Ruhun Kalemi
Kalem dediğin, masanın kenarında unuttuğumuz o sıradan plastik ya da ahşap parçası mıdır gerçekten? Ucunda duran koyu bir mürekkep, parmakların arasında sıkışıp kalan, yalnızca günlük telaşları ya da unutulacak notları kağıda geçiren soğuk bir araç mı? Belki görünürde öyle… Ama ne zaman ki derin bir sessizlik çöker geceye, ne zaman ki kalbimizin ortasındaki o görünmez ağırlık kabuğunu çatlatır, işte o an sahneye Ruhun Kalemi çıkar.
O kalem, süslü ahşam kutularda ya da masanın üzerindeki kalemliklerde beklemez. O, zihnin en gizemli, tozlu raflarında, kalbin kilitli çekmecelerinde gizlenir. Mürekkebi hazır değildir; bazen kahkahaların yankısından akar, bazen sessizce yanağa düşen bir damlanın sıcaklığından. Bazen de gecenin üçünde merhaba diyen iç çekişlerdir onun özü.
Ruhun kalemi amansızca dürüsttür; sahteliğe, makyajlı kelimelere zerre kadar müsamaha göstermez. İnsan kendine bile yalan söyleyebilir ama ruhun kalemi kâğıda değdiği anda, maskeler birer birer düşer. İnsanların kendinden bile sakladıkları itirafları, yüzleşmekten kaçtığı aynaları bir anda serer önümüze. Yıllar önce kırgınlıkla kapatılmış eski bir defterin arasında unutulan kuru bir çiçeğe bakarken, “Geçti” sandığı yaranın hâlâ için için sızladığını en yalın hâliyle o fısıldar. Ya da gururuna yenik düşüp “Hiç özlemedim” derken, rehberde defalarca o ismin üzerinde gezinip giden parmakların ve göğse oturan o ağır, çaresiz sessizliğin hikâyesini…
Ancak bu kalem yalnızca hüzün sızlatmaz, insanı neşenin ve kederin tam kesişim noktasında derin bir düşünceye götürür. Bize mucizevi bir gerçeği fısıldar: İnsan, kendi yarasıyla barışabildiği sürece büyür ve iyileşir. Hatalarına bir miktar şefkat katabildiğin, kırgınlıklarına tebessümle bakabildiğin an, ruhun hırpalanmış kenarlarına minik, şifalı ve renkli notlar düşmüş olursun.
Yazmak, tam da bu yüzden sadece harfleri dizmek değildir; sayfaların arasına masumca saklanan bir parça insanlık, bir miktar yaşama sevinci bırakmaktır.
Bu görünmez ama sarsıcı kalemle ne yazmalı insan?
Belki de en çok yarıda kalmış hayallerini… Çünkü kâğıda düşmeyen her hayal, zamanın acımasız rüzgârında savrulup unutulmaya mahkûmdur.
Belki en katıksız çocukluk anılarını… Çünkü insan içindeki o masum çocuğun elini tuttukça hayatın soğuk sınırlarına direnebilir.
Ve elbette en zifiri kaygılarını… Çünkü zihnin karanlık koridorlarında hapsedilen korkular, gece yarısı beklenmedik bir anda başımıza yıkılacak birer yük haline gelir. Kâğıda dökülen kaygı ise zehrini usulca kâğıdın gözeneklerine bırakır ve zihni özgürleştirir.
Okur için bu satırlar, kendi kalbinin odalarında bir gezinti; yazar içinse parmaklarının ucundan dökülen kelimelerin nasıl nefes almaya başladığının tanıklığıdır.
Ruhun kalemi bize şunu fısıldar: Hayat, tüm o ağır ve ciddi görünen zırhlarına rağmen, bir tutam şefkat ve samimiyetle harmanlandığında çekilir hâle gelir. Gülmeden, hissetmeden, kendi iç sesine kulak kabartmadan yaşanan bir ömür; ruhun kaleminden süzülen mürekkep henüz kurumadan kapatılmış, yarım kalmış bir defterden farksızdır.
