FATMA YILDIZ:Baktığımız Yerden

Baktığımız Yerden

“Nasıl gidiyor?”

Basit bir soru aslında.

Fakat son zamanlarda bu sorunun cevabı çoğu kez aynı kapıya çıkıyor:

“Ne olsun… Hayat.”

Ardından sıralanıyor şikâyetler.

İşten, evden, havadan, insanlardan, bedenden, zamandan, yemekten, uykudan, trafikten…

Yağmur yağsa yağmur fazla, güneş açsa hava sıcak. Oturduğu sandalye rahatsız, yürüdüğü yol uzun, yaptığı iş yorucu.

Sanki hayatın içinde iyi olanı bulmak için değil, şikâyet edecek bir şey yakalamak için dolaşıyoruz.

Bir süre sonra şikâyet etmek yalnızca bir davranış olmaktan çıkıyor; alışkanlığa, ardından bir bakış biçimine dönüşüyor.

Ve insan, dünyaya baktığı yerden kendi hayatını da görmeye başlıyor.

Çünkü dikkat ettiğimiz şey büyüyor.

Eksiklere baktıkça eksikler çoğalıyor, kusurlara takıldıkça hayat kusurlu görünüyor. Sürekli ters gidenleri konuştuğumuzda, yolunda gidenler sessizleşiyor.

Bir süre sonra insan, hayatın tamamını değil, yalnızca rahatsız olduğu taraflarını görmeye başlıyor.

Oysa hayat yalnızca bizi yoran şeylerden oluşmuyor.

Aynı günün içinde yetişemediğimiz işler kadar dinlenebildiğimiz birkaç dakika, canımızı sıkan insanlar kadar iyi gelen bir ses, yorucu saatler kadar eve dönebilmenin huzuru da var.

Fakat bunların çoğunu olağan kabul ediyoruz.

İnsan sürekliliğe çabuk alışıyor.

Her sabah açılan gözleri, yürüyen ayakları, tanıdık yüzleri, açılan kapıları düşünmüyor. Bunlar hayatın sessizce devam eden tarafı.

Ta ki bir şey değişene kadar.

O zaman, her gün yanımızda duran şeylerin aslında ne kadar büyük bir yer kapladığını fark ediyoruz.

Belki de sorun yalnızca şikâyet etmemiz değil.

Şikâyetin, hayatı yorumlama biçimimizin önüne geçmesi.

Çünkü insan sürekli yakınmaya başladığında, zihni de buna alışıyor. Bir aksaklığı hemen fark ediyor, bir kusuru büyütüyor, küçük bir tersliği günün merkezine yerleştiriyor.

Birkaç kötü an, bütün güne; tek bir sorun, bütün hayata hükmedebiliyor.

“Hiçbir şey yolunda gitmiyor.”

Gerçekten öyle mi?

Yoksa yalnızca canımızı sıkan şeyler mi daha yüksek sesle konuşuyor?

Elbette insan yorulacak, kızacak, kırılacak.

Hayatın değiştirmek istediğimiz tarafları olacak. Bazı günler hiçbir şey istediğimiz gibi gitmeyecek.

Şikâyet etmek de insan olmanın bir parçası.

Mesele hiç yakınmamak değil.

Mesele, yakınmanın hayatla kurduğumuz tek dile dönüşmesine izin vermemek.

Çünkü kullandığımız dil, zamanla düşüncelerimizin de biçimini etkiliyor.

“Hiçbir şey yetişmiyor.”

“Kimse anlamıyor.”

“Her şey çok zor.”

Bu cümleleri yalnızca çevremize değil, kendimize de söylüyoruz.

Belki bu yüzden bazen durup başka bir soru sormak gerekiyor:

“Hayatımda ne eksik?” yerine “Hayatımda ne var?”

Bu soru sorunları ortadan kaldırmaz.

Ama dikkatimizi değiştirebilir.

Çünkü mesele her şeyi güzel bulmak ya da her şeye razı olmak değil.

Mesele, hayatın içindeki zorluğu inkâr etmeden, onun bütün hayat olmadığını hatırlamak.

Kötü bir günü bütün ömre çevirmemek.

Bir kırgınlığı bütün insanlara taşımamak.

Bir eksikliği, elimizde kalan her şeyin önüne koymamak.

Belki de hayatın bizden istediği, kusursuz olması değil; bizim onu kusursuz olmadığı hâliyle görebilmemiz.

Çünkü insan bazen hayatından değil,

hayata bakarken sürekli aynı yere takılmaktan yoruluyor.

Ve belki değiştirmemiz gereken ilk şey hayatımız değil.

Ona baktığımız yerdir.

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir