Ayşegül Kum: Özür Dilerim

Bir annenin kalbi, evladının attığı her adımı uzaktan da olsa hisseder…

Ama bazen kalp hisseder de, insan kabullenemez.

Kadın, oğlunu yoklukla büyütmüştü.

Sabahın karanlığında çıkıp başkalarının evini temizler,

akşam kendi evine yorgun ama umut dolu dönerdi.

Kendi hayatını ertelemişti…

Oğlunun hayatı güzel olsun diye.

Kendi nefsini susturmuştu…

Oğlunun sesi yükselsin diye.

Kendi aç kalmıştı…

Oğlu tok uyusun diye.

Ve hep şöyle demişti:

“Benim çektiğim çileyi o çekmesin…”

Ama kader, bazen insanın en çok sakındığı yerden sınar.

Oğlu büyüdü.

Ama büyüyen sadece bedeni oldu.

Ruhu eksik kaldı.

Sevgi vardı…

Ama terbiye eksikti.

Şefkat vardı…

Ama sınır yoktu.

Anne, fark etmeden oğlunu hayata değil,

kendi merhametine emanet etmişti.

O gün gördüğü manzara,

bir ömrün içine düşen ateşti.

Harabe bir binada…

kendi oğlunu kaybolmuş insanların arasında görmek…

Elinde zehir,

gözlerinde boşluk…

O an kadın, sadece oğlunu değil…

kendi hatasını da gördü.

Ama insan, hatasını hemen kabul edemez.

Önce inkâr eder…

Sonra ağlar…

Sonra yıkılır…

Günler geçti.

Gerçekler bir bir ortaya döküldü.

Okul yoktu.

Düzen yoktu.

İrade yoktu.

Ve en acısı…

Umut yoktu.

Sonra çocuk gitti.

Evden…

Şehirden…

Annesinin duasından kaçtı.

Ama hiçbir insan,

Allah’ın kaderinden kaçamaz.

Bir yıl geçti.

Kadın her gün biraz daha sustu.

Dışarıdan bakınca yaşıyordu…

Ama içinden çoktan çökmüştü.

Ve bir gün…

Kader onları yeniden karşılaştırdı.

Kırmızı ışıkta…

Bir el uzandı arabaya.

Kirli, titreyen, çaresiz bir el…

Kadın başını kaldırdı.

Ve o an…

Zaman durdu.

O el…

bir zamanlar elini tuttuğu evladının eliydi.

Kapıyı açtı.

Koştu.

Yılların hasretiyle, öfkesiyle, acısıyla oğluna sarıldı…

Ama sarılışı bile yarımdı.

Çünkü karşısındaki artık o çocuk değildi.

Yakasından tuttu.

Sarsarak bağırdı:

“Niye?!”

“Ben sana neyi eksik ettim?!

Seni kimden geri koydum?!

Bu hale nasıl düştün?!”

Oğlu sustu.

Gözlerini kaçırdı.

Ve ilk defa…

Kaçamadı.

Kadının sesi titremeye başladı.

Öfke dağıldı.

Yerine acı çöktü.

Dizleri çözüldü.

Ve sonra…

O cümle döküldü dudaklarından:

“Önce Allah’tan…”

Sesi kırıldı.

Gözleri doldu.

Nefesi daraldı.

“Sonra heba ettiğim kendi hayatımdan…”

Eli göğsüne gitti.

Sanki kalbi artık taşıyamıyordu bu yükü.

Ve en sonunda…

Oğlunun gözlerinin içine bakarak fısıldadı:

“Daha sonra senden…

özür dilerim…”

Bu bir özür değildi sadece…

Bu, bir annenin kendini yargılamasıydı.

Bu, bir ömrün hesabıydı.

Bu, nefsin diz çökmesiydi.

“Ben seni büyüttüm…” dedi titreyerek,

“ama sana sabretmeyi öğretmedim…”

“Seni korudum…

ama seni hayata karşı güçsüz bıraktım…”

“Seni sevdim…

ama seni Allah’a emanet etmeyi unuttum…”

O an…

Sokakta iki kişi yoktu artık.

Bir anne…

bir oğul…

Ve aralarında…

Kırılmış bir hayatın

secdeye dönüşen hikâyesi vardı.

Tasavvuf der ki:

İnsan en çok,

kendi hatasını gördüğünde yaklaşır Allah’a.

Ve bazen…

Bir “özür dilerim”

bin nasihatten daha derindir.

Kadın yere çöktü.

Gözyaşları toprağa karıştı.

Oğlu ilk defa başını eğdi.

İlk defa sustu.

İlk defa düşündü…

Belki o gün hiçbir şey düzelmedi.

Ama bir şey başladı.

Çünkü insan,

“ben yaptım” dediği an…

Allah “Ben affederim” kapısını aralar.

Ve o gün…

Bir annenin yıkılışı değil,

bir kulun uyanışı yazıldı kaderine.

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir