AYŞEGÜL KUM:RUHUN UNUTTUĞU SECDE

RUHUN UNUTTUĞU SECDE 

“İnsan bazen dünyasının eksik olduğunu zanneder. Oysa eksik olan dünya değil, secdeye hasret kalmış bir ruhtur

Soğuk bir sonbahar akşamıydı. Rüzgâr, sararmış yaprakları savururken o da ömrünü meşguliyetlerin peşinde savuruyordu. İşlerinin yoğunluğu sebebiyle namazlarını çoğu zaman yalnızca farzıyla eda ediyor, yolculuklarda ise aracının içinde ima ile kılmakla yetiniyordu. Bedeni namazdaydı belki; ama ruhu, hasretini çektiği o uzun secdeleri arıyordu.

Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerindeydi. Huzurlu bir yuvası, dünya tatlısı bir evladı, vefalı dostları, bereketli bir işi vardı. Ne borcu vardı ne de görünürde bir derdi… Fakat bütün bunlara rağmen kalbinin derinliklerinde tarif edemediği bir boşluk büyüyordu. Gece olunca sessizce içine çöken, gündüz olunca peşini bırakmayan bir yalnızlık…

Kendi kendine sordu:

“Ey gönlüm, seni inciten kim? Bu eksiklik nereden geliyor?”

Cevabı ne malda bulabildi ne makamda… Çünkü ruhun açlığını dünya nimetleri doyuramazdı.

Bir gün yine uzun bir yolculuktaydı. Tam o sırada minarelerden yükselen ezan sesi gökyüzünü doldurdu. Yol kenarında mütevazı bir cami vardı. İçinden güçlü bir ses yükseldi:

“Dur… Bu davet sana.”

Aracını kenara çekti.

Şadırvanda aldığı her abdest damlası, sanki kalbindeki pası siliyordu. Su yüzüne değil, ruhuna değiyordu.

Safa geçti.

Niyet etti.

Tekbir aldı.

Ve secdeye kapandı…

İşte o an zaman durdu.

Dünya sustu.

Kalbi, yıllardır özlediği sahibine kavuşmuş bir çocuk gibi titredi.

Secde, alnını toprağa değil; ruhunu Rahmân’ın rahmetine bırakmaktı.

İçini kemiren bütün huzursuzluk bir anda dağıldı. Yerini tarif edilemeyen bir huşû, derin bir teslimiyet ve ilâhî bir huzur aldı.

Namaz bitti.

Fakat o secdeden kalkamadı.

Bir daha secdeye kapandı.

Bu defa gözyaşları konuşuyordu.

“Allah’ım… Ben ne yaptım? Senin davetine geç geldim. Dünya işleriyle oyalanırken Senin huzurunu erteledim. Affet beni Allah’ım… Affet…”

Kalbindeki yük boşalana kadar ağladı. Seccadesi de sakalı da gözyaşlarına şahit oldu.

O an hakikati bütün açıklığıyla gördü.

Mutsuz değildi… Secdesizdi.

Çünkü ruh, yaratıldığı yere dönmek istiyordu.

Camiden çıktığında yaşlı bir ihtiyarın güvercinlere yem attığını gördü. Bir süre sessizce seyretti.

İhtiyar tebessüm ederek şöyle dedi:

“Evladım… Günlerdir hastanedeydim. Şu kuşları ihmal ettim. Bugün beni görünce nasıl da etrafımı sardılar. Çünkü onların rızkı gecikince hasretleri büyür.

Ruh da böyledir.

Onun rızkı secdedir.

Secde, vakit kalınca yapılan bir ibadet değildir; vakti gelince koşulan bir vuslattır.

Bekletilen secdeye ruh küser.

Rabbine kavuşmayı özleyen ruh, sahibini huzursuz ederek onu yeniden secdeye çağırır.”

Söz bitmişti.

Ama hakikat yeni başlamıştı.

Aradığı cevap artık kalbindeydi.

Dudaklarından titreyerek şu dua döküldü:

“Allah’ım… Kimseyi secdeden mahrum bırakma. Bizi, secdeyle nurlanmış alınların arasına yaz.”

O gün saatlerce yürüdü.

Her adımında dünyadan biraz daha uzaklaştı, Rabbine biraz daha yaklaştı.

Ve bir daha hiçbir namazı aceleye getirmedi.

Çünkü anlamıştı ki namaz, kulun Rabbiyle buluşmasıdır.

Secde ise o buluşmanın en mahrem, en derin ve en huzurlu anıdır.

İnsan bazen derdini yanlış yerde arar.

Hâlbuki bazı kalpler ilaca değil, secdeye muhtaçtır.

Bazı gözyaşları acıdan değil, Allah’a geç kalmış olmanın pişmanlığından dökülür.

Ve bazı ruhlar…

Ancak secdede yeniden nefes alır.

Allah, hiçbir gönlü secdesiz, hiçbir alnı da secde nurundan mahrum bırakmasın. Âmin.

Ayşegül Kum

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir