AYŞE BEDEVİ:HİÇ

HİÇ
Herkes bir şeylerin peşinden koşar, bir şeyleri reddeder. Kaçar, kovalar ve en sonunda başladığı noktaya döner. Kafasında bir sürü plan kurar, döner, dolaşır ve hayal ettiği şeylere kavuşmak yerine kocaman bir “gerçeklik” duvarına çarpar. Sonra… Öfke ağır basar, hışımla hareket eder. Öfke tüm bedenini sarmışken o, sadece buna teslim olur. Sinirle bakar hayata, nefretle yaklaşır canlıya, cansıza. Amansız bir hastalığa yakalanır, stres bedenini de ruhunu da ele geçirir. Ya sonra? Kahverengi bir toprak… Toprak! Bedenini alır, ruhunu sahibine teslim eder… Ya elde edilen şey nedir? Kocaman bir HİÇ. Hiçliğin zirvesinde savrulup durur, hiçliğin ötesine geçemez. Kocaman harflerle yazılır mezar taşında ismi. Geriye kalan tek şey ismi olur. Onu da sadece mezar taşı taşır. İnsanlar unutur, zamanla hafızalarından silinir. Ne kalır?
Yaptıkları… Hissettirdikleri… Geriye bıraktıkları…
Sevdikleri… Sevenleri… Yapamadıkları… Hayalleri…
Ve hayata dair söyleyemedikleri…
Ya kazanç nedir?
Toprak bir kişiyi daha alır, dört bir yanını sarar. Öyle bir tutunur ki ona, taşlar bile ağlar. Belki mezar kapkaranlıktır, belki de haşereler kaplar her yanı. Belki de bir ışık süzülür semadan, ortaya çıkar tüm yaptıkları…
Bir beşer gelir, sular mezarını. Günahlarından arınacağını düşünür. Oysa o su, hiçbir fayda etmez. Çünkü dünyada iken bile bilememiş değerini, hürmetini.
O su, yalnızca toprağa can verir, onu diri tutar; başkalarını alma gücü verir. O su, yalnızca başka bir beşer için bir yol gösterir. Bir gün 1 kişi, sonraki gün 5 kişi. Sonrası da gelir, gelmeye devam eder…
Bugün ya da yarın, fark mı eder?
İnsanlık tükenince, zaman ne eder?
Zaman akar, durmaz ki harbiden.
İnsan en çok mezara tâbi eder…
İnsan, en çok peşinde koştuğu şeyin esiri olur. Koşmaya çalışıp yetişemedikleri her şeyin kölesi olur. Her gün, bir kez daha haykırır; hırs, öfke, stres… Hepsiyle sürünür.
Bir gün bile olması gerekenin peşinden ilerlemez. Olması gerektiği gibi yalnızca çürüyüp gider.
Neden? Neden diye haykırır içinden. Bir kez bile, bir kez bile doğru cevaba erişemez. Çünkü yolunu bile bulamıyorken yoldaş aramayı seçer. Bilinmeyen bir yolda yürümek, bilinen bir yolda yalnız yürümekten daha korkunçtur.
Çünkü belirsiz olan yol, önce insanı yorar; sonra insana sorular sorar.
Ben kimim ve neden varım? Bu yol bana mı ait? Ben neredeyim ve nereye gidiyorum? Olması gereken bu muydu? Mutlu muydum? Bu yol bana ne hissettirdi, ne katıyor? Nereye kadar böyle devam edeceğim? Bu yol nereye varır?
Ben kimim!?
Ve her bir sorunun cevabı, yepyeni bir soru doğuruyor…
Doğru cevabı bulmak ise insana düşüyor.
Herkesin kendi yolu vardır, yolda yürüdükleri de.
Kim, nereye, nasıl gitmek istiyorsa…
Yolunu alsın.
Bir kar tanesi gibi, kimseye zarar vermeden ilerlesin…
Yol ortak olabilir, yola ortak olan ise farklılaşabilir. Her insan, her bir histe yeniden varolabilir. Her bir gerçek, hayatın gerçek anlamını gösterir. Olması gereken diye bir şey yok. Olması beklenen çok.
Ben kimim ve beni ne mutlu eder? Sonunda bir mezar taşında mı kalacak ismim? İnsanlar beni hatırlayacak mı?
Stres, öfke, sinir, endişe… Hepsi ama hepsi; kontrol altında tutularak yeniden hayata başlanılsın…
Çünkü bizim elimizdeki direksiyon, sadece bizim iznimizle arabayı yürütür. Kaza yapmak da doğru yolda yürümek de sana kalmış. İster arabanla yolda ilerle, ister kaldırıma çık. İster bir “gerçeklik” duvarına tosla. Ama öyle böyle bir şekilde hayata tutunmanın yolunu bul.
İlerle ama mezara değil, senden beklenenlere değil, hayatını altüst eden bencil duygulara değil. Yalnızca mezara hakkıyla girecek şekilde ilerle.
Çünkü istesen de istemesen de sonunda o çukura gireceksin…
Hakkıyla mı giresin, haşerelerle dost mu olasın?
Karar ver.
Sen insansın.
Ayşe Bedevi 🌿

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir