Varlığın sonsuz döngüsünde iki ruh, görünmez bir zincirle birbirine bağlanmıştı. Birinin adı acıtandı; her dokunuşu, değdiği yerde derin bir sızı bırakırdı. Diğerinin adı ise özür dileyen… Acıtanın her darbesinden sonra yarayı sarmayı beceremez, ama sessizliği bir “özür dilerim” fısıltısıyla bölerdi. Adımları önceden belirlenmiş hırçın bir dans gibiydi bu; biri hep öne atılır, diğeri hep bir adım geriye çekilirdi.
Acıtan, aslında sırlı bir aynaydı. Kendi içindeki kırık parçaları, keskin köşeleri karşısındakine yansıtır, can yakarak var olmaya çalışırdı. İçindeki öfke, kök salmış o kadim korku ve anlaşılmamışlık duygusu, özür dileyenin ruhunda silinmez izler bırakıyordu. Acıtan bu karanlık döngüden kurtulmak için çırpındıkça, attığı her adımda yine aynı kanlı noktaya dönüyordu. Yaralamak, onun varoluş biçimiydi artık. Her darbeden sonra kendi de kanar, sızlardı da; gururundan kabul etmezdi düpedüz kan kaybettiğini.
Özür dileyen ise her sızıyı içine çeken bir sünger gibiydi. Acıtanın tüm zehrini, tüm negatif enerjisini emer; kendi benliğini o sızının içinde eriterek onu her defasında yeniden affederdi. Aslında onun “özür dilerim” deyişi, bir teslimiyet değil, acıtanın yüzüne çarpılan sessiz bir çığlıktı: “Bana bunları yapma.” Sözcüklerin arkasına gizlenmiş pasif bir direnişti bu. Haliyle her özür, acıtanın vicdanına saplanan bir oka dönüşürdü. Fakat ne tuhaftır ki, bu ok acıtanı iyileştirmeye yetmez, aksine içindeki o vahşi öfkeyi daha da körüklerdi.
Sonra, bir gün… Özür dileyen o ağır sessizliğe büründü. Ne yeni bir acıya yer bıraktı içinde ne de sığınacak bir özüre. Sadece durdu. Ve ilk kez acıtanın tam karşısına geçip gözlerinin içine baktı. Bakışlarında ne bir sitem kırıntısı vardı ne de bildik bir mahcubiyet. İşte bu mutlak sessizlik, acıtanın aldığı en büyük, en öldürücü darbe oldu. Alışık olmadığı bu duvara çarpmak, onu kendi yansımalarıyla baş başa bıraktı. Acıtan ilk defa, karşısındakinin canını nasıl yaktığını değil; kendi içinin ne denli un ufak olduğunu, nasıl parçalandığını gördü.
İki ruhun arasındaki o amansız dans bitmişti. Biri acıtmaktan, diğeri özür dilemekten vazgeçtiğinde, varlıklarının altındaki o boşluğu, o gerçek anlamı sorgulamaya başladılar. Acıtan, hırpaladığı o ruhun aslında kendi özü olduğunu anladı. Özür dileyen ise affetmek için bir başkasının açacağı yaralara ihtiyacı olmadığını fark etti.
Bu, iki ayrı insanın hikâyesi değildi zaten; tek bir ruhun iki farklı yüzü, varoluşun sancılı döngüsünde kendini bulma arayışıydı. Belki de sevgi, bu iki zıt gücün birbirini yok etmesiyle değil, birbirini usulca anlamasıyla başlardı…
Ama başlamadı. Böyle başladı ve tam da böyle bitti. Acıtan, kanatacak yeni yaraların peşine düşerken; özür dileyen, artık en çok kendisinden özür dilemeye başlamıştı.
