Gece yine ölüm kokuyordu. Belki biraz da gözyaşı… Evet, üzerimde toprak ya da onun ağırlığı yer edinmemişti belki ama ruhum bedenimi terk edeli çok oluyordu. O gitti ve karanlık bedenimi ele geçirdi, o gitti ve bedenim ölüme mahkum oldu, o gitti ve belki de bedenim son defa kendisine ağladı…
Son defa ve sadece kendisi için sonra ise bu dünya ölü bir bedeni daha içine hapsetti. Ölü ve kimsesiz…
Zaten ölüler hep kimsesiz değil miydi?
En çok da kimsesiz olmak değil kimsesiz hissetmek koyuyordu. Kıyıma çarpan ve beni darmaduman eden rüzgarı anlatacak bir dost bulamamak, her başımı yaslamak istediğimde sağ tarafımda kimsenin olmaması, yardım çığlıklarımın kimseye ulaşmaması, kimse tarafından fark edilmemek, anlaşılmamak, duyulmamak, görülmemek… Oysa kendimi anlatmak için o kadar çok uğraştım ki…
Sonrası mı? Ben kalabalığın içinde nefes alamazken kimsesizlik, tırnaklarını etime geçirip kapanmayacak yaralar açtı. Zaman geçti kapanmaz dediğim yaralar ize dönüştü, izler anılara, anılar gözyaşlarına…
Kapanmayan “yaralar” değil kapanmayan, unutulmayan “hisler” oldu ve ben o hislerin içimde, kimsesizliğin içinde her gün biraz daha karanlığa gömüldüm.
