Hayatına Kimleri Almadığın da Senin Karakterindir
Kimse bunu yüksek sesle söylemiyor ama hepimiz biliyoruz: Bazı insanlar hayatımızda olduğu için değil, gitmeye cesaret edemediğimiz için kalıyor. Onları gerçekten sevdiğimizden değil; kırmaktan korktuğumuzdan, yalnız kalmaktan çekindiğimizden, “ayıp olur” dediğimizden taşıyoruz. Ve sonra bu taşıma hâlini olgunluk sanıyoruz. Oysa bu, yorgunluğun makyajlanmış hâli.
Herkese alan açmak iyi insan olmak değildir. Çoğu zaman bu, kendini geri çekmenin, kendi rahatsızlığını yok saymanın başka bir adıdır. İstemediğin sohbetlerde gülümseyip kalmak, içini sıkan ilişkileri sürdürmek, seni anlamayan insanlara kendini tekrar tekrar anlatmak… Bunlar fedakârlık değil. Bunlar, kendinle arana koyduğun mesafelerdir.
Asıl zor olan şudur: Kabul etmek. Bazı insanlardan hoşlanmadığını. Bazı ilişkilerin sana iyi gelmediğini. Bazı bağların seni küçülttüğünü. Çünkü toplum bize hep aynı hikâyeyi anlattı: Anla, idare et, alttan al, büyüklük sende kalsın. Ama kimse şunu sormadı: Ne pahasına?
Her “idare ederim” dediğinde, kendinden biraz daha eksiliyorsun. Ama bu eksilme sessiz olduğu için fark edilmiyor. Ta ki bir gün tahammülün tükenene kadar. O zaman birden soğuk, mesafeli, değişmiş biri oluyorsun. İnsanlar şaşırıyor. Oysa değişen sen değilsin; artık taşımayı reddediyorsun.
Sınır koymak suçluluk yaratır çünkü çoğumuz sevginin bedelini erken öğrendik. Sevilmek için uyum sağlamak, sessiz kalmak, rahatsız olmamayı öğrenmek zorunda kaldık. Bu yüzden yetişkinlikte sınır koyduğumuzda içimizde eski bir korku uyanıyor: “Beni artık sevmezler mi?” Ve çoğu zaman bu korkuya teslim oluyoruz. Kendimizi korumak yerine, yine kendimizden vazgeçiyoruz.
Ama şu gerçeği kimse inkâr edemez: Herkese açık olan bir hayat, içten içe değersizleşir. Herkes sana
ulaşabiliyorsa, kimse seni gerçekten tanımaz. Herkesle derinleşmeye çalışırsan, hiçbir bağ derin olmaz. Ve en acısı, zamanla kendi sesini bile duyamaz hâle gelirsin.
Olgunluk, herkese aynı kapıyı açmamakla başlar. Kiminle konuşacağını, kiminle susacağını, kiminle mesafede kalacağını bilmekle. Bu bir kibir değildir. Bu, kendini tanımaktır. Ve kendini tanıyan bir insan, herkesi hayatında tutmak zorunda olmadığını bilir.
Kişisel gelişim bazen eklemek değildir. Bazen eksiltmektir. Daha az insan, daha az açıklama, daha az tahammül. Çünkü herkes senin yol arkadaşın olmak zorunda değil. Bazıları sadece bir dönemdir. Ve bazı dönemler bittiğinde, insanları değil, sadece rolleri uğurlamak gerekir.
Hayatına kimleri almadığın, aslında kim olduğunu gösterir. Ne kadarına razı olduğunu, neye göz yumduğunu, neyi normalleştirdiğini. Herkesi memnun etmeyi bıraktığında kötü biri olmazsın. Sadece kendinle barışmaya başlarsın.
Ve belki de en dürüst cümle şudur:
Bazı insanları kaybetmek, kendini geri kazanmaktır.

Aylen Durmush, psikoloji ve kişisel gelişim alanında yazan bir yazardır. Kimin Hikâyesi Bu? adlı kitabında bireyin kendisiyle yüzleşme cesaretini ve içsel kırılmaları ele alırken, Varoluşun Eşiğinde adlı podcastinde çoğu insanın hissettiği ama dile getirmeye çekindiği duyguları açık ve filtresiz bir dille konuşur. Yazılarında teselli dağıtmaz; okuru kendisiyle baş başa bırakmayı tercih eder.
