Hayat Pahalılığı ve Sessizce Yoksullaşan Emekliler
Bugün sokakta yürürken en çok rastladığımız yüzler, aslında bir ülkenin geçmişidir. Yıllarca
çalışmış, üretmiş, çocuk büyütmüş, vergi ödemiş insanların yüzleridir bunlar. Ama şimdi o
yüzlerde en çok görülen şey yorgunluk değil; geçim derdidir. Özellikle Türkiye gibi ekonomik
dalgalanmaların sık yaşandığı ülkelerde emeklilik, dinlenme dönemi olmaktan çıkmış,
neredeyse ikinci bir mücadele dönemine dönüşmüştür.
Bir zamanlar emeklilik, insanın hayatı boyunca verdiği emeğin karşılığını huzur içinde aldığı
bir dönem olarak anlatılırdı. Sabah kahvesini keyifle içmek, torunlarını parka götürmek, belki
küçük bir seyahat yapmak… Ama bugün birçok emekli için gerçeklik bundan çok uzakta.
Bugün emeklilik, hesap kitap yaparak pazara gitmek, fatura tarihlerini ezbere bilmek ve her
ay maaşın yetip yetmeyeceğini düşünmek demek.
Hayat pahalılığı yalnızca fiyatların artması değildir. Asıl mesele, gelirlerin aynı hızda
artmamasıdır. Market raflarında fiyatlar değişirken, emeklilerin maaşı çoğu zaman aynı kalır
ya da artışlar günlük hayatın hızına yetişemez. Bu durum, emeklileri görünmez bir yoksulluk
döngüsüne sokar. Çünkü onlar artık çalışabilecek yaşta değildir, ek gelir elde etmek için
sağlıkları çoğu zaman elvermez, ama yaşam giderleri hiç durmadan artar.
Bir emeklinin hayatına yakından bakarsak aslında tablo çok nettir. Aldığı maaşın büyük
bölümü kiraya ya da aidata gider. Elektrik, su, doğalgaz faturaları zaten maaşın önemli
kısmını alır. Geriye kalanla mutfak masrafı yapılmaya çalışılır. Ama mutfak artık eskisi gibi
değildir. Et, peynir, zeytin gibi ürünler birçok emekli için lüks haline gelmiştir. Pazardan
alışveriş yaparken çoğu emekli önce fiyat etiketine bakar, sonra ihtiyacını düşünür. Bazen
ihtiyacını bile ertelemek zorunda kalır.
Bu noktada emeklilerin yaşadığı sıkıntı yalnızca ekonomik değildir; aynı zamanda
psikolojiktir. Çünkü bir insan hayatı boyunca çalışıp sonunda geçinemediğini hissediyorsa,
bu yalnızca maddi değil, onur kırıcı bir durum da yaratır. “Yıllarca emek verdim, şimdi neden
yetmiyor?” sorusu birçok emeklinin içinden geçen ama yüksek sesle söyleyemediği bir
sorudur.
Sosyal hayattan kopuş da bu sürecin önemli bir parçasıdır. Emekliler eskiden
kahvehanelerde, parklarda, komşu ziyaretlerinde daha aktif olurdu. Ama bugün dışarı
çıkmak bile masraf demektir. Bir çay içmek, bir dostla oturmak, hatta otobüse binmek bile
hesap yapılmasını gerektirir. Bu da emeklileri giderek daha yalnız bir hayata iter.
Ekonomik veriler incelendiğinde de tabloyu görmek zor değildir. Resmî açıklamalarda
enflasyon oranları paylaşılır, maaş artışları duyurulur. Ancak gerçek hayat çoğu zaman
istatistiklerden daha serttir. Örneğin Türkiye İstatistik Kurumu verileri bir ortalama sunar, ama
pazardaki fiyatı ortalama değil, birebir yaşayan emekli bilir. Bu nedenle ekonomik
göstergelerle sokaktaki gerçeklik arasında çoğu zaman ciddi bir fark oluşur.
Bir başka sorun ise sağlık giderleridir. Yaş ilerledikçe sağlık harcamaları artar. İlaçlar,
muayeneler, özel hastane ücretleri emekliler için büyük bir yük haline gelir. Birçok emekli,
doktora gitmeyi bile erteler. Çünkü “önce faturalar ödensin” düşüncesi ağır basar. Sağlığın
bile maddi hesaplara bağlı hale gelmesi, aslında toplumun en kırılgan kesimlerinden birinin
ne kadar zor durumda olduğunu gösterir.
Tüm bu zorluklara rağmen emekliler çoğu zaman şikâyet etmeyi sevmez. Çünkü onlar
sabretmeyi öğrenmiş bir kuşaktır. Yokluk görmüş, kriz görmüş, zor zamanlardan geçmiş
insanlardır. Ama bu sessizlik, sorunların olmadığı anlamına gelmez. Aksine, sessizlik çoğu
zaman en büyük çığlıktır.
Bir toplumun emeklilerine nasıl davrandığı, aslında o toplumun vicdanını gösterir. Çünkü
emekliler yalnızca geçmiş değildir; aynı zamanda geleceğimizdir. Bugünün çalışanları da
yarının emeklisi olacaktır. Eğer emeklilik dönemi güvencesiz ve zor bir dönem olarak
görülüyorsa, bu durum tüm toplumu ilgilendirir.
Bu nedenle emeklilerin yaşadığı hayat pahalılığı meselesi yalnızca ekonomik bir sorun değil,
aynı zamanda sosyal bir meseledir. Bu sorun çözülmediği sürece yalnızca emekliler değil,
toplumun tüm kesimleri kendini güvensiz hisseder. Çünkü insanlar çalıştıkları yılların
sonunda huzur bulamayacaklarını düşünürlerse, geleceğe olan inanç da zayıflar.
Oysa emeklilik, insanın en huzurlu dönemi olmalıdır. Yılların yorgunluğunu atabildiği,
emeğinin karşılığını alabildiği bir dönem… Bir emeklinin markette fiyat etiketine bakmadan
alışveriş yapabilmesi, torununa gönül rahatlığıyla harçlık verebilmesi, bir kahveyi hesap
yapmadan içebilmesi aslında çok büyük bir lüks değil; olması gereken bir haktır.
Bugün yapılması gereken, emeklileri yalnızca rakamlarda değil, gerçek hayatta görmekten
geçiyor. Onların yaşadığı geçim sıkıntısını anlamak, maaş düzenlemelerini buna göre
yapmak ve sosyal destekleri artırmak gerekiyor. Çünkü emekliler yalnızca geçmişte çalışan
insanlar değil; aynı zamanda bu ülkenin hafızasıdır, emeğidir ve sessiz kahramanlarıdır.
Sonuç olarak hayat pahalılığı meselesi yalnızca fiyat artışı değildir. Bu mesele, bir insanın
emeğinin karşılığını alıp alamadığıyla ilgilidir. Ve eğer bir toplumda emekliler geçim derdi
çekiyorsa, bu durum yalnızca onların değil, hepimizin meselesidir. Çünkü bir toplumun
gerçek refahı, en zayıf halkasının ne kadar güvende olduğuyla ölçülür.
Halise Aydoğdu

