BANU JAFAR:KANATLAR (Varoluşun izinde)

Babama…
Bakü, 2017
Temmuz ayına hiç yakışmayan bir gece yağmurunun ardından, Bakü’nün yüzüne serin bir
sabah açılıyordu. Kurşuni bulutların ardından güneşin yeni günü haber vermek için acele
ettiği hissediliyordu. Yağmurun dindiğine emin olan kuşlar yuvalarından başlarını uzatmış,
güneşin parlak ışıklarını ve sıcaklığını hissettikleri anda cıvıl cıvıl şarkılarına başlamışlardı.
Bakü’yü bir ana gibi koynunda saklayan Hazar’ın güçlü dalgaları bile, doğan yeni günü
insanlara duyurmak, onları bu büyüleyici manzaraya uyandırmak istercesine daha büyük
bir heyecanla kıyılara koşuyor; altın kumlara, kayalıklara sanki şefkatle dokunup yeniden
denizin bağrına dönüyordu.
Nergiz böylesine güzel bir yaz sabahına, taze ve bir o kadar da büyüleyici bir kokuyla açtı
gözlerini. O sihirli kokunun kaynağını ilk arayan, engin gökyüzü kadar mavi gözleri oldu.
Şeffaf vazoda dimdik duran adaşını, taze nergis çiçeklerini gördüğünde gülümsedi. Örtüyü
üzerinden atıp hızla yataktan kalktı. Yaklaşıp bir kucak dolusu nergisle dolu vazoyu
kollarının arasına aldı ve yüzünü o beyazla sarı, narin taç yapraklarının arasına gömdü.
Gözlerini bir süre kapatarak serin yaz sabahının esintisine karışan, ruhunu okşayan deniz
dalgalarının sesini dinledi; çiçekler hâlâ kucağındaydı. Dudaklarının kenarında beliren ince
bir tebessümle vazoyu çalışma masasının üzerine bıraktı. Esneyerek gerindi, saçlarını
karıştırıp etrafına baktı. Masanın üzerindeki uçak şeklindeki elektronik saate dikkatle göz
attığında, rakamları görür görmez uykulu gözleri kocaman açıldı. Sevinçle gardırobuna
yöneldi. Askıdaki özel kıyafet çantasını aldı ve içinden bir takım elbise çıkardı.
Parmaklarının ucuyla önce takımın parlak düğmelerine, ardından apoletlerindeki altın
renkli şeritlere dokundu. O anda bütün varlığı sevinçle doldu. Sanki o duygunun
kanatlarında ayakları yerden kesildi ve mutlulukla baktığı üniformayı göğsüne bastırdı.
Tamamen ona ait olan, ilk kaptan pilot üniformasını…
Nergiz Şahbazova!
Mavi gözlü, sarı saçlı, büyüleyici bir güzelliğe sahip olmasa bile, Tanrı’nın ona bahşettiği
görünüşüyle çevresindeki herkesi dönüp dönüp bir kez daha bakmaya mecbur bırakan bir
kızdı. Henüz beş yaşındayken, ruhuna düşen bir kıvılcımın ışığında, kararlılıkla seçtiği yolun
üzerinde yürümeye başlamıştı. Gerçekten sırtında kanatları olduğuna inanmış, gökyüzüne
büyük bir aşkla bakmıştı. Büyüdüğünde pilot olmak, onun kutsal amacına dönüşmüştü.
Onu çevreleyen büyük ailesinin, sert olmasa da bu kararına gösterdiği hoşnutsuzluk bile
Nergiz’i yolundan döndürememişti. Her geçen gün, yaşına eklenen her yeni yaş, onu
gökyüzüne doğru uzanan o yola biraz daha yaklaştırmıştı. Sırtında görünmeyen kanatları
olan bu melek, bütün engellere göğüs gererek, kelimenin tam anlamıyla bir uçak gibi
rüzgâra karşı yükselmeye çalışmış ve çevresindeki herkese gökyüzünden ayrı
yaşayamayacağını kanıtlamayı başarmıştı…
Ve bir gün o kıvılcım, güneşi bile kıskandıracak kadar parlak ve sıcak bir ateşe
dönüşmüştü.bNergiz o noktaya ulaşana dek gücünün yettiğinden fazlasını harcamış,
kalıpları kırmıştı. Bitmek tükenmek bilmeyen antrenmanlar, o antrenmanlar sırasında
alınan yaralar, en ince ayrıntısına kadar açıklamaların yer aldığı kitaplar. Ve Everest sandığı
o yüksekliğin fethi yolunda, bütün varlığını ortaya koymaya hazır olan bir kızın kendisine
duyduğu muazzam inanç…
Bir an, kırışacağından korkarcasına üniformayı göğsünden hafifçe ayırdı. Annesi daha dün
gece, ütülerken onun her santimini bile özenle sevmişti. Yüzüne yayılan kendine has
edayla, özel ceketi için kullanılan siyah kadife askının iri kancasına parmaklarını doladı.
Gökyüzüne giden yolun önünde açılacak son gök kapısının eşiğinde duruyordu. O sonsuz
aşkın, o eşsiz azmin ödülünü bugün alacak; ilk kez devasa hava aracının kaptanı olarak
kumandan koltuğuna oturacaktı Nergiz. Hayallerinin kendi dünyasının sınırlarını
parçalayarak gerçek hayata dönüşeceği, mutlak zaferine ulaşacağı gündü bugün. Sema
gözlü, yenilmez kız, içindeki o muazzam duygudan aldığı sonsuz güçle gülümsedi. Derin bir
nefes aldı ve az önce kimi zaman sarılıp kimi zaman okşadığı üniformasını üzerine giymeye
başladı…
Nergiz henüz yeni güne gözlerini açmadan, yeni güne yayılan ezan seslerinin arasında,
dizlerini koyduğu annesinden kalma eski namaz seccadesinin üzerinde, güneşin henüz
başını göstermeye başladığı gökyüzüne ellerini açmıştı Saadet. Kalbinden dudaklarına
ulaşan dualarının tek sahibi kızı, onların ulaşacağı makam ise Yaradan’dı. Kalbini
avuçlarının arasında sıkıp tutmuş, o kesin karar karşısında korkusunu daima yok etmeye
çalışmıştı. Nergiz her evden çıktığında, evde kimseye belli etmese bile, o dönene kadar
içten içe yüreğini kemirmişti. Dört oğuldan sonra, göklerden kendisine gönderilmiş bir
armağan, kanatları görünmeyen bir melek olduğuna inandığı tek kızıydı Nergiz. Altın sarısı
saçları onun güneşi, gözleri gökyüzü olmuştu. Başını göğsüne yasladığında ise ayaklarının
altına serilmiş cennetin kokusunu duyardı. Nergiz’in dünyaya geldiği ilk günden, dün gece
yatmaya gitmeden önce yaptığı son şakaya kadar her şey gözlerinin önünde canlandı;
dudaklarında bir tebessüme dönüştü. Yavaşça yerinden kalkıp seccadeyi avuçlarının
arasında topladı. Bakışları derin uykuda olan kocasına iliştiğinde, o parlak tebessüm hâlâ
dudaklarından silinmemişti. Çünkü geceyi heyecan içinde geçirmişti. O da gözlerini
kırpmadan sabah ezanına kadar beklemiş, sonrasında ise kendisi bile farkına varmadan
uyuyakalmıştı. “Babam bir şövalye, sen ise koruyucu bir perisin…” Nergiz’in çocukken
söylediği sözler kulaklarında yankılanırken, onu uyandırmak için kocasına doğru adım adım
yaklaştı. Tam o sırada kapı açıldı.
—Komutan birazdan uyanacak…
Yarı karanlık olmasına rağmen, sevinçle parlayan kahverengi gözleriyle oğluna baktı. İlk göz
ağrısı, ilk evladı, ilk sevinci, anneliği tattığını hissettiği ilk çocuğunun sesi mutluluktan
titriyordu.
—İyi… —diye fısıldadı gülümseyerek.
Kocasının yataktan sarkan kolunu usulca kaldırdı, namaz kıyafetini üzerinden çıkarıp
odadan ayrıldı. Hızlı adımlarla merdivenleri indi ve doğruca mutfağa geçti. Bugün Nergiz,
kahvaltı sofrasında en sevdiği tatlıları görmeliydi. Kollarını sıvayıp eski şarkıları
mırıldanarak, belki de bu evdeki en sevdiği yer olan mutfağın içinde dönüp durarak
hazırlıklara başladı. İlk evladı ise dün odasında gizlediği bir kucak dolusu nergis çiçeğini
gizlice alıp Nergiz’in odasına götürmüştü. Onun ne kadar tatlı bir şekilde uyuduğunu
seyretmiş, sonra odasına göz gezdirirken gülümsemişti. Duvarlar baştan aşağı uçak
resimleriyle kaplıydı. Çalışma masasının üzerindeki raflarda metalden, kartondan ve
tahtadan yapılmış uçak maketleri sıralanmıştı. Henüz çocukken birçoğunu kendisi
toplamıştı. Her seferinde ellerini yaralamıştı Nergiz; ama kimsenin onlara dokunmasına,
onun yerine devam etmesine izin vermemişti. Hayal kırıklığını kimseye belli etmeden,
acıyan parmak uçlarını ovuşturmuş, yeniden masanın başına geçmişti. O maket
tamamlanana kadar da yerinden kalkmamıştı. Teymur ellerini göğsünde kavuşturdu. Nergiz
birden yatağında kıpırdadığında sessizce ona baktı ve hayalinde onun çocukluğunu
canlandırdı. Durmadan bağıran, küçük, çirkin kız geldi aklına. Şimdi o kız, uyku denizine
dalmış, derinlerde kendi güzel hayalleriyle baş başaydı muhtemelen. Çünkü sanki
gülümsüyordu. Ya da gökyüzünü karış karış aydınlatan ışıktan yüzü hafifçe aydınlandığı için
böyle bir izlenim bırakıyordu. Sessizce yaklaşıp üzerinden kayarak düşmüş örtüyü yeniden
üzerine çekti ve Nergiz’in odasından çıktı. Herkes uyanmış, evde yavaş yavaş hareketlilik
artmaya başlamışken Qafqaz göz kapaklarını ağır ağır kaldırıyordu. Nasıl ve ne zaman
uykuya daldığını bile hatırlamıyordu. Elini uzatıp yatağının başucundaki küçük komodinden
telefonunu aldı. Muhtemelen Nergizkası uyanmıştı. Belki de hazırlanmış, giyinmiş ve
aşağıya inmişti. Hızla yerinden kalktı. Üzerini bile değiştirmeden aşağıya yöneldi.
Merdivenlerin başından mutfaktan gelen o nefis kokuları takip ederek hiçbir yere sapmadan
kokuların kaynağına doğru yürüdü. Tam kapıya ulaşmıştı ki eşinin içindeki o heyecanı, o
neşeyi hissetti ve durdu.
Ona dört yiğit oğul veren bu kadın, hayatlarında meydana gelen bütün güzel anlarda
heyecan yaşamış olsa da bugün, kelimenin tam anlamıyla o tatlı duyguların zirvesindeydi.
Ve kendisi…
Gökyüzlerinin armağanı olan altın saçlı kızın bir kez olsun “papulik” demesi onun için
yeterliydi. Nergiz’in ayaklarının altına bütün dünyayı sermeye bile gücü yeterdi.
—Koruyucu peri, günaydın. —dedi Qafqaz gülümseyerek.
Daha yüzünü çevirmeden dudaklarında bir tebessüm belirdi. Saadet elindeki kaşıkla geriye
döndü. Küçük Nergiz ve onun çocukça inandığı masal…
O saf düşüncelerin bıraktığı hisler, yıllar sonra şimdi paha biçilemezdi.
—Günün aydın olsun, yenilmez şövalye. —Aynı tebessümle kocasına baktı ve kızarmış
oladilerden birini peçeteye sararak ona uzattı.
Avucunda tuttuğu sıcak oladiye gülümseyerek baktı Qafqaz ve gözlerini Saadet’e kaldırdı.
Bu yıllar sanki ondan yalnızca gençliğini almıştı. Kar gibi bembeyaz yüzü hâlâ aydınlık,
gözleri hâlâ berraktı. Şeb gibi siyah saçlarına aklar düşmüş olsa da Saadet onları boyamayı
reddetmişti. Sanki gürül gürül akan dağ dereleri dağın göğsünden eteğine doğru uzanır gibi,
saçlarının arasından tutam tutam beyaz teller süzülüyordu. Yıllar önceki selvi boyu
eğilmemişti. Güzelliğinden zerre kadar kaybetmemişti. Yalnızca yaşının ona getirdiği
görünüm bambaşkaydı. Oladiyi ısırdı ve yavaşça salona doğru ilerledi Qafqaz. Geniş ve bir o
kadar aydınlık salonun büyük pencerelerinden, yağmur sonrasında iri damlaların üzerine
yansıyan güneş ışığının etkisiyle parlayan çiçekler, adeta cennet bahçelerini andırıyordu.
Verandaya bakan büyük cam kapıyı kaydırarak açmasıyla, kıyıya vuran Hazar dalgalarının
büyüleyici sesi okşadı kulaklarını.
Mutlu bir tebessümle yüzünü yemek masasının yanında duran, üzeri aile fotoğraflarıyla
süslenmiş aynalı komodine çevirdi. Birbirinden parlak, ailesinin, sevdiklerinin ve
çocuklarının hayatındaki her anı yansıtan fotoğrafların arasında Nergiz’in mezuniyet
fotoğrafı ile Teymur’un nişan fotoğrafı daha çok öne çıkıyordu. Nergiz’in diplomasını aldığı
gün çekilen fotoğrafta, gözleri gururlu ve yenilmez bir kartal gibi bakıyordu cansız kareden.
Üzerine kusursuzca oturan üniforma onu bambaşka bir güzelliğe bürümüştü. Teymur’un
nişan fotoğrafında ise hem kendi kardeşleri hem de öz kardeşleri gibi sevip saydığı iki kuzen
—Qafqaz’ın yeğenleri— Nergiz’i kucaklamıştı. Parlayan gözlerden aldığı mutluluk ve gurur
duygusuyla fotoğrafı eline aldı ve sıkıca göğsüne bastırdı.
—Allah sizi benden esirgemesin… —dudakları sessizce kıpırdadı.
Uzun boylu, iri yapılı, saçları seyrek ve buğday tenli yüzünde daima ciddi bir ifade taşıyan
Qafqaz, eski bir muhasebeciydi. Sovyet rejimi dağılmadan önce, mesleği öğretmenlik olan
kardeşiyle birlikte Moskova’da özel ticaret yapmaya başlamıştı. Evlendikten sonra oraya
taşınmış, çocuklarının her biri orada dünyaya gelmiş ve orada eğitim almıştı. Aradan yıllar
geçtikten sonra artık vatana dönme isteği ağır basmış, kesin olarak geri dönmüş ve yine
kardeşiyle birlikte otomobil parçalarının alım satımı üzerine bir iş kurmuştu. Oğullarından
Elmar ve Celal şirketin bütün sevkiyat ve alışveriş işlerini üstlenmişti. Çocukların en küçüğü
Celil ise fabrikada mühendis olarak çalışıyordu.
Ve gözbebeği Nergiz…
Bütün korkularına ve endişelerine rağmen bu deli kız hayalinin peşinden gitmişti. Qafqaz,
Nergiz’in bütün ısrarları karşısında sonunda boyun eğmişti. Onun bu sevdasından
vazgeçmediğini görünce kardeşi Savalan’la ortak bir noktada buluşmuş ve Nergiz’in yalnız
kalmaması için Savalan’ın küçük oğlu Faiq’i de havacılığa yönlendirmişlerdi.
Bütün hazırlıklar, spor eğitimleri, ilk sağlık sınavı ve kabul…
Moskova Havacılık Enstitüsü’ne kabul edildiğine dair belge geldiği gün Nergiz, elinde
kâğıtlarla birinci kattan çığlık çığlığa merdivenleri koşarak çıkmıştı. Ve eğitim hayatının
başladığı günden itibaren o yılları, o heves, azim ve zahmetle geçen yılları, yüksek bir dağa
tırmanır gibi yorulmadan aşmış; zirveye, üniformaya ulaşmış ve hayaline dokunmuştu.
Faiq’in hayali ise çocukluk arzusu olarak öylece kalmıştı. Mezun oldukları yıl Rusya’da Sivil
Havacılık’a iş başvurusunda bulunmuşlar ve çok geçmeden, birbirlerinden tamamen farklı
seferlerde, ikisi de ikinci kaptanlığa kadar yükselmişti. Herkes Moskova’yı terk ettikten
sonra Nergiz ile Faiq birkaç yıl daha orada birlikte kalmışlardı. Babasının ısrarı, özlemi ve
sonunda hasretten sağlığının bozulması, Nergiz’in Bakü’ye dilekçe göndererek
Moskova’daki işinden ayrılması ve kesin olarak geri dönmesiyle sonuçlanmıştı. Ve vatana
kesin dönüşünün ardından Milli Havacılık Şirketi’nde işe başlamıştı. Çok kısa bir süre içinde
ikinci pilotluğa yükselmişti. Bugün ise nihayet hava aracının kaptanı olarak ilk görevine
başlayacaktı. Daha bir hafta önce yönetim, Bakü-Moskova-Bakü seferlerinden birinde
kaptan olarak görevlendirilmesine ilişkin kararı imzalamıştı. Faiq ise şimdilik Moskova’da
kalıyor, görevine devam ediyordu. Nergiz’in bütün ısrarlarına rağmen geri dönmek
konusunda tek kelime bile etmiyordu. Fotoğrafı göğsünde, uzun uzun hayallere dalmış olan
Qafqaz, merdivenlerden gelen ayak sesleriyle yüzünü kapıya çevirdi. Sonra fotoğrafı
komodinin üzerindeki yerine bıraktı ve yüzüne yayılan o ciddi ifadeyle kanepeye doğru
ilerledi. Teymur, kendisinden küçük kardeşi Elmar’la birlikte içeri girdi. Babalarıyla
selamlaştılar ve onun oturmasını beklediler. Qafqaz oturduktan sonra oğullarının sessizce
beklediğini görünce derin bir nefes aldı, dizlerini ovuşturdu. Elmar’la dışarıdan gelecek
ürünler hakkında konuşmak üzereydi ki kendisinden küçük oğulları Celal ve Celil,
ağabeylerinin ve babalarının salonda olduğundan habersiz, bir mesele üzerine sertçe
tartışarak içeri girdiler. Bir anda Celal’in yüzünü çevirip sakinleşmesiyle Celil de sustu. O
tarafa baktığında babalarının ve ağabeylerinin yüzüne yayılan hoşnutsuzluğu fark etti,
gözlerini kaçırıp yutkundu. İkisinin birden susmasına daha fazla dayanamayıp gülümsedi
Qafqaz. Eliyle işaret ederek oturmalarını istedi. Havanın yumuşadığını ve babalarının
yüzündeki yarı ciddi, yarı alaycı ifadeyi fark eden küçük kardeşler, oturdukları kanepenin
karşısındaki kanepeye geçtiler ve çok geçmeden iş hakkında düşüncelerini paylaşmaya
başladılar.
Zaman ilerledikçe konuşmaları dallanıp budaklanırken Saadet de mutfakta hazırladığı
bütün tatlıları ve yiyecekleri tabaklara yerleştirip tepsilerle salona getiriyor, sofrayı
donatıyordu.
Sanki suyun üzerinde yürüyormuşçasına hızlı ama zarif adımlarla yeniden mutfağa dönüyor,
en son kalan tatlı tabağını da alıp çıkıyordu. Tam merdivenlere yaklaşmıştı ki Nergiz’in sesini
duydu. Tatlı bir şaşkınlık ve sevinçle olduğu yerde donup kaldı. Her santimetresi binlerce
süslemeyle işlenmiş ahşap merdivenlerden, bir eli cebinde, biriyle telefonda konuşarak ve
gülerek yavaş yavaş iniyordu Nergiz. O anda varlığını kaplayan gurur duygusuna kapıldı
Saadet. Sanki yeri göğü ona bağışlamışlardı. Nergiz daha öğrenciyken bir kez eve getirdiği
kaptan üniformasını bile bu kadar yakıştıramamıştı belki. Şimdi sanki onun yavrusu değil,
gururlu bir kartaldı. Kadın olmasına rağmen iri, uzun ve güçlü bedenini saran bu üniforma,
onun ciddi görünüşüne de öylesine uyuyordu ki; inatçı olduğunu, sözünden ölse bile
dönmediğini, kendi inancı uğruna dünyayı karşısına alabilecek kadar korkusuz olduğunu
anlatıyor, hatta haykırıyordu. Altın sarısı saçlarını sümbül gibi örmüş, ensesinde toplamıştı.
Teni bembeyazdı. Yanaklarında hafif gamzeler vardı. Saçları gibi altın sarısı, gür kaşlarının
altında gözleri sonsuz gökyüzü misali maviydi. Mas-mavi!
Onu gören herkes, o gözlerdeki derinlik, korkusuzluk, yaşama sevdası ve tükenmek
bilmeyen inanç karşısında hayrete düşüyordu. Belki ona “güzeller güzeli” denemezdi.
Yüzündeki birçok çizgide kadınsı incelik çok azdı. Ama Nergiz’in garip bir çekiciliği vardı.
Ve en çok da o gözlerin ve saçların rengi…
Moskova’da yaşadığı yıllar boyunca özellikle Ruslar onun görünüşü karşısında hep şaşkınlık
yaşamışlardı. Bir Kafkas kızının daha çok bir Rus’a benzemesi onların da ilgisini çekmişti.
Hatta okul ve üniversite yıllarında bile yaşıtları, özellikle de öğretmenleri belgelerine
baktıktan sonra Nergiz’i tekrar tekrar şaşkınlıkla süzmüşlerdi.Ve bütün o bitmek bilmeyen
sorulara verdiği yalnızca tek bir kısa cevap vardı:
“Annemin büyükannesi de sarışın ve mavi gözlüymüş. Tıpkı benim gibi. Yıllar sonra ona
çekmişim…”
Nergiz’in kendisinin bile, hatta onu büyütenlerin bile yürekten inandığı bu tuhaf bahane,
aslında büyük bir gerçeği saklamayı başaran, son derece ince ve masum bir yalan
perdesinden başka bir şey değildi…
—Günaydın, Sadoşum…
Karşısında duran ve yanaklarını sıkan kız, sesini çıkarmasa belki de onu fark etmeyecekti.
Hayal dünyasıyla geçmişin birbirine bağlandığı o ince sınırı terk etti Saadet o anda ve kızına
gülümsedi. Nergiz onun yanaklarını sıkmaya devam ederek annesini sımsıkı öptü. Sonra
omuzlarından göğsüne doğru dökülen saçlarını parmaklarına doladı ve derin bir nefesle
kokusunu içine çekti. Saadet o anda dünyanın en mutlu annesine, koruyucu bir periye
dönüştü. Mutluluğunun sınırı yoktu.
—Çörek gibi kokuyorsun… —diye güldü Nergiz. —Bir gün seni yiyeceğim.
—Günaydın benim güzel yavrum. —diye gülümsedi Saadet.
Nergiz onu bir kez daha öptü, kravatını düzeltti ve salona doğru ilerledi. Daha içeri yeni adım
atmıştı ki kahkahalarla gülmeye başladı. Oğlanlar boy sırasına göre dizilmişti; başlarında
babaları vardı. Nergiz’i görür görmez her biri elini alnına götürüp dimdik durdu.
—Kaptana selam olsun!
Cümleyi hep bir ağızdan söylediler. Sanki zaferle dönen bir komutanı karşılıyorlardı. Gür
sesleri odanın bütün camlarında yankılandı. Yankı tamamen sustuktan sonra Nergiz
gülerek hepsine merakla baktı.
—Rahat!
Teymur’un yüksek sesiyle selam vaziyetinden çıktılar ve gülümseyerek Nergiz’e baktılar.
Nergiz tek tek onlara doğru ilerledi. İlk olarak babasının karşısında durdu ve gözlerinin içine
baktı. Qafqaz o anda kollarını iki yana açtı ve Nergiz’i sımsıkı kucakladı.
—Papulik…
Kendisinden uzun kızını sevinçle göğsüne bastırmak üzereydi ki o büyülü kelimeyi
duymasıyla Qafqaz’ın bütün sertliği eriyip yok oldu. Nergiz’e sarıldı.
Hayali geçmişe döndü ve biraz önce Saadet’in durduğu o ince sınırda durdu. O gün,
hastane koridorunda kucağına bastırdığı kundaktan kendisine bakan bir çift masum gözün
sahibi, şimdi onu kendi göğsüne bastırmak istercesine sarılıyordu. Qafqaz’ın kendi
canından bir parça bildiği, bütün yaşamı, aldığı nefesi, içtiği suyu, yediği bir lokma ekmeği
olmuştu bu kız. Gökyüzüne her bakmak istediğinde onun gözlerine bakmıştı.
Nergiz sevinçle babasının göğsünden ayrıldığında yanaklarından sımsıkı öptü ve ilk olarak
Teymur’un üzerine atıldı. Ardından sert mizacı ve sıkı disipliniyle her zaman öne çıkan
Elmar’a sarıldı. Gerçi Nergiz için onun nasıl bir karaktere sahip olduğu pek önemli değildi.
Boynuna asılırdı; tıpkı şimdi yaptığı gibi, Elmar’ın yüzünü buruşturmasına aldırmadan.
Sonra Celal, ardından Celil… Çocuklarının zamanında hoşnutsuz oldukları, Nergiz’i bu
yoldan döndürmek için bin türlü söz söyledikleri o sebepten dolayı şimdi Nergiz’in etrafında
sevinçle toplanmalarını gururla izledi Qafqaz. Sonra masanın bir kenarında durup onları
tebessümle izleyen Saadet’i görünce gülümsedi. Masadaki telefonlardan biri çalınca Celil
biraz uzaklaştı.
Aramaya cevap bile vermeden, yüzünden henüz silinmemiş tebessümle kapıya doğru
ilerledi.
—Nereye? —diye seslendi Teymur arkasından.
—Vasya’lar kapıda. —dedi Celil, arkasına bile bakmadan elini sallayarak.
Qafqaz’ın küçük kardeşi Savalan, onun hemen yanında yaşıyordu. Moskova’dan Bakü’ye
dönme planları Qafqaz’ın zihninde belirmeye başladığı günlerden itibaren iki kardeş de
kendi rahatlarına uygun bir evin planını çizmiş ve sonunda kesin kararlarını verdiklerinde, o
plana göre yan yana iki evin inşasına başlamışlardı. Çocukluğundan beri kardeşinin
gölgesinden ayrılmayan Savalan, evlendikten, hatta çocuk ve torun sahibi olduktan sonra
bile ondan ayrılmamıştı. Babalarının ölümünden sonra ise Qafqaz’ı onun yerine koymuştu.
En zor günlerde birbirlerine destek olmuş, mutlu zamanlarda ise güzel anılarını birlikte
paylaşmışlardı. Şimdi kardeşinin görkemli evinin kapısından içeri girip eve doğru ilerledikçe,
onun yüzünde de sevinç çiçekleri açıyordu.
“Vasalan… Vasalan, biraz daha hızlı koş. O zaman ben bulutlara yetişeceğim…”
Nergiz’in çocukluk sesi kulaklarında çınlamaya başlamıştı. Bu deli kız çocukluğunda onun
adını bir türlü doğru söyleyememişti. Öyle olmuştu ki Savalan saatlerce oturup kendi adını
tekrar etmiş, sırf Nergiz’in onu nasıl çağıracağını dinlemekten keyif almıştı. Yaz aylarında sık
sık gittikleri şehir dışındaki bağlık alanda, sokaklar arabasız ve sakin olduğundan, kaldıkları
bağ evinde yapacak işi olmadığında çocuklarla gezmeye çıkar, onları yakındaki ormana
götürürdü. Ve her seferinde, kendi de Nergiz’e böyle seslendiği “samolyotik”ini
(samolyotik rusçadan küçük uçak)omuzlarına oturtup hızla koşardı. Nergiz kollarını iki
yana açar, kendisini bir pilot sanır ve çığlıklar atarak gülerdi. Vasya, onun etrafa yayılan
kahkahalarından büyük mutluluk duyardı… Uzun boylu, zayıf, saçları zamanından önce kar
gibi bembeyaz olmuş ve tıpkı dağın tepesindeki karın eteklere yansıması gibi seyrek sakalı
da bembeyaz olan bu adam, Nergiz’in amcası olmaktan çok bazen onun ağabeyi, bazen
danışmanı olmuştu. “Vasalan” adının ömrü, ergenlik çağındaki Nergiz’in ona verdiği yeni
isimle sona ermişti. O yeni isim “Vasya”ydı. Ve bazen Vasya kendi adını bile unutuyordu.
Kardeşine kıyasla daha güler yüzlü ve sakin tabiatlıydı.Qafqaz bir sözün sonuna kadar
sabrını koruyamadığında Savalan meseleyi eline alır, her zaman sakinliği korumaya
çalışırdı.
Ailenin çocuklarının en büyüğü, Savalan’ın büyük oğlu Cavid, güreşte iki kez dünya
şampiyonu olmuştu. Kendisi de evlendikten, özellikle çocuk sahibi olduktan sonra savaş
meydanından çekilmiş ve antrenör olarak çalışmaya başlamıştı. Uzun boyu, geniş omuzları
ve koyu kahverengi gözleri bazen insanları ürkütecek kadar heybetli olsa da Cavid, küçük
kardeşine kıyasla daha yumuşak huylu, sakin ve ağırbaşlıydı. Savalan’ın hiç büyümeyen,
otuz bir yaşındaki küçük oğlu Faiq ise çılgın, kimi zaman kavgacı, kimi zaman anlayışlı, kimi
zaman güler yüzlü, kimi zaman da ürkütücüydü. Sanki Qafqaz ile Savalan’ın karakterleri
onda birbirine karışmıştı. Birinin verdiği öğüde “evet” der, ama yine de her zaman bildiğini
okurdu. Başına bir bela açar, sonra da kendisini daima haklı görür ve bunu herkese
kanıtlamaya çalışırdı.
Müzik onun hayatının bir parçası, hayali olmuştu. Ama babası ve amcasının tek bir sözü
üzerine ertesi gün bütün belgelerini toplayıp Nergiz’in peşinden gitmiş, onu hiçbir zaman
yalnız bırakmamıştı. Gitarist olma tutkusu da Nergiz’in kanatlarının gölgesinde
kaybolmuştu. Geriye yalnızca bir alışkanlık, boş zaman uğraşı olarak kalmıştı. Ve onun tek
dinleyicisi, tek hayranı da Nergiz olmuştu. Babası gibi uzun boylu ve zayıftı; fakat annesinin
derin ela gözlerini almıştı. Omuzlarına dökülen siyah saçlarına babası ara sıra söylenirdi.
Oysa Faiq onları hiç umursamadan uzatmaya devam ederdi.Çünkü kelimenin tam
anlamıyla saçlarına âşıktı.
Ve kapıya yaklaşan Savalan’ın ardından yürüyen eşi Natalya…
Aslen Yahudi olmasına rağmen ne eşinin inancına ne de ailesinin değerlerine ve
geleneklerine bir kez olsun saygısızlık etmişti. Hatta birçok Müslüman kadından bile daha
büyük bir hassasiyet göstermişti. Oğulları dinî kurallara göre Yahudi sayılıyor olsa da onları
bir Müslüman gibi yetiştirmişti. Kendi dinini ve dilini de öğretmiş, ancak kendilerini Yahudi
olarak görmeleri konusunda onları hiçbir zaman zorlamamıştı.
İki oğlu için, kuzenleri olmasına rağmen Nergiz bir nefes kadar değerliydi; baş tacı, göz
bebeğiydi. Bu sevgiyi onlara aşılayan Savalan değil, bizzat Natalya olmuştu. Onu yalnızca
eşinin ailesinden bir çocuk olarak sevmemiş, kendi canından, kendi kanından bir parça
olarak görmüştü. Bu beyaz tenli, güzel kadının yüzünde daima tuhaf bir hüzün hüküm
sürmüştü. Ela gözlerini sık sık tek bir noktaya diker ve neredeyse her gün nemli olan
gözlerinden o hüznün sebebi hiç eksik olmazdı. Sorulan sorular cevapsız kalır, üzerine
gidildiğinde hemen uzaklaşır, yalnızlığına çekilirdi. Şimdi Cavid ile Celil’in gülüşerek eve
girdiklerini görünce derin bir nefes alıp parçalanan kalbini sakinleştirmeye çalışırken
Savalan onun göğsünün telaşla inip kalktığını gördü. Natalya başını öne eğip kapıdan içeri
girmek üzereyken kolundan çekip onu durdurdu. Tam o anda tek bir gözyaşı Natalya’nın
kirpiklerinden ayrıldı. Gözlerini eşinin gözlerine dikti. Savalan’ın şimdi dikkatle bakan
gözlerinde ne çok anlam, ne çok cümle, ne çok yalvarış olduğunu Natalya görüyordu.
Savalan sessizce, yılların hesabını yalnızca bir saniyenin içine sığdırıyordu. O bir saniyede
Natalya’nın onu anladığından emin olunca başını hafifçe salladı, kolunu usulca sıktı ve onu
kapının önünde yalnız bırakarak eve girdi. Parlak parkelerin üzerinde Savalan’ın sert
adımlarını duydukça Natalya tekrar tekrar derin nefes aldı. Yanağına yayılan gözyaşını sildi
ve yüzünü gökyüzüne çevirdi.
—Tanrım… —diye fısıldadı. —Bana güç ver…
Savalan ise attığı her adımda yüzündeki tuhaf endişeyi bir tebessümle örterek salona girdi.
Nergiz onu görür görmez ona doğru yürüdü, zarifçe dönerek ellerini beline koydu ve güldü.
—Günaydın. —diye gülümsedi. —Vasya, nasılım?
—Harikasın, samolyotik. —Gözleri bir an doldu. —Harika!
Nergiz ellerini birbirine vurup güldü ve Vasya’nın kollarına atıldı. Savalan iri yapılı kızı bir
hamlede kucağına aldı ve onunla birlikte dönmeye başladı.
—Samolyotik letit…
Nergiz’in neşeli sesi evin her köşesinde yankılandı. Herkes gülmeye başladı. Savalan
gülerek Nergiz’i kucağından yere indirdiğinde Natalya başını kapıya yaslamış, eşikte
sessizce duruyordu. Nergiz’e baktıkça, üniformasının içinde nasıl bir gururla durduğunu
gördükçe, geçmişin tozlanmış hatıraları gözlerinin önünde canlanıyordu.
Nergiz babasına ne kadar da benziyordu…
Annesinden tek bir zerre bile yoktu o mağrur varlığında. Kızın gülerek kendisine yaklaştığını
görünce toparlandı. Aşağıdan yukarı onun derin gözlerine baktı. İçi titriyordu. Boynundaki
Davut Yıldızı kolyesi, eğrilmişti ve Nergiz her zamanki gibi onu şimdi düzeltiyordu.
—Böyle daha iyi. —diye gülümsedi Natalya’nın gözlerine bakarak.
Nergiz onun yine kendinde olmadığını sezdi ve ona sımsıkı sarıldı. O anda Natalya,
kirpiklerine takılıp kalan o hüzün selini gözlerinde zorla tuttu. Bağrına bastı, gerçek
varlığından habersiz olan kızı. Nergiz ondan ayrılırken kendi geleneğine sadık kaldı, onun da
yanaklarını sıktı ve kulağına fısıldadı:
—Natuş, sen iyi misin?
—Hayır, Nergizka…
Bu kez bir bahanesi vardı. Nergiz gözyaşlarının gerçek sebebini anlamayacaktı. Yine kendini
tutamamıştı. Nergiz’in ellerini sımsıkı tuttu ve omuzlarındaki apoletlere dokundu.
Gözlerinde canlanan hayallerin etkisiyle bir büyük damla daha yanağından süzüldü; buna
rağmen gülümsemeye çalıştı.
—Seni böyle görünce… —içini çekti. —Çocukluğun aklıma geldi. —Gözyaşını silerek güldü.
—İnan ki bugün bana dünyaları bağışladın.
Nergiz Natalya’nın alnından öptü. Eğrilmiş kolyeyi bir kez daha düzeltti, başını iki yana
sallayarak tebessüm etti.
Sonra ondan uzaklaşıp gençlerin yanına katıldı ve şakalaşmaya başladı. Neşeli kahkahalar,
gençlerin ve gençliğin sesi, çok geçmeden evi, hatta bahçeyi bile doldurdu. Bir süre sonra
herkesi sofraya davet eden Qafqaz, ailesindeki bu sıcaklığın tadını çıkararak ağzına tek bir
lokma bile almadan çocuklarını ve sevdiklerini mutlulukla izledi.
Onun için dünyanın bütün serveti buydu.
Bir yuva…
İçinde yaşayan herkesin “can” deyip “can” duyduğu bir yuva. Herkes birbirine sevgiyle
bakıyordu. Bundan öte bir mutluluk yoktu. Olamazdı da.
Sofradaki yerlerini alan ailenin her bir ferdi, Saadet’in sevgiyle hazırladığı böreklerden,
çöreklerden yerken geçmişten bugüne uzanan anılardan söz etmeye başladılar. Her cümle,
her kelime sanki birinin ömründen kopmuş bir parçaydı.nSıkı bir zincirin halkaları gibi
birbirine bağlanıyor, birlikte yaşadıkları çocukluklarını, gençlik yıllarını ve güzel günlerini bu
özel günde yeniden hatırlatıyordu.
Dakikalar ilerledikçe oğlanlar birer birer işlerine gitmek için izin isteyerek kalktılar. Nergiz,
sol eliyle tuttuğu ve üzerinde “PILOT” yazan fincanı masaya bırakmaya bile fırsat
bulamadan, yerinden kalkamadı. Oğlanlar etrafını sardı, başını kucaklayıp yanaklarından
öptüler. Yalnızca Elmar, koltuğunun altında tuttuğu iş dosyasını çantasına koydu, Nergiz’e
yaklaşıp saçlarını karıştırdı ve yüzünü kapıya çevirdi.
—Sana başarılar, deli kız. —diye güldü. —Yavaş sür ha! Gökyüzünde de ceza yazmasınlar.
—Baş üstüne, ağır abi! —diye bağırdı Nergiz, onun arkasından kahkahalarla.
Sakin sakin fincanında kalan kahvesini içmeye devam etti. Çok geçmeden o da saatine
baktı, gülümseyerek gözlerini sıkıca kapattı ve aynı anda yumruklarını sıkarak ayağa kalktı.
—Gökler beni bekliyor. —İşaret parmağını yukarı kaldırdı. —Benim gitme vaktim.
Büyüklerinin her biriyle vedalaşıp tek tek hayır dualarını aldı. Ellerini alnına götürerek
gülümsedi. Sonra el sallayıp salondan çıktı. Kapının yanındaki uçuş çantasını omzuna attı,
pilot şapkasını taktı ve aynada kendisine baktı. Aynadaki yansımasına parmağını uzattı,
başını sallayıp kendisine göz kırptı ve kapıya yöneldi. Hızlı adımlarla arabaların bulunduğu
büyük garaja ulaştığında birden gülmeye başladı ve durdu. Teymur henüz gitmemişti. Kendi
arabasını garajdan çıkarmış, ona yaslanmış, gökyüzüne bakıyordu. İçinde yaşadığı telaş ve
heyecan yüzüne vurmuştu. Düşünceleri öylesine dağınıktı ki sessizce yanına kadar gelip
burnunun ucunda duran ve gülümseyen Nergiz’i fark etmiyordu sanki. Nergiz sessizce onun
elini tuttu.
—Başımdaki kurdelelerimle, elimdeki çantam eksik. —dedi.
Tebessüm ederek ona bakan Teymur, Nergiz’in burnunu sıktı ve pilot şapkasını eğdi. Onu
ilkokul birinci sınıfta okurken elinden tutup nasıl okula götürdüğü günler gözlerinin önünde
canlandı. Başındaki beyaz kurdeleleri ve kendisinden büyük çantasıyla ne kadar komik
görünürdü…
Birden gözlerini kırptı. Önünde duran insan, kendi hayalleri uğruna en sevdiklerini karşısına
almıştı. O hayale dokunmak, onun gerçekleştiğini görmek için çok çalışmış, çok okumuş,
çok acı çekmişti.
Ve Nergiz, başardığı o hayalin gerçek kaynağından, o gökyüzü aşkının başlangıcından, o
kanatların gerçek sahibinin kim olduğundan habersiz yürümüştü bu yolu.
Teymur’un zihninde geçmişten esen rüzgârlara doğru sürüklenmek isteyen bu tuhaf
dalgınlığının sebebini anlamayan Nergiz, onun saçlarını karıştırdı ve yanağından öptü.
Sonra yüzünü arabasına çevirdi. Biraz sonra motorun sesiyle kendine gelen Teymur, o tuhaf
düşünceleri zihninden dağıtıp arabasına bindi. İkisi sırayla bahçenin kapısından çıkarken
Natalya, balkonda durarak Nergiz’in kullandığı arabayı nemli gözlerle izliyordu.
Yine hayalleri onu geçmişe sürüklüyordu. Ağlıyordu. Artık kendini tutamıyordu. İçi yanarak
ağlıyordu. Ama o yangının dumanını tam da Nergiz görmüyordu. Belki de hiç görmeyecekti.
Ve belki de hiçbir şey görmemesi, hiçbir şey bilmemesi onun için daha iyiydi. Savalan
sessizlik içinde balkon kapısının eşiğinde durmuş ona bakıyordu. Natalya’nın derin bir iç
çektiğini duyunca daha fazla dayanamadı ve yanına yaklaşıp ellerini omuzlarına koydu.
Natalya hemen gözyaşlarını sildi ve arkasını döndü. Savalan’ın yüzündeki o açık yalvarışı
görmemek mümkün değildi. Natalya bunu anladığı gibi, o yalvarışın sebebini de biliyordu.
Aslında mecburdu. İstemese bile…
—Her şey yolunda. —dedi birden, Savalan’ın dudaklarının konuşmak, bir şey söylemek için
aralandığını görünce. —Ben iyiyim, merak etme!
Sözleri ağzından çıkar çıkmaz Savalan’a tek kelime söyleme fırsatı bile vermedi ve hızla eve
girdi. Savalan onun ardından baktı. Başını iki yana salladı. Tuhaf bir korku içini sarmaya
başlamıştı. İçinde baş kaldıran, kalbini dikenli tel gibi saran endişeyi bastıramıyordu.
Aksine, bu korku Savalan’a gittikçe daha fazla hükmetmeye başlamıştı. Sessizce geri dönüp
kardeşinin yanına gitti. Qafqaz’ın gözleri mutluluktan öylesine parlıyordu ki geçmişten gelen
seslerin o ışıltıyı korkutup kaçırmasına hakkı yoktu şimdi. Görünüşe göre birçok gerçek,
onların her birinin kalbinde çığlığa dönüşüp kendilerini sağır eden o çıplak gerçek, sonsuza
dek sır olarak kalacaktı…
Yıllar önce alınmış bir karar…
Bir cümle…
Birkaç kelime…
Bugünkü mutluluklarının temeli, sevinçlerinin kaynağı, gözlerinin nuru.
Çocukları…
Aileleri…
Qafqaz’ın dünyası, yaşamı.
Gökyüzlerinden onlara gönderilmiş bir armağan…
Güneşi başına taç etmiş Nergiz…

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir