kitabında, kronikleşmiş stresin ve ağır ruhsal çökmelerin bedendeki somut, kimyasal ve fiziksel tahribatını belgelerle anlatır. Sapolsky’nin önümüze koyduğu nörolojik hakikat nettir: Uzun süreli yoğun baskı ve depresyon, beynin hafıza, öğrenme ve duygu koordinasyon merkezi olan hipokampüs bölgesindeki sinapsları geri dönülmez şekilde hırpalar. Yani klinik bir çöküş yaşayan insanın beyin dokusunda, fiziksel olarak gözlemlenebilen küçülmeler ve yapısal deformasyonlar meydana gelir. Bu tablo karşısında bir insana “Ayağa kalk ve iradeni kullan” demek, pankreası insülin üretmeyen bir diyabet hastasına ya da damarları tıkanmış bir tansiyon hastasına “Biraz çabalarsan iyileşirsin” demekle aynı tıbbi cehalettir. Her can sıkıntısı bir klinik tanı değildir, doğru; ancak derin bir varoluşsal krizin pençesinde kıvranan insanı da sığ kişisel gelişim ezberleriyle itham edemezsiniz. Tanı koymak, insan kaderine dokunmaktır. Rastgele kullanılan her ağır kavram, o insanın gerçek ve bilimsel bir yardıma ulaşma cesaretini kırabilir; ya da tam aksine, hiçbir tıbbi sorunu olmayan bir ruhu, ömür boyu kendini sakat sanacağı bir inanç hapishanesine kapatabilir.
Sorulması gereken asıl soru şudur: Biz gerçekten karşımızdakinin dünyasını idrak etmek mi istiyoruz, yoksa onu kendi kelimelerimizin kibriyle teslim almak mı? Anlamak; sabır ister, zaman ister, zamanın ötesinde derin bir teslimiyet ve sessizlik ister. Etiketlemek ise modern insanın en zahmetsiz kaçış rampasıdır. Bir video kesiti, popüler bir makale başlığı ve bitti; karşınızdaki insanı bütünüyle deşifre ettiğinizi sanırsınız. İronik bir şekilde, eskisinden çok daha yalnız olduğumuz bir çağın özneleriyiz. Elimizdeki teknolojiyle birbirimize çok kolay, hatta bir saniyede ulaşabileceğimizi düşünüyoruz; oysa bu yapay köprüler bizi sadece daha fazla yalnızlaştırıyor. İletişimin hızı, insan olmanın nezaketini ve ağırlığını aşındırıyor. İnsanların yüzüne söylemeye asla cesaret edemeyeceğimiz birçok şeyi, ekrana sığınarak, “ne olacak ki” hafifliğiyle telefonda söyleyip o telefonu kapatmayı tercih ediyoruz. Sesimizi ulaştırmak, sorumluluk üstlenmek anlamına gelmiyor artık. Üstelik her aradığımızda, her canımız istediğinde ulaştığımız o insanları acımasızca yargılayıp kibirli bir tavırla “ben senin yerinde olsaydım” diye başlayan cümleler kuruyoruz. Biz hiç kimsenin yerinde değiliz, kimse de bizim yerimizde değil. Bizim yerimizde olsa daha farklı, daha doğru, daha kahramanca davranacağını düşünen insanlar da yanılıyorlar. Herkes kendi yerinde, kendi benzersiz imkanlarıyla ve sınırlarıyla, bir başkasının yerinde olmayı planlamadan hayatta kalmalı. Birbirimizi anlamak için çaba sarf etmeliyiz; evet, bu insani bir ödevdir, fakat birbirimizi bütünüyle anlamak aslında çok da mümkün değildir. Aynı şeyleri yaşamadık, aynı geçmişten süzülmedik; aynı duygulara ve aynı yaşam şartlarına bu dünyada hiç kimseyle sahip değiliz. Bu yüzden en azından anlayamıyorsak birbirimizi, hayatımıza derinlik veya güzellik katamıyorsak, en azından birbirimizin hayatını sığ etiketlerle, sahte yargılarla ve o kibirli mesafelerle daha da zorlaştırmamalıyız.
Aylen Durmush, Kimin Hikâyesi Bu? kitabının yazarı ve Varoluşun Eşiğinde podcast’inin sunucusudur. İnsan zihnini, psikolojiyi ve varoluşu; popüler söylemlerin ötesinde, bilimin, nörobilimin ve edebiyatın kesişiminde ele alır. Yazılarında kesin yargılardan çok sorulara, etiketlerden çok insanın iç dünyasına yer açmayı amaçlar.
