Çocukken oynadığımız saklambaç; masum bir eğlence miydi, yoksa büyüdüğümüzde bizi hayatın acılarından saklayacak bir kaçışın ilk provası mı?
En sevdiğimiz oyundu saklambaç. Özgürce koşmak, rüzgârı göğüslemek ve en güvenli kuytulara gizlenmek ruhumuzu rahatlatırdı. Aranmak, merak edilmek ama bir türlü bulunamamak gizemli bir heyecan verirdi bize. Yakalanmadan, tüm gücümüzle koşup o duvara “Sobe!” diye dokunmak… Meğer şimdiki hayatımızın bir özetiymiş de fark edememişiz.
O çocuklar büyüdü. Hayallerinde kurdukları dünyayla avuçlarında buldukları gerçekliğin hiçbir alakası olmadığını anladılar. Ve dünyadan kaçmanın hâlâ tek bir yolu vardı: Çocukken öğrendiğimiz o saklambaç.
Şimdi o oyunu yeniden oynamaya başladım. Çocukluğumdan antrenmanlıyım; saklanmayı da koşmayı da iyi bilirim. Tıpkı hayatın acımasızlığından kaçıp kendi iç dünyasına sığınan diğer insanlar gibi…
Tüm gücümle koşarak hayatın kendisinden saklanıyorum. Kendi güvenli evrenimde, gerçeklerle yüzleşip onları alt etmek için fırsat kolluyorum. Bazen hazırlıksız yakalanıyorum tabii; koşarken tökezliyor, yoruluyor, yarı yolda sobeleniyorum. Canım yansa da yeniden doğrulup kaçıyorum. Çünkü ebe olmaktan her zaman korktum. Benim için önemli olan; o sakin, bana ait, korunaklı alanda kalmak. Doğru zamanı beklemek ve hayat rüzgârı karşımdan eserken yeniden koşmak…
Bir oyun sandığımız şey, meğer hayatın ta kendisiymiş. Masumiyet ve hayaller yerini kalın surlara bıraktı. Kimimiz gri, kimimiz kırmızı duvarların arkasına saklandık; aşılması imkânsız, soğuk ve yüksek duvarların…
Keşke büyümeseydik de saklambaç sadece masum bir oyun olarak kalsaydı. Pembe pamuk şekerlerin arasında, kendi masalımızda yaşasaydık. Kan ter içinde kaldıktan sonra bir kaldırım kenarına çöküp gülerek soluklansaydık…
Çocukken hayatın gerçeklerinden kaçmak için oyunlar yaratırdık. Büyüdük; şimdi o gerçeklerden kaçabilmek için sadece oyunlara sığınıyoruz.
