Kahve Kokusu
Tanıdık bir kokuydu etrafımı saran; geçmişten bir sürü anının canlandığı bir koku… İçime çektikçe gözlerimi dolduran, ruhumu özlemle sarmalayan bir koku…
Gözlerimi kapattığımda o özlem dolu anılar canlandı bir anda…
Deniz kenarında karşılaşmıştı gözlerimiz. Mavinin en derini ve kahverenginin en koyusu dans ediyordu etrafımızda. Kulağa melodik gelen o koku ise kahve kokusuydu. Taze çekilmiş kahve kokusu etrafımızı sarmış, kemanını çalıyordu, sanki. İkimiz de ne olduğunu anlayamadan kokunun ve bu dansın esiri olmuştuk.
Ne zaman aklıma gelsen mutlaka bir kahve yapardım kendime. Bu kahve, yükselen dumanında senin hayalini getirirdi bana. Havaya doğru süzülen dumanda siluetin canlanırdı. O sırada birbirimizi düşünürdük; bilirdim ki sen de beni özlediğin zaman mutlaka kahve yapardın.
İkimizin kahve kokuları sokakları, ağaçları aşarak birbirleriyle buluşur, hasret giderirdi. Özlem ağır bastığı zamanlarda ise o küçük kahve dükkânında buluşurduk. Ellerimiz kenetlenmiş hâlde saatlerce gözlerimizin içine bakardık. Fincanlarımızda yavaş yavaş soğuyan kahveler bile buluşmanın verdiği mutlulukla dumanlarını birbirine dolar, gelecek günlerimizin hayallerini dinlerdi. İki kahve arasında, o küçük dükkânın kokusunda yaşamıştık bu aşkı seninle.
İkimiz de sade kahve severdik. Arada bir yüzünü buruştururdun, ama yine de içerdin. Ben senin bu hâlini izlemekten çok keyif alır, gülümserdim.
Sonra kokular bir anda azalmaya başladı. Ben seninle gelecek en güzel zamanların hayaliyle sevginin en derinlerinde yüzdüğümü zannederken, senin fırtınaların dev dalgalarla beni boğmaya başlamıştı. Çaresizce o kahve kokusunu arıyordum etrafta. Belki bir mucize olur da o koku bizi yeniden bir araya getirir diye bekliyordum.
Sen önce “Sade kahve sevmiyorum,” dedin, süt ekledin. Beni kırmamak için öyle içtiğini söyledin. Oysaki sadece kahvenin tadının sana yetmediğini bana anlatabilirdin; farklılıklar bizi belki de birbirimize daha güçlü bağlayabilirdi.
Daha sonra “Ben şekersiz kahve içmem,” dedin. Farklı tatlar aradığını o zaman anlamaya başlamıştım. Önce iki şeker attın, sonra üç, sonra dört… Yeni tatların merakı sende hiç bitmedi. Ben ise çaresizce bizi eski hâlimize getirecek o kokuyu arıyordum.
Ve bir gün geldi, sen “Ben kahve sevmem,” dedin…
Farklı tatlar da seni memnun etmemişti anlaşılan; başka deneyimlerin peşinden koşmak istemiştin.
Ve o aşk dolu kahve kokusu yavaş yavaş sokağımdan, şehrimden ve kalbimden çekilmeye başladı; tıpkı senin gibi. Kalbimin en derinlerinden bambaşka bir koku geliyordu artık: Yoğun bir toprak kokusu… O zaman anladım ki bu aşkı yüreğimdeki toprağa gömme zamanı gelmişti.
Biz seninle sadece iki kahve arasında kalmıştık. Kahve soğudu, aşk bitti.
Bir varmış, bir yokmuş…
Bu kalıp, kahve kokusunda yaşanan bir masalın girişi gibi dursa da aslında hayatın kendisini anlatıyor.
Aşk yedi kelimeden ibaretti: Bir varmış, bir yokmuş ve kahve soğumuş.
