GİZEM GÖKMEN:BIRAKMANIN ASALETİ

Bırakmanın Asaleti

Bırakmak da sevmekti aslında… Belki de sevginin en yüksek, en duru mertebesiydi. Bir şeye sımsıkı tutunmak, onu kaybetmemek için nefessiz bırakırcasına sarılmak, her zaman orada kök salacağı ve orada mutlu olacağı anlamına gelmiyordu. İnsan bazen kalmak istediği o insanın ruhunun çoktan bavulunu topladığını, geride sadece alışkanlıklardan örülü sönük bir gölge bıraktığını fark ettiğinde sarsılmaya başlıyordu. Gerçekten orada olmayan birini tutmaya çalışmak, hayaletlerle dolu bir odada sabahı beklemek gibiydi.

Onlar, bir şeyi avucunun içinde sıkarak korumaya çalışmanın, aslında o şeyi kendi elleriyle ezmek olduğunu anlamışlardı. Mekânlar, onlardan önce küflenmiş; duvarlardaki renkler solmuş, hayaller ise rüzgârın önündeki kuru yapraklar gibi savrulmuştu. Bir zamanlar üzerine gelecek inşa ettikleri o sağlam zemin, şimdi altlarından kayıp giden ince bir kum tabakasına dönüşmüştü. Geriye dönüp baktıklarında, yaşanması gereken en güzel hayallerin zaten yaşandığını, o hazinenin çoktan harcandığını fark ettiler. Biten, hikâyenin kendisi değil; o hikâyenin o mekândaki sözleriydi.

İşte tam o anda, kısa ama derinliğiyle sarsan bir veda oyunu perdelerini açtı gönül sahnelerinde. Bu, hayata ve birbirlerine karşı duydukları o büyük sevginin son selamlamasıydı. Bir yenilgi bayrağı değil, bir teşekkürdü bu sessizlik. Adam, içinde büyüyen o vakur yalnızlığın huzuruyla yola çıkmaya hazırdı; yalnızlığı artık bir kimsesizlik değil, kendi iç dünyasına yaptığı bir yolculuk olarak görüyordu. Kadın ise tüm ruhu ve benliğiyle bu yeni başlangıcın, bu bilinmez yolculuğun taze kokusunu derince içine çekiyordu.

Zamanın kum saati son tanesini düşürdüğünde, üzerlerindeki o görünmez ağırlık bir kuş tüyü gibi hafifledi. Çıkmaz sokaklar zihinlerinde birer birer yıkılmış, caddeler sonsuzluğa doğru uzanmıştı. Artık başları dik, kalpleri buruk ama kararlı bir şekilde o odadan çıkma vakti gelmişti. Gitmek, bazen en büyük kalış biçimiydi; birbirlerinin zihninde o güzel halleriyle kalabilmek için, fiziksel olarak uzaklaşmayı seçiyorlardı.

Mekânın dar sınırlarından, hatıranın geniş coğrafyasına geçiş başlıyordu. Yeni durakların nerede olduğunu, bu yolculuğun hangi yabancı limanlarda, hangi hiç bilmedikleri kıyılarda son bulacağını ikisi de bilmiyordu. Tek bildikleri, yola çıkmanın, durmanın o tozlu ve durağan yükünden çok daha hafif, çok daha hür olduğuydu. Hayaller rüzgârda savrulsa da, rüzgârın gittiği yönde yeni hayallerin onları beklediğini seziyorlardı.

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir