1 Eser sahibi kimdir? Sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz?
Ben Eda İrfanoğlu Sefer. 1979 yılında İstanbul’da doğdum ve büyüdüm. Evliyim ve bir çocuk annesiyim.
Eğitim hayatımda çocuk gelişimi üzerine ilerledim, bir dönem kreşlerde yardımcı öğretmen olarak çalıştım. O yıllar hem çocukların dünyasına hem de kendi iç sesime daha yakından kulak verdiğim özel bir dönemdi. Aynı süreçte müziğe yöneldim, ilk dört yıl Gökhan Faruk Ünal’dan, ardından yine dört yıl boyunca Muhammed Yıldırır’dan keman eğitimime devam ettim. Sonrasında ise kısa bir süreliğine keman eğitmenliği yaptım.
Şu an ise hayatın daha sakin ama bir o kadar gerçek tarafındayım, son dört yıldır bir muhasebe ofisinde, mali müşavir bir dostumla haftanın iki günü çalışıyorum. Hayatımın her döneminde farklı alanlarda var olsam da aslında hepsinin ortak bir noktası var: hissetmek, üretmek ve kendimden bir parça bırakabilmek.
2 Hayatınızın dönüm noktaları, yazarlığa yönelmenizde etkili olan olaylar nelerdi?
Hayatımın en belirgin dönüm noktası 30 yaşımdı. Kemanla tanıştığım, kendimi daha net fark ettiğim ve içimdeki sese gerçekten kulak vermeye başladığım bir dönemdi. Aslında bu sadece bir enstrümana başlamak değil, kendime doğru atılmış bir adımdı.
Fakat yazmak, o hep vardı. 11 yaşımdan beri günlük tutuyorum ve şiir yazıyorum, duygularımı satırlara döküyorum, kendimle en çok orada konuşuyorum. Küçük yaşlardan beri içimde büyüttüğüm en büyük hayallerden biri de bir gün “yazar” olabilmekti. Yıllar içinde anladım ki, bazı hayaller vazgeçtiğimizde değil, sabırla içimizde taşıdığımızda gerçeğe dönüşüyor.
3 Yazarlık serüveninizde kaleme aldığınız ilk eser mi? İlk eseriniz neydi?
İlk eserim, Rüya Düşüm adlı şiir kitabım. Aslında bu kitap benim için sadece bir “ilk eser” değil; yıllarca içimde biriktirdiğim duyguların, çocukluk hayallerimin ve kalbimde sakladığım her şeyin satırlara dökülmüş hali. Yazmaya çok küçük yaşlarda başlamış olsam da bu kitap o uzun yolculuğun somut bir karşılığı gibi. Bir nevi hayalimin gerçeğe dönüşmüş hali diyebilirim.
4 Bu ilk adım size ne hissettirdi?
Bu benim çocukluk hayalimdi ve 2024 yılında yayımlandı. Aslında bu kitap, geçmişteki küçük Eda’ya verdiğim en güzel hediyeydi. Onun kurduğu hayali yarım bırakmadım, aksine yıllar sonra elinden tutup gerçeğe dönüştürdüm.
O süreçte kendimle derin bir gurur duydum. Sabretmenin, vazgeçmemeyi seçmenin ve sonunda başarmanın o tarifsiz lezzetini, heyecanını iliklerime kadar hissettim. Bu sadece bir kitabın yayımlanması değil, içimde yıllardır yaşayan bir hayalin hayata kavuşmasıydı.
5 Kendinizi yazdığınız karakterlerde bulduğunuz olur mu?
Elbette var, çünkü karakterin içine girip onun gibi düşünüp onun gibi hissetmeye çalışıyorsunuz ve bunu başarıyorsunuz da bir süre sonra. Ben içimde Delfin ve Toprak’la yaşadım yıllardır. Artık bir noktada ikisinin de nerede nasıl davranacağını hissedebiliyordum.
En çok Delfin’de buluyorum kendimi. Onun hissettikleri, sorgulamaları ve kırılganlığı bana çok tanıdık geliyor. Ama susmayı seçtiğim, içime döndüğüm zamanlarda ise Toprak’a yaklaşıyorum.
Aslında her iki karakterde de kendimden bir parça var. Çünkü bazen konuşarak, bazen de susarak anlatıyoruz kendimizi, ben de yazarken tam olarak bunu yaşıyorum.
6 Bugüne kadar yayımlanmış kitaplarınızdan kısaca bahseder misiniz?
Bugüne kadar yayımlanmış iki kitabım var. İlki, Rüya Düşüm; tamamen aşkın farklı hallerini anlatan şiirlerden oluşuyor. O kitapta daha çok kalbin sesi var. Saf, duru ve içten gelen duygular.
İkinci kitabım ise Bizim Masalımız: İki Kişilik Bir Yalnızlık. Gerçek bir hikâyeden esinlenerek yazdığım bu roman, ilk bakışta imkânsız bir aşkı anlatıyor gibi görünse de aslında çok daha derin bir yerde duruyor. Bir kadının içsel çığlıklarını, kendi yalnızlığıyla birlikte başkalarının yükünü de omuzlamak zorunda kalışını anlatan bir hikâye bu.
Yarım kalmışlık duygusunu içinde taşıyan ama bir o kadar da iç sesi yükselten bir metin… Çünkü bazı masallar mutlu bitmez. Hatta bazıları hiç bitmez; sadece insanın içinde yaşamaya devam eder. “Bizim Masalımız” da tam olarak böyle bir hikâye. Söylenmeyen cümlelerin, yarım kalan konuşmaların ve geriye kalan o derin sessizliğin iziyle yazıldı.
7 Yazdığınız hikâyede en çok kendinizle yüzleştiğiniz cümle hangisiydi?
Benim için o cevap büyük ihtimalle tek bir cümleye sıkışmazdı ama en çok yüzleştiren duygu şu olurdu:
“Bazı susuşlar, aslında en yüksek çığlıktır.”
Çünkü yazarken fark ettiğim şey şu oldu; insan en çok konuşarak değil, içinde tuttuğu şeylerle değişiyor. Özellikle Bizim Masalımız: İki Kişilik Bir Yalnızlık, içinde karakterlerin susarak büyüttüğü duygularla kendi iç sesim arasında çok güçlü bir aynalanma vardı.
Belki de en çok kendimle yüzleştiğim yer, kelimelerden çok kelimelerin arasındaki boşluklardı.
8 Bu kitapların sizin için anlamı nedir?
Önce hayallerimin gerçekleşmiş olmasının o tarifsiz mutluluğu sarıyor içimi. Yıllarca kurduğum, kalbimde büyüttüğüm bir hayalin somut bir karşılığına dokunmak çok başka bir his.
Sonra, yaşanmış bir hikâyenin satırlara dönüşmesinin ağırlığı geliyor. Çünkü bu sadece bir kurgu değil; hissedilmiş, yaşanmış ve iz bırakmış duyguların yansıması. Her sayfasında biraz ben, biraz hayat var.
Bu yüzden kitaplarım benim için sadece birer eser değil. Hem geçmişime verdiğim bir sözün tutulmuş hali, hem de içimde kalanların sessizce konuşmaya devam ettiği birer parça.
9 Yazarken size ilham veren şey nedir?
Ben duygularını yoğun yaşayan biriyim; mutluluğu da hüznü de en derin haliyle hissederim. Bu yoğunluğun ardından gelen içe dönüş zamanları ise benim için üretimin başladığı en verimli anlar olur. Hayatın içinde biriktirdiğim ne varsa, o anlarda kendiliğinden yazıya dönüşür.
İlham bazen izlediğim bir filmde, bazen dinlediğim bir şarkıda ya da keman çalarken içimde uyanan bir duyguda karşıma çıkar. Hatta çoğu zaman farkında bile olmadan, etrafımdaki sohbetlerden, insanların kurduğu cümlelerden beslenirim. İnsanları gözlemlemek, duygularını anlamaya çalışmak benim yazma biçimimin önemli bir parçası.
Ben hikâyelere dışarıdan bakan bir anlatıcı değilim; onların içine giren, yaşayan biriyim. Yazarken karakterlerle arama mesafe koymam. Delfin’i yazarken onun gibi hissedip yaşadım, Toprak’ta ise bambaşka bir ruh haline büründüm. Belki de bu yüzden yazdıklarımda kurgu ile gerçek, duygu ile anlatı birbirine karışıyor. Çünkü ben yazarken sadece anlatmıyorum, gerçekten yaşıyorum.
10 Bir fikri yazıya dönüştürmeye iten duygu ya da an nedir?
Ben çocukluğumdan beri günlük tutarım. Ama hiçbir zaman “bugün ne yaptım”ı yazmadım, hep “bugün ne hissettim”i yazdım. Günlüğümde de şiirlerimde de hep duygularım vardı.
Zamanla şunu fark ettim: Eğer kalemle gerçekten bir bağ kuruyorsanız ve yazdıkça hafiflediğinizi hissediyorsanız, bir noktadan sonra o kelimeler size yetmemeye başlıyor. Duygular büyüyor, derinleşiyor ve artık ne bir günlüğe ne de birkaç satırlık şiire sığmıyor.
İşte beni yazıya iten duygu tam olarak o an oldu. İçimde birikenlerin taşmaya başladığı, anlatmanın bir ihtiyaç haline geldiği o eşik. Ben de o noktada anladım ki, bazı duygular sadece yazılmak değil, anlatılmak ister.
11 Bir yazar olarak üretim rutininiz nasıldır?
Benim üretim sürecim aslında çok planlı bir rutin gibi değil, daha çok duygunun beni yönlendirdiği bir akış gibi ilerliyor. Gün içinde sürekli not alırım; bazen bir cümle, bazen bir his, bazen de sadece aklımda kalan bir bakış…
Duygu geldiği anda onu ertelemem, mümkün olduğunca hemen yazıya dökerim. Çünkü biliyorum ki bazı hisler beklediğinde aynı tazeliğini kaybedebiliyor.
Zihnim de çoğu zaman farkında olmadan o an hangi hikâyenin içindeysem ona odaklanıyor. Yazmak için oturduğumda ise aslında hazır gelmiş olurum; notlarım, içimde birikenler ve zihnimde dönen duygularla birlikte çok daha hızlı bir akışa girerim. Bu yüzden benim için yazmak, masa başına oturup başlayan bir şeyden çok, gün boyu içimde devam eden bir süreçtir.
12 Belirli bir yazma saatiniz ya da ritüeliniz var mı?
Benim için yazmanın belirli bir saati ya da sabit bir ritüeli yok. Daha çok ilhamın geldiği anda şekillenen bir süreç bu.
Bazen aynı cümleyi içimde tekrar ederken, o an ulaşabildiğim en yakın yere not düşerim. Bu çoğu zaman telefonumdaki notlar olur, bazen başucumda duran defterim, bazen de yanımda ne varsa…
Aslında benim için önemli olan zaman değil, o duygunun yakalanabilmesi. Çünkü ilham geldiğinde onu bekletmek yerine, geldiği haliyle tutmaya çalışırım. Bu yüzden yazmak benim için planlı bir ritüelden çok, anın içinden doğan bir refleks gibi.
13 Yazma sürecinde sizi en çok zorlayan şey neydi?
Bizim Masalımız: İki Kişilik Bir Yalnızlık yazım sürecinde beni en çok zorlayan şey, duyguların yoğunlaştığı kriz anlarını yazabilmekti. Özellikle Delfin’in içsel kırılma anlarında, hikâye yaşanmış olsa bile, o duygunun içine yeniden girip karakterin ruhunu yeniden kurmanız gerekiyor. Bu da zaman zaman oldukça yıpratıcı olabiliyor.
Toprak karakteri ise ayrı bir zorluktu benim için. Onu birebir tanıma şansım olmadığı için, sürekli “Toprak burada ne hissederdi ne söylerdi, nasıl bir tepki verirdi?” sorularıyla ilerledim. Bu da yazım sürecini hem daha dikkatli hem de daha derin bir gözlem sürecine dönüştürdü.
Ve elbette kitabın sonuna yaklaşmak… O kısım benim için en zorlayıcı bölümlerden biriydi. Çünkü bir hikâyeyi bitirmek, aslında onunla kurduğun bağı da tamamlamak demek. Bazı satırları yazarken, kelimelerden çok duygular ağır basıyordu.
14 Hiç vazgeçme noktasına geldiğiniz oldu mu?
Evet, oldu. 2018’den 2022’ye kadar içimde oldukça yoğun bir karmaşa yaşadığım bir dönemdi. O süreçte yazmaktan uzaklaşmak istedim ve kendimi başka şeylere yönlendirdim. Mandala boyadım, mandala çizdim… hatta bir noktada mobilyaları boyadım. Ama ilginçtir, o sessizlikte bile zihnim hiç durmadı.
Hatta mandala çizerken bir kuş bile çizemediğimi fark edince kendi kendime çok gülmüştüm. “Herkesin başka bir yeteneği var, sen niye zorlanıyorsun?” diye kendimle bayağı dalga geçtiğim bir dönemdi.
O sırada susmayan beynimle sürekli sohbet ediyordum. Küçük notlar alıyordum, adeta bir günlük gibi… Ama şimdi dönüp baktığımda o “küçük” dediğim şeylerin hiç de küçük olmadığını görüyorum; çünkü o notlardan sonra 250 sayfalık bir metin çıktı ortaya.
Aslında yazmamak için verdiğim bu ara bile beni yazıya hazırlıyormuş. Zihnim daha taze, daha diri ve daha kendinden emin bir şekilde geri döndü. En sonunda da kendime yenik düştüm. Ama gülümsüyorum, çünkü ben zaten en başından beri o yenilmeyi gönüllü olarak kabul etmiştim. Çünkü ben yazdığım sürece varım.
15 Eserlerinizin ana fikirleri ya da vermek istediğiniz temel mesajlar nelerdir?
Eserlerimin ana fikrinde en çok yer eden şey, insanın “duyulma” ihtiyacı. Özellikle de kadınların.
Kadınlarımızı gerçekten duyalım istiyorum. Sadece “konuştuklarında” değil; sustuklarında, yorulduklarında, “hayır” dediklerinde ya da bir şeylere mecbur kaldıklarında da. Çünkü bazen en derin hikâyeler, en az söylenen yerlerde saklı oluyor.
Ama bu yalnızca kadınlara ait bir mesele de değil aslında. Bir anne, bir baba, bir kardeş ya da bir evlat. Hepimizin ortak ihtiyacı bu: gerçekten dinlenmek ve anlaşılmak.
Benim vermek istediğim temel mesaj şu; birbirimizi sadece duymakla kalmayalım, gerçekten hissedelim. Çünkü insan, en çok anlaşıldığı yerde iyileşiyor.
16 Okuyucunun metnin sonunda zihninde neyle kalmasını istersiniz?
Okuyucunun metnin sonunda zihninde tek bir duyguyla kalmasını isterim: “anlaşılmış olmak.”
Okurken kendinden bir parça bulmuş, belki bir cümlede durup derin bir nefes almış, belki de uzun zamandır susturduğu bir duyguyla yeniden karşılaşmış olsun isterim. Çünkü benim için en kıymetlisi, bir okurun “ben yalnız değilmişim” hissiyle sayfayı kapatması.
Eğer kitabın sonunda, içindeki bir sesi biraz daha net duymaya başlamışsa, işte o zaman hikâye gerçekten yerini bulmuş demektir.
17 Okuyucular neden sizin kitabınızı okumalı?
Okuyucuların kitaplarımı okumasını isterim; çünkü bazen insan en çok, kendi içinde sessizce taşıdığı şeylerde yalnız olmadığını bilmeye ihtiyaç duyar.
Aşk acısı çekiyorlarsa, aileleri tarafından manipüle edildiklerini hissediyorlarsa, iyileşmeyecek sandıkları yaraları varsa ya da gerçek aşkı unutmuş, hatta varlığından bile şüphe eder hale gelmişlerse bu satırlarda kendilerine ait bir parça bulabilirler.
Benim yazdığım hikâyeler, sadece bir aşkı değil; kırılmayı, toparlanmayı ve yeniden hatırlamayı da anlatıyor. Bazen insanın en çok ihtiyacı olan şey, unuttuğunu sandığı duyguları yeniden hatırlamasıdır.
18 Sizi diğer yazarlardan ayıran şey ne olabilir?
Bunu çok bilinçli bir şekilde hiç kendim üzerinden kıyaslayarak düşünmedim. Kendimi başka yazarlarla aynı zemine koyup “farkım ne?” sorusuna cevap aramak yerine, sadece anlatmak istediğim duyguyu en doğru, en içten ve en anlaşılır haliyle aktarmaya odaklandım.
Benim için önemli olan, bir hikâyeyi en süslü şekilde değil; en gerçek, en hissedilir haliyle yazabilmekti. O yüzden bu sorunun cevabını ben vermekten çok, aslında okuyucunun kalbi veriyor diye düşünüyorum. Çünkü her okur, kendi hissettiği yerden bir yazarı tanımlar.
19 Son olarak, edebiyat yolculuğunda olan genç yazarlara veya yazar adaylarına ne söylemek istersiniz?
Genç yazarlara en içten söyleyebileceğim şey şu olur: yazmayı ertelemeyin. Mükemmel cümleyi beklemek çoğu zaman yazıyı geciktirir, hatta bazen tamamen susturur.
Duyduğunuz, hissettiğiniz, içinize dokunan her şeyi küçük de olsa not alın. Çünkü bugün değersiz gibi görünen bir cümle, yarın bir hikâyenin kalbi olabilir. Ben bunu en çok zaman içinde fark ettim.
Ve en önemlisi; kendinizi başkalarıyla kıyaslamayın. Her yazarın dili, zamanı ve duygusu kendine özeldir. Yazarlık bir yarış değil, bir ifade biçimidir. Siz kendi sesinizi bulduğunuzda zaten en doğru yere varmış olursunuz.
20 Yazmaya yeni başlayanlara bir tavsiye mektubu yazacak olsanız, ilk cümlesi ne olurdu?
“Sevgili kalemi yeni tutan sen” diye başlardım.
Çünkü yazmak bir anda ustalaşılan bir şey değil, insanın kendine doğru yaptığı en uzun yolculuklardan biri. İlk cümlem onlara şunu fısıldamak olurdu: “Ne yazarsan yaz, önce kendine dürüst ol gerisi zaten seni bulur.”
