Bizim evde zaman, onun ellerinin ritmiyle akardı. O, sadece bir anne değil; evin sarsılmaz direği, hiç sönmeyen ocağı ve tüm fırtınaları göğüsleyen görünmez çatısıydı. Gökyüzü henüz griyken uyanır, hayatın tüm yükünü bir pelerin gibi omuzlarına takar ve gün bitene dek o pelerini bir an olsun yere bırakmazdı. Hem dışarıdaki hayatın keskin dişlileri arasında ayakta kalmaya çalışır hem de evin her köşesini titizlikle bir arada tutardı. Bizim gözümüzde o, yorulmak nedir bilmeyen, uykuyu sadece bir mecburiyet sayan, sanki bu dünyaya sadece anne olarak gelmiş bir insandı.
Çocuklarının üzerine gerdiği o otoriter gölge, aslında şefkatin en yalın ve en koruyucu haliydi. Yıllarca ondan hem çekindik hem de ona sığındık. Ellerinde hiçbir zaman şiddetin gölgesi olmadı; ne bir tokat ne de kırıcı bir temas… Ancak en ufak bir hatamızda yankılanan o kararlı sesi, herhangi bir cezadan çok daha derin izler bırakırdı ruhumuzda. Duygusal bir baskı kurmazdı, ama o kaşlarını çattığında, evrenin ekseninden kaydığını hissederdik.
Etraftaki herkesin, komşuların ve hatta biz evlatlarının nazarında o sadece anneydi. Sanki hiç çocukluk fotoğrafı olmamış, dizleri hiç kanamamış, bir bayram sabahı ayakkabılarına sarılıp uyumamış gibi gelirdi bize. O, doğuştan gelen bir görev bilinciyle bizi yaşatan, sarsılmaz bir kaleydi.
Oysa o kalenin taş duvarları ardında ne ince sızılar, ne derin uçurumlar gizliymiş; hiçbirimiz fark etmedik. O, her zaman tutunacak bir el, ruhunun tenha sokaklarında yankılanacak bir ses aradı. “Biraz yanımda oturun, çok bunaldım, kendimi yalnız hissediyorum,” dediğinde, biz bu serzenişi sıradan bir anne sitemi sanıp geçiştirirdik. Yanına otururduk oturmasına ama aklımız hep odalarımızın kapalı kapıları ardındaki kendi dünyalarımızda olurdu. On dakika dolmadan, vicdanımızı rahatlatmış olmanın sahte huzuruyla yanından kaçar, onu o geniş koltukta, kalabalıklar içindeki mutlak yalnızlığıyla baş başa bırakırdı.
Anne hep açtı; bir somun ekmeğe değil, fark edilmeye, bir kadın ve bir insan olarak görülmeye duyduğu açlıkla kıvranırdı. Gülümsediği anlarda bile göz bebeklerinin kuytusunda hep o kırık ayna parçaları parıldardı.
Koca dünyada kan bağıyla bağlı olduğu tek liman, uzak bir şehirde kendi hayatını süren kardeşiydi. Ailesi, çevresi, biz… Hepimiz oradaydık, ama o aslında duygusal bir sürgündeydi. Biz evlatları, onun bu ıssızlığını görmemek için âdeta gözlerimize perdeler çekmiştik. Çünkü onu bir “insan” olarak tanımak, sırtımızdaki konforlu evlatlık hırkasını çıkarıp sorumluluk almamızı gerektirecekti. Onu “kutsal anne” makamına hapsedip orada tutmak, her zaman işimize gelmişti.
Gün geldi, gerçekler, bir mezar başında, servilerin hışırtısına karışan o hıçkırıkla kalbimize bir mühür gibi indi.
Evlatları artık büyümüş, her biri kendi hayatının gailesine düşmüştü; hatta birimiz, onun yıllarca taşıdığı o ağır “anne” gömleğini çoktan giymişti. Bir gün, doğup büyüdüğü topraklara, çocukluğunun tozlu yollarına dönmek istedi. Anne ve babasının mezarları başına vardığında, yıllarca büyük bir dirayetle taşıdığı o “güçlü kadın” maskesi kum gibi dağılıverdi. İlk defa özgürce, bir yetişkin gibi değil de annesinden koparılmış bir bebek gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Sanki içine akıttığı o koca yıllar, sustuğu tüm o kırgınlıklar ve ertelenmiş çocukluğu gözlerinden bir nehir olup toprağa süzülüyordu.
O an, zihnimdeki o “yenilmez anne” imgesi yıkıldı ve yerine babasının elini bırakmak istemeyen küçük bir kız çocuğu oturdu. O sadece bir anne değildi; o, annesini özleyen yetim bir ruh, babasının arkasından bakakalan yaralı bir evlattı. Biz onu sadece bir sığınak sanırken, o sığınağın içinde titreyen, üşüyen ve “buradayım” diyen bir insan yaşıyormuş.
Bir müddet uzaktan izledim bu sahneyi. 40’lı yaşlarımın ortasında, annemi ilk defa o gün gerçekten gördüm. Gözlerinin arkasındaki o derin kuyuda biriken hayalleri, hiç sorulmamış soruları ve doyuramadığımız o ilgi açlığını anladım. Kalbimden gelen tarif edilemez bir sıcaklıkla koştum yanına. Biliyordum, biz ne kadar geç kalmış olursak olalım, o kollar bize her zaman bir cennet bahçesi gibi açılacaktı.
Usulca yanına gittim, diz çöktüm ve ona kocaman sarıldım. Bu sefer bir evladın muhtaçlığıyla değil, bir insanın bir insana duyduğu o saf şefkatle sarmaladım onu. Onu karşılıksız, beklentisiz, sadece o olduğu için öptüm. Hani çocukken yediğimiz o sütlü çikolatanın ağzımızda bıraktığı o katıksız mutluluk tadı vardır ya; işte öyle masumiyetle öptüm yanaklarından.
Evet, o bir anneydi; ama o her şeyden önce bir çocuktu, sonra bir kadındı. Biz ise nihayet o kadının ruhuna dokunmayı, onunla yeniden tanışmayı başarmıştık. Artık biliyordum ki; biz ancak annelerimizin içindeki o mahzun çocuğu sevdiğimizde gerçekten evlat olabilirdik.
