KARAR
Babası onu kocaya verdiğinde daha on yedisindeydi.
Odanın dışında kulağını kapıya dayamış konuşulanları dinliyordu. Babası, Dursun’un sebeb-i ziyaretine geçilmeden önce başını hafifçe kapıya doğru çevirip seslendi:
— Kız! Bize kahve yap!
Koşarak mutfağa girdi. İki köpüklü kahve yapıp kokusunu içine çekti. Annesiyle şöyle karşılıklı birer kahve içtiklerini hayal etti.
Parmaklarını göz pınarlarına bastırıp parmak uçlarıyla topladığı ıslaklığı bluzunun eteğine sildi.
Elinde tepsiyle odanın kapısında belirdiğinde Dursun’un sarı sarı sırıtan ağzı bakışlarına çarptı; babasına doğru yürürken, kaçırdığını sandığı konuşmayı babası iki kelimeyle toparladı:
— Verdim gitti.
Hayalinde canlanan annesinin, kefene sarılı yüzüne son kez baktığı anı hatırladı. Omuriliğinden akan bir ürperti, feryadına karışmıştı.
Bu kez feryat edemedi. Kahveleri dökmemek için verdiği mücadeleden sonra hızla odadan çıktı. Mutfakta oyalanıp Dursun’un gitmesini bekledi.
Boş fincanları almak için salona girdiğinde ayağa kalkmış olan Dursun kabarık bir zarfı babasına uzatıyordu. Önce zarfa ardından babasının yüzüne baktı; o yüzdeki memnuniyet Narin’in göğsünü sıkıştırdı. Fincanları alıp hızla mutfağa döndü.
İki gün sonra Dursun geri geldi. Avlu kapısından girerken pencereden onu gören babası seslendi:
— Kalk kız, üstüne doğru dürüst bir şeyler giyin. Alışverişe gideceksiniz.
Narin sessizce kalkıp üzerini değişti, derisi soyulmuş çantasını koluna taktı, yazmasını düzeltip gözüne doğru sarkan bir tutam perçemi yazmasının altına itti. Ellerini önünde birleştirip bekledi
Beraber ilçeye gittiler. Birkaç dükkan gezip beyaz bir elbise, kırmızı bir kurdele, bir çift pabuç ve beyaz bir baş örtüsü aldılar. Önüne vardıkları başka bir dükkanın kapısında durdular; Dursun “Özel bir şeyler almak istersen.” diyerek eline biraz para sıkıştırıp kapıda beklemeye devam etti. Narin içeri girip bir takım beyaz iç çamaşırı aldı. Böylece adet yerini bulduktan sonra belediyeye gidip nikah günü aldılar ve bir minibüse bindiler. Tozlu, toprak bir yolu takip ederek yamacı tırman minibüs köye vardığında güneş tepeye yeni varmıştı. Dursun Narin’le eve kadar yürüdükten sonra avluda testereyle tahta kesen kayınpederine selam verip Narin’den bir bardak su istedi. Suyunu içtikten sonra biraz daha oturan Dursun, kayınpederinin “Yemeğe kal.” davetini geri çevirerek kalktı.
Nikah günü Narin beyaz elbisesini giyindi, beyaz başörtüsünü taktı; abisi kırmızı kurdeleyi beline bağlayıp gelinliğiyle girdiği koca evinden kefeniyle çıkmasını diledikten sonra onu kocası olacak adama teslim etti.
Narin Dursun’un tuttuğu arabaya binerken babası, abisi ve yengesi köyden bir komşularından ödünç aldıkları arabaya binip müstakbel karı kocayı takip ettiler.
Önce belediyeye gittiler. Nikah memuru, evlenmeye karar vererek belediyeye başvurduklarını hatırlatıp bu isteklerini bir kez de onun ve tanıkların huzurunda dile getirmelerini istedi. Onları dinleyen nikah memurunun ağzından çıkan birkaç kelimeyle o andan itibaren aynı yatakta birlikte yatmalarına ve istediklerini yapmalarına artık izinleri olduğu bildirildi.
Baba evinden çıkıp koca evine giden Narin’e babası bir döşek, bir yorgan, birlikte kocayacakları bir yastık ve birkaç örtüyle annesinin ördüğü birkaç danteli çeyiz olarak vermişti.
Çeyizini dizmeye kimse gelmedi.
Narin, gerdek gecesinden alnının akıyla çıktıktan sonra çeyizini dizmek istedi. Evin sağına soluna bakınırken kocası banyodan çıkıyordu:
— Ne bakınıyorsun?
— Çeyizlerim…
— Zamanı mı? Kahvaltıyı hazırla. Hem ilçeye taşınacağız, çeyizlerin için acele etme.
On gün geçmemişti ki ilçeye taşındılar. Tek caddesinde sayısı onu geçmeyen dükkan, birkaç devlet dairesi olan ilçede memuriyeti nedeniyle dışarıdan gelmiş aileler de vardı ama yerli halk çoğunluktaydı. Erkeklerin çoğu devlet dairelerinde, daha azı kendi toprağında rızkının peşinde, kadınlarının çoğunluğuysa evlerinde.
Dursun’nun, üç katlı bir apartmanın birinci katında tuttuğu iki oda bir salon evde annesinin dantellerini serebileceği bir yer yoktu; “Yeni bir şey almaya gerek yok.” demişti Dursun. Bekar evinde ne varsa onlar da bu evliliğin doğal bir parçasıydı sanki.
Hepi topu iki bohça olan dantellerini ve diğer örtülerini küçük odada bir köşeye üst üste koydular. Pencerenin olduğu duvarın değil de diğer duvarın dibineyse babasının verdiği döşekle yorgan serildi.
“Misafirlerimizi burada yatırırız, soğuk olmasın.” dedi kocası. Bir de çiçekli perde astılar penceresine, onu kocası alıp gelmişti pazardan. O perde hep çekili durdu.
Derken yavaş yavaş misafirleri gelmeye başladı ama yanında karısını getiren yoktu; “Belki de bekârlardır.” diye düşündü. İçki masaları kurmaya başlamıştı artık. Misafirlerin bakışlarından saklanmak için mutfağa sığındı, çağrılmadıkça yanlarına girmedi. O, mutfağa sığındıkça kocası daha sık çağırır olmuştu. “Rakılarımızı doldur, buz getir, çayı koydun mu?”
Yine misafir getirdiği bir gün kocası, sallanarak ayağa kalktı; dili de ağzının içinde sallanıyordu:
— Misafirimiz sarhoş, burada kalacak! Yatağını hazırla!
Narin’in odaya girmesiyle birlikte misafir de odaya yollandı. Kocası odanın ışığını kapatıp kapısını çekti. Misafir odayı kilitleyip pantolonunu çıkarmaya uğraşırken Narin, bir köşeye büzüştü; arkasındaki çeyiz bohçaları dengesini kaybedip yere dağılmıştı. Neyi toparlayacağını bilemeden kocasına seslendi:
— Dursun! Çıkar beni!
Önce salonun ışığı söndü ardından yatak odasının kapısı kapandı.
Narin direndi; kollarıyla, bacaklarıyla, sesiyle direndi. Ayakta zor duran misafiri ittirip kapıyı yumrukladı:
— Aç! Aç! Aç şu kapıyı!
Karşıdaki derme çatma üç katlı apartmanın ışıkları birer birer sönerken Narin yalvarıp bağırmaktan hiç vazgeçmedi. Misafir nihayet pes etti. Bakışları, kısılmış gözlerle Narin’in iyice küçülmüş bedeninde gezinirken pantolonunun fermuarını çekip çıktı. Hemen yandaki yatak odasının kapısına vardığında burnundan alıp verdiği nefesi kapının ötesinden duyuluyordu. Kapıyı yumruklayıp bağırdı:
— Senin karı bu akşam gönüllü değil galiba, paramı ver.
Dursun bir süre yatakta oturup misafirin nefeslerini dinledi; kalkıp ışığı yaktı, pantolonunun cebinden bir miktar para çıkarıp kapıyı açtı. Parayı misafire uzatırken sesi yumuşaktı:
— Kusura bakma.
O gittikten sonra yandaki odanın eşiğinde dikildi; burnundan ani bir nefes verip karısının yanına girdi. Narin’in, bedenini sarmaya çalışan kolları titriyordu. Fal taşı gibi açılmış gözlerini babasının verdiği döşekten ayırmadan yutkundu:
— Bu döşeği kaldır buradan.
Dursun gözlerini karısından ayırmadan parmağıyla döşeği gösterdi:
— O döşeğe alışacaksın.
Narin ağlarken avazı çıktığı kadar bağırıyordu ama bütün apartmanların ışıkları sönmüştü artık, yalnızca nereden geldiği belli olmayan bir ses “Kes sesini, gece gece!” diye karşılık verdi Narin’e. Kocası başka tek bir kelime etmeden kapıyı çekip çıktı.
Narin, dağılmış dantellerden birini eline aldı, baktı; dizlerine serip sıvazlayarak düzeltmeye çalıştı.
O gece o odanın içinde; bir köşede o döşek bir köşede Narin, sabaha kadar birbirlerine baktılar.
Sabah olduğunda Narin, dış kapının kapanma sesiyle birlikte odadan fırladı; üzerine bir hırka geçirip terliklerini giydi. Koşar adımlarla apartman kapısından çıkıp bakkalın yolunu tuttu. Dar kaldırımda; birbirine yaslanmış, sıvaları dökük, sanki yola düşecekmiş gibi duran apartmanların duvarlarına sürtünerek yürüdü. Yol ilk defa bu kadar uzun gelmişti. Bakkala girer girmez bakışları tezgahın üzerinde gezindi:
— Telefon var mı?
Tezgâhın arkasındaki kadın başıyla Narin’in arkasındaki rafı işaret etti:
— Dakikası beş lira.
Narin hırkasının ceplerini karıştırdı. O sırada bakkala giren kadınlardan biri kocasının alkolikliğinden şikâyet ediyordu:
— Gece yine geç geldi, geberesice. Ayakta duramıyordu. Eşek ölüsü gibi de ağır, yatağa zor götürdüm.
Sözler Narin’in sırtından buz gibi kaydı. Arkasını dönüp çıkarken hırkasına iyice sarınmış, gözlerini terliklerine dikmişti. Ağır adımlarla eve dönen bedeni kollarının korumasındaydı. Eve girer girmez kocasının ceplerini karıştırdı, çekmeceleri yokladı; dolabın raflarına baktı. Salona dönüpküçük odanın anahtarını aradı ama delik boştu. Kendini kanepeye bıraktı, gözleri hala o odanın kapısındaydı.
Kapının tok sesiyle irkildi, kocasının “Narin!” diye bağıran sesini ikinci kez duymamak için terliklerini sürüyerek gidip kapıyı açtı. Kocasının sakinliği onu çıldırtabilirdi ama Narin henüz çıldıracak kadar şanslı değildi. Kocası daha kapıdan girmeden yemek sordu. Narin “Zıkkım ye!” dedi içinden. Soru ikinci kez duvarlara çarptığında cevap verdi:
— Yapmadım.
Kocası mutfak kapısına bakarken başını salladı:
— Kahvaltılık koy bari, açım.
Narin dişlerini sıkıp gevşetti. Birkaç zeytin bir dilim peynir, bir de yumurta haşladı.
Kocası çoktan masaya kurulmuştu. Önüne uzatılan tabağı alırken başını kaldırdı:
— Sen yemiyor musun?
Narin sadece baktı, arkasını dönüp kırık ayağının yerine tahta parçası yerleştirilmiş eski kanepenin ucuna ilişti; kollarını göğsünde kenetleyip ileri geri sallanmaya başladı.
Dün gece olanları konuşmak istiyordu ama kocası unutmuş görünüyordu.
Ertesi gün kocasından para istedi. Aldığı “Yok.” cevabıyla zihni hemen yeni bir çare düşünmeye başladı. Yine de para konusunda ısrar etti:
— Ne demek yok, alacaklarım var.
— Sen söyle ben alırım.
— Belki özel bir şey alacağım.
— Ben senin kocanım benden gizli ne özelin olabilir.
Kapıyı çekip çıkan kocasının ensesinde takılı kalan bakışları kapanan kapının sert çeliğine çarpıp dağıldı.
Birkaç gün gelen giden olmamıştı.
O günden beri salonda yatan Narin’i, kocası o gece yanına çağırdı. Narin hırkasına daha sıkı sarılıp arkasını döndü, gıcırdayan kanepenin yer yer kelleşmiş kadife zemininden yükselen kir kokusu genzine yürüdü. Tepesine dikilen kocasının “Gel dedim!” diyen sesinden kaçıp kanepenin kadifesine yüzünü biraz daha gömdü ama kocası kolundan kavrayıp tek hamlede kaldırdı onu; çekiştirerek yatak odasına götürdü. Onu yatağa ittiğinde Narin’in kıyafetleri üzerindeydi. Kocasının mekanik devinimlerine gözlerini kapadı ama ondan kaçamadı.
O sırada dışarıda, belediyenin çöp kamyonuna devrilen konteynerin metalik gürültüsü duyuldu.
Kocası üstünden kalktıktan sonra koşarak banyoya giden Narin öğürerek başını tuvaletin deliğine doğru eğdi; biraz sonra midesi tamamen boştu; öğürmeye çalıştı.
Duvara asılı küçük plastik aynada yüzüne baktı gözlerinden başlayıp yanaklarından çenesine doğru inen ılık çizgiyi elleriyle sertçe sildi; göz kapakları ağırca kapandı. Yüzüne tekrar su çarpıp banyo kovasını doldurdu. Kapının kilitli olduğundan emin olduktan sonra üzerini çıkardı, iskemleye oturdu. Gözyaşları, kafasından süzülen yaşlara karışırken bedenini hırsla, uzun uzun sabunladı. Derisi iyice kızarmıştı; buz gibi suyu başından aşağı dökerken çenesi titriyordu ama teninde bir ferahlama hissetmişti. Çıplak bedenini gözünün önünden kaldırmak ister gibi aceleyle bir havluya sararken yüzünü buruşturdu, başını geriye yaslayıp tavana baktı.
Banyodan çıktıktan sonra yine salondaki kanepeye kıvrıldı. Uyku göz kapaklarına asılıp indirdi. Sabaha kadar dönüp durdu kanepede, başını savurdu, bir sağa bir sola; kocaman açılmış gözleriyle kalkıp doğruldu, masanın üzerindeki sürahiden su doldurup içti. Duvara iyice yaklaşıp kıvrıldı. Uyandığında kocası gitmişti; baş ucunaysa biraz para bırakmıştı. Parayı fark eder etmez hemen hırkasına sarıldı iki kat merdiveni koşarak inip dar kaldırıma attı kendini adımları onu aceleyle bakkala taşıdı. Bakkal kalabalıktı. İçeridekiler belediyenin temizlik hizmetinden duydukları memnuniyeti anlatıyorlardı birbirlerine; sanki konuşacak başka konu yokmuş gibi.
Beklerken bir yandan da onların bu konuşmaları takılıyordu kulağına. Bakkal başını uzatıp sordu:
— Sen ne istedin kızım.
— Ben telefon edeceğim de kalabalık dağılsın; çok ses var.
— Ha, peki yavrum.
Narin dışarı çıkıp sırtını duvara yasladı, kollarını göğsünde kavuşturup bacağını titretmeye başladı.
Son kişi de çıkınca aceleyle içeri girdi. Ahizeyi kaldırıp numaraları tuşladı, telefonun açılmasını beklerken bir ara dönüp arkasına baktı; karşı taraftan ahizeyi kaldıracak kişinin, yengesi olması için dua ediyordu. Telefonu babası açtı. Narin kısa bir tereddütten sonra “Alo” dedi. Babası neredeyse iki aydır görmediği kızının sesini duyunca ahizeyi iki eliyle kavrayıp kulağına iyice bastırdı:
— Ne oldu? Bir şey mi var?
Narin derin bir nefes alıp tek seferde bıraktı, yan gözlerle ahizeye bakarken ne diyeceğini düşündü. “Var baba, damadın beni satmak istiyor.”
— Yok baba, merak ettim sizi. İki ay oldu, bir arayayım dedim.
— Ha, iyi. Biz iyiyiz yaramaz bir durum yok.
Kısa bir sessizlik oldu. Sessizliği bitiren Narin’nin kısık sesiydi:
— Baba ben alışamıyorum, çok zor. Yani, keşke köyden hiç çıkmasaydık.
— Kocan rızkınızı nerede kazanıyorsa orası yuvanız, köyü unut.
— Baba…
— Başka laf istemem, hadi eyvallah.
Kapanan telefonun dıt sesini dinledi, ardından ahizeyi yerine yerleştirdi. Bakkaldan çıkıp karşısındaki boş arsada top oynayan çocuklara baktı; biraz ilerisindeki park bomboştu. Parka yürüdü. Demirleri paslanmış salıncaklardan birine oturup başını zincirine yasladı. Güneşin yüzünü yaktığını hissedip kendine geldi.
Toprak arsada top oynayan çocuklara ilişti gözü; genç bir delikanlı ona bakıyordu, kaşlarının arasında sert bir çizgi oluştu. Ayağa kalktı. Arsanın önünden geçerken gencin bakışlarını üzerinde hissettikçe ürperdi; hırkasının yakalarını üst üste bindirip kollarını kenetledi, hızla eve yollandı.
Telefondan artan parasını saklamak için bir yer düşündü, bakışları küçük odanın kapalı kapısına takıldı. Odaya doğru yürüyüp kapının önünde dikildi, eli kapının koluna uzandı. Parmaklarının ucundan başlayan ve tüm bedenine yayılan bir ürpertiyle eli havada bir süre asılı kaldı, ardından derin bir nefes alıp kolu çevirdi.
İçeride, dağılmış duran çeyizine baktı. Kafasını çevirip döşeğe baktı, o tekinsiz döşeğin altından başka gizli bir yer yoktu. Elindeki parayı döşeğin altına iterken döşeğin üstüne bakmamaya çalıştı; artık naftalin değil içkili bir ağzın kokusu vardı döşekte. Ani bir hareketle elini çekip odadan çıktı.
Küçük penceresinden aydınlık sızan mutfağa gitti. Tezgahta kurumuş bardakları ve tabakları yıkamak için su ısıttı. Tezgahın üzerindeki kirli bıçağa baktı. Eli bir an bıçağa uzandı, sonra havada asılı kaldı.
Salona geçip kanepeye oturmuştu ki kapı çaldı. Gelen kocasından başkası değildi; elindeki poşetlerden birini Narin’e uzattı. Bir saniyeliğine bakıştılar. Kocası dönüp mutfağa girerken Narin kapının ağzında öylece kalakaldı.
Mutfaktan elinde dolu iki tabakla çıkan Dursun karısının yüzüne bakmadan salona doğru yürüdü:
— Ne dikiliyorsun? Geçsene salona.
Narin kocasının peşinden salona girdi. Dursun masaya otururken Narin’i yanına çağırdı:
— Pide aldım, gel. İki gündür bir şey yemedin. Gel otur.
Elindeki poşeti kanepeye bırakıp kocasının karşısına oturdu. Dursun pidesinden kopardığı bir parça lokmayı ağzına götürürken sırıttı:
— Beğendin mi?
Narin başını tabaktan kaldırmadan sordu:
— Neyi?
— Bakmadın mı poşete? Sana elbise aldım.
Narin poşete uzandı. Dursun ona mavi çiçekleri olan eteği kloş, gömlek yaka beyaz bir elbise almıştı. Narin hiçbir şey söylemeden elbiseyi kanepenin üzerine bıraktı. Mutfaktan dönen Dursun elbiseyi eline aldı:
— Beğenmedin mi?
Narin bir Dursun’a bir elbiseye baktı; omuz silkip kanepenin ucuna ilişti.
Dursun elbiseyi gardıroba asıp geri geldi, karısının yanına oturdu. Dizlerini kavrayıp ileri doğru eğildi:
— İş yok. Düğünde takılan altınların çoğunu taşınırken harcadık. Elbet bir iş bulurum ama bir süre…
Narin ayağa kalkıp mutfağa gitti. Güneş görünmüyordu, sadece bir parça ışık sızıyordu camdan. Dursun seslendi:
— Çay koy da içelim.
Narin ocağa doğru döndü; çaydanlığı alıp su koydu, altını yaktı.
Salona döndüğünde Dursun bir kanepeye uzanmış parmaklarını başının arkasında kenetlemişti. Narin diğer kanepeye çöküp ellerini kucağında birleştirdi:
— Bari bir televizyon alsaydık.
— Para yok.
Dursun sessizce tavana bakarken Narin ona bakıyordu:
— Kitap alacak kadar da mı yok?
— Ne kitabı?
— Bütün gün evde canım sıkılıyor. Bari kitap okuyayım.
Evin içi bir mezarlık kadar sessizdi. Çaylarını içtikten sonra Dursun ayağa kalkıp elini Narin’e uzattı. Dursun’un eline bakan Narin ayağa kalktı ama kocasının elini tutmadı.
Yatak odasına peş peşe girdiler.
Kocası yatağa girdikten sonra ışığı kapatan Narin üzerini çıkarmadan kocasından olabildiğince uzak bir köşeye uzanıp arkasını döndü. Anne rahmindeki bir bebek gibi tortop oldu.
Kocasının horlaması o gece o konteynerin sesine karıştı. Sabah yataktan çıkarken uyuyup uyumadığını hatırlamaya çalıştı; gece boyu gözünün önünde canlanan sahneler kötü bir rüya mıydı yoksa gerçek mi?
Kocası hala horluyordu. Parmaklarının ucuyla basarak odadan çıktı. Kapının kapanmasıyla kocası uyanmıştı. Narin mutfağa girerken kocası da banyoya girdi. Dışarıdan bir hurdacının sesi duyuldu; hurda arabasının tekerlek sesi delik deşik araba yolunda uzaklaşırken Narin kaynayan çayın altını katıp kahvaltılıkları dizdiği tepsiyi salona götürdü. Dönüp çayı aldı.
Kahvaltıdan sonra Dursun sandalyenin arkasındaki cekete uzandı:
— Kitap mı istiyorsun?
— Evet.
— Seni kitapçıya götüreyim.
— Yok, ben giderim.
Dursun Narin’in yüzüne bakarken kaşları birbirine yaklaştı:
— Hayırdır? Telaşın niye?
— Ne telaşı, sen git. Ben sofrayı toplarım evi filan süpüreceğim.
— Anladım.
Bakışları hâlâ Narin’in yüzünde dolaşıyordu. Masaya bir miktar para bırakıp ceketini giydi; kapıdan çıkarken “Allahaısmarladık.” demeyi unutmamıştı.
O çıkınca Narin hızla yatak odasına girdi; perdenin arkasına saklanıp kocasının uzaklaşmasını seyretti. “Nereye gidiyorsa her sabah!”
Sofrayı toplayıp bulaşıkları yıkadı. Yatak odasıyla salonu süpürdükten sonra tekrar pencereden baktı. Masanın üzerindeki parayı alıp kendini sokağa attı.
Caddenin sonuna doğru kitapçıyı buldu. Rafların arasında gezinip kitapların tozlu kokusunu içine çekti; parmakları kitapların isimlerine dokundu. İki kitap seçip parasını ödedikten sonra tek bir çöp bile bulunmayan caddede dükkanların vitrinlerine bakarak yürüdü. Parkın önünden geçerken hızını kesmeden o boş arsada top oynayan çocuklara kısa bir bakış attı. Karşıya geçip apartmanın paslı, siyah kapısından içeri girdi.
Eve girer girmez parasından arta kalanı yine döşeğin altına sakladı. Kapıyı çekip çıktı. Dursun’un aldığı elbiseyi düşündü. “Yemek yapayım.” dedi içinden; mutfağa girdi.
Buzdolabı neredeyse boştu. Bir tencerede un kavurup biraz salça kattı, çorba hazır sayılırdı. Dolabı açtı, rakı şişesini gördü, dişlerini sıkıp gevşetti; çıkardığı ıspanakları yıkayıp doğradı, tencereye attığında saat epey ilerlemişti.
Bir kitap alıp kanepeye oturdu.
Kocası geldiğinde saat gece yarısına yaklaşmıştı. Narin kalkıp yemekleri ısıttı; hiçbir şey söylemeden masaya koydu, tabak getirdi. Kocası kaşığı ağzına götürürken Narin’in elindeki kitaba baktı:
— Kitap almışsın.
— Evet, söylemiştim.
O akşam aralarında başka konuşma geçmedi.
Kocası yatağa girdiğinde Narin hâlâ okuyordu. Gözleri ağırlaşınca kanepenin ayak ucundaki küçük örtüyü üzerine çekip gözlerini kapadı.
Sabah tepesinde dikilen kocasının çevirdiği sayfa sesleriyle uyandı:
— Ne bu okuduğun.
— Yaşadıklarına isyan eden bir gencin hikâyesi.
Kocasının gözleri Narin’in üzerinde yukarıdan aşağı indi ve hızla gözlerine tırmandı:
— Kurtuluyor mu bari, yaşadıklarından?
— Bilmiyorum.
Kitabı Narin’in kucağına fırlattı:
— Ben çıkıyorum. Kahvehanede iş buldum.
Narin kitapların dünyasına dalmışken kocası kahvehanede bir buçuk ay çalıştı. Hemen her akşam rakısını yanında getirdi. Ara sıra da misafir getiriyordu. Misafirler geldikçe ilk günler Narin’in yüreği ağzına geliyordu; zamanla bu misafirlerden zarar gelmediğini gördü. Hatta bir akşam, onlar sofradayken Narin salondaki kanepeye kıvrılıp yanlarında bile oturdu.
Kitap paralarından biriktirdikleri, döşeğin altında çoğaldıkça Narin mutfak penceresinden sızan ışığın daha da aydınlandığını sanıyordu. Her gün işe giden kocasının bıraktığı harçlıklardan artanlar artık onda vicdan azabı yaratmaya başlamıştı. Dursun’a, biriktirdiği paralardan söz etmeye karar verdi. Ama o akşam Dursun yine bir misafirle geldiği için bu konuşmayı sonraya erteledi.
Sofra kurdu. Rakıyı ve buzu masaya koyarken Dursun bileğini kavradı:
— Sen de bizimle otur.
Narin bileğini kurtarmaya çalışırken bir eliyle de kocasını itiyordu:
— Olmaz, günah. Ben oturmam o sofraya.
Dursun’un o bileği bırakmaya niyeti yoktu:
— Ben senin kocanım; ben neye günah dersem o günah.
Sertçe çekip yanına oturttu. Banyodan çıkan misafir kapının sağında duran sandalyeyi masaya yanaştırıp Narin’in diğer yanına oturdu. Sofrada erkekler sohbete dalmışken Narin bir yandan rakılarını tazeliyor bir yandan da yan gözlerle misafiri süzüyor hareketlerini takip ediyordu. Misafir ona hiç bakmıyordu ama Narin’in yüreği ağzındaydı. Bir ara kocası kendi bardağını Narin’e uzattı:
— İç biraz. Rahatlarsın.
Narin bardağı elinin tersiyle itip kalkmaya yeltendi o anda misafirin eli Narin’in bacağını kavradı. Narin önce misafire ardından kocasına baktı. Kocası çatalını Karpuza uzatmıştı. Sanki o anda o evde dünyanın en olağan ânı yaşanıyordu.
Narin ayağa kalkmaya çalıştı ama bu kez kocası iki kolundan yakalayıp oturttu:
— On beş gündür işsizim.
Misafirin eli hâlâ Narin’in bacağındaydı, tek kelime etmiyordu. Dursun kalktı, karısını kollarından çekiştirerek küçük odaya soktu; misafir de arkalarından gelmişti. Dursun “İşini bitirmeden çıkma, bitince bana seslen.” diyerek kapıyı çekti ve kilitledi.
Narin’in çığlıkları odanın duvarlarında çınlarken misafirden hırıltılı nefesler dışında ses çıkmıyordu; nefesinden yayılan alkol ve sigara kokusu Narin’in bedenine siniyor sanki teninin delip iç organlarına yayılıyordu.
Belediyenin çöp arabasına devrilen konteynerin sesi duyuldu yine.
Misafir kalkıp toparlanırken Dursun’a seslendi. Kilitteki anahtar hemen döndü. Misafir fermuarını çekerken Dursun bakışlarını başka yöne çevirdi. Misafir, cebinden çıkardığı bir miktar parayı sırıtarak uzattı.
— Bunu da al, yine görüşeceğiz.
Narin, titreyen elleriyle bluzunun yırtılmış yakalarını toplamaya çalışırken o ikisi arasında geçen konuşmaya kulaklarını kapatmak ister gibi başını döşeğe iyice gömdü. Bir enkaz gibi sabaha kadar kımıldamadan yattı o döşekte.
Ertesi gün kocası çıktıktan hemen sonra o da çıktı. Hızlı adımlarla bakkalın önünden geçti; yolun karşısındaki arsada çocuklar top oynuyordu. O delikanlı da yıkık bir duvarın üstüne tünemiş onları izliyordu.
Narin geçerken bakışları onu takip etti. Narin bu bakışların ağırlığı altında gözünün önüne düşen bir tutam kahverengi perçemi yazmasının altına sıkıştırıp hızlandı. İlçenin ortasından akan nehrin kenarına yürüdü. Nehir, sarı ilçenin ortasında yeşil bir yara gibi kanıyordu sanki. Etrafındaki ağaçlar civardaki tek gölgelikti. Narin bir söğüt ağacının dibine çöktü dizlerine sarılıp çenesini dizlerine dayadı. İlk baharda coşkun akan su bu mevsimde, yatağındaki taşları bile zorla aşıyordu sanki. Yanında getirdiği kitabı açtı: “Yaramın nerede olduğunu bilmiyorum. Yalnız bir yerlerim acıyor. Çok acıyor.”
Bir ara yüzünü gök yüzüne çevirdi, ardından eğip etrafına bakındı. O genç biraz ileride oturmuş, parmaklarının arasında bir otu döndürüyordu; başını çevirip Narin’e baktı, gülümseyerek başıyla selam verdi.
Narin kuruyan dudaklarını ıslatıp başını hızla çevirdi; kitabını kapatıp ayağa kalktı. Eve dönünceye kadar dönüp dönüp arkasına baktı. Apartmana girdiğinde karşılaştığı bir kadın “Çok sesiniz geliyor, bütün apartman şikayetçi.” diyerek kaşlarını çattı.
Narin ne diyeceğini bilemeden bakışlarını yere eğdi, merdivenleri hızla tırmanıp evin kapısından nefes nefese girdi.Bir gece önceden kalan sofraya, iyice kokmuş rakının şişesine, tabaklarda kalan artıklara baktı. Öğürerek banyoya koştu.
Dönüp sofrayı toplarken çene kasının seğirmesine engel olamıyordu, burun delikleri genişleyip büyümüştü. Bulaşıkları mutfağa götürüp öylece lavabonun içine bıraktı. Camdan dışarı baktı; güneş inadına parlaktı.
Kocasının o gün bıraktığı harçlığın tamamını o döşeğin altına itip çabucak salona döndü. Bakışları dört duvarda gezindi. Ardından kanepeye kıvrılıp gözlerini kapadı.
Mutfaktan gelen seslerle uyandığında kocası eve gelmiş mutfağı toparlıyordu. O akşam rakı getirmemişti, misafir de.
Hiç konuşmadılar.
Ertesi gün Narin kitabını alıp o nehir kenarına gitmek için dayanılmaz bir istek duydu.
Yatak odasının penceresinden karşı çaprazda kalan o toprak arsayı kolaçan etti, boştu; pervaza yaslanıp yoldan gelen geçeni izlemeye başladı. Biraz sonra o genç delikanlıyı gördü, bakkala giriyordu. Hızla perdeyi kapadı. Eli bir düğümü çözmek ister gibi boğazına gitti; perdeyi araladı, delikanlı görünmüyordu.
Küçük odaya gidip döşeğin altından biraz para aldı; bakkala yollandı. Delikanlı tezgahın arkasındaydı; Narin’i görünce yüzünde bir gülümseme belirip kayboldu:
— Buyrun.
Narin bakışlarını eğmişti:
— Ekmek, bir tane.
Delikanlının uzattığı ekmeği alıp aceleyle bakkaldan çıktı. Delikanlı da peşinden dışarı çıkmıştı, Narin’in girdiği apartmanı zihnine kazıdı.
Misafirler gelip gittikçe Narin’in harçlığı daha da artıyor, döşeğin altı da üstü kadar çoğalıyordu.
Kocası artık bu harçlıkları nereye harcadığını sormaz olmuştu. Kocasıyla Narin arasındaki kelimeler iyice azalmış, kocasının evdeki varlığıysa her gün biraz daha artmıştı.
Narin’in nehir kenarına gidemediği her gün delikanlının o toz toprak arsadaki ya da bakkalın önündeki nöbetleri daha da uzuyordu.
Kocasının, iş bulduğunu söyleyerek evden çıktığı gün Narin kendisini nehir kenarına attı. Uzun zamandan sonra derin bir nefes alarak o söğüdün altına çöktü. Kitabının sayfalarını çevirdikçe dünyanın dışına daha da çekiliyordu.
Delikanlı da aynı ağacın altında yerini aldığında Narin kendini geriye çekti, eli göğsüne gitti; vücudu bir yay gibi gerilmişti. Delikanlı tuttuğu kitabı ona uzatırken eli hafifçe geri çekildi.
Narin’in bakışları delikanlının yüzünden elindeki kitaba eğilirken delikanlı ani bir hareketle kitabı yanına bırakarak ayağa kalktı:
— Korkutmak istememiştim. Özür dilerim.
O uzaklaşırken Narin’in bakışları delikanlının adımlarında asılı kaldı; elindeki kitabı kucağına koyup yerdeki kitabı aldı. İnce parmakları kapaktaki beyaz gemi resminin üzerinde gezindi, sayfalarını yavaşça çevirdi. Küçük kütüphanesine yeni katılan kitabı da göğsüne bastırarak kalkıp yürümeye başladı. Bakkalın önünde nöbet tutan delikanlıya bakmadan başı önünde geçip apartmana girdi.
Misafirler ve Narin’in harçlıkları giderek azalmıştı ama döşeğin altı epeyce dolmuştu. Kocası küçük odaya dalıp “Havalandır şu odayı.” diyerek elini perdeye attığında elini döşeğin altından aceleyle çeken Narin kocasının koluna sarıldı:
— Hayır!
Bir adım geri çekildi:
— Kimse bu odayı görmesin.
Bakışları ürkek bir ceylan gibi kaçtı kocasının gözlerinden, başını eğdi. Kocası odadan çıkarken o, perdeyi tekrar sıkıca kapadı.
Nehrin kenarında artık bağdaş kurarak oturuyordu. Aldığı en güzel hediyenin o sayfasında Cengiz Aytmatov, “Kendi ayıbını örtmek isteyen, başkalarının yüzüne kara çalar.” diyordu.
Yanına süzülen delikanlının o tanıdık ayak sesini fark ettiğinde gözünün önündeki kelimeler birden dağıldı, kitabı tutan parmakları titremeye başladı. Uzunca bir süre aynı sayfaya baktı. Delikanlı yanına yerleştiğinde hafif yana kayıp dizlerini kendine çekti.
Delikanlı sırtını ağaca yasladı; eline bir ot parçası alıp parmaklarının arasında döndürmeye başladı:
— Seni hep okurken görüyorum. Çok mu seversin okumayı?
Narin başını aşağı yukarı salladı.
Delikanlı sordukça o sustu:
— Burada kitap bulmak zor. Ama istersen ben sana kendi kitaplarımdan ödünç verebilirim.
Narin yine başını salladı. Delikanlı “Sana yarın da kitap getireceğim.” dediğinde Narin gülümseyerek ayağa kalktı. Kitabına sarılarak yürüyüp gitti. Delikanlı parmaklarının arasındaki otu döndürerek nehre bakmaya devam etti.
Ertesi gün Narin nehrin kenarına eli boş gitti. Söğüdün altında otururken şah damarının atışını boynunda hissediyordu. Delikanlının adımlarını hissettiğindeyse göğsünün içi adeta kanatlanmıştı. Delikanlı, söğüdün altına çöküp elindeki kitabı Narin’e uzattı; gülümsemesi güneşten daha parlak, gözlerinin içi nehirden daha canlıydı. Bağdaş kurup ileri doğru eğildi. Eline bir taş alıp nehre doğru fırlattı:
— Bu nehir eskiden daha yüksekti, yani daha coşkun akardı.
Narin sessizce onu dinliyordu. Delikanlı sanki sözlerini tartarak konuşuyordu. Her kelimenin varacağı bir yerin olduğu seziliyordu:
— Artık acele etmeden akıyor, gittiği yeri artık biliyor da ondan ayak sürüyor gibi.
Susup Narin’in yüzüne baktı.
— Belki benim acele etmem bundandır, ben gideceğim yeri bilmiyorum.
Narin nefesini tuttu.
Delikanlıysa daha hızlı nefes alıp vermeye başlamıştı:
— Seni o parkta gördüm, daha sonra da gördüm; ne zaman görsem daha çok görmek istedim.
Narin hızla ayağa kalktı; adım attıkça, omuzları daha da çöküyordu.. Delikanlı başını eğdi. Durgun akan suyun sesi giderek kayboldu.
Narin günlerce nehir kenarını düşündü; o söğüt ağacının altında serin esen rüzgarı, taşların üzerinden atlamaya çalışan suyun berrak güzelliğini, hafif hafif kulağına çalınan sesini; parmaklarına değen sayfaların bile dokunuşu sanki o nehrin kenarında daha yumuşaktı.
O akşam yine bir misafir gelmişti; sofrayı bu kez kocası kurdu. O alkol kokusuna alışmak mümkün değildi.
Narin’in çığlıkları daha boğuk daha içeriden geldi bu sefer. Kocasıysa sofrayı topluyordu.
Narin artık yatak odasına uğramaz olmuştu. Kıyafetleri de kitapları gibi kanepenin içinde saklanıyordu.
Narin’in gün yüzü gördüğü tek yerse o nehrin kenarıydı. Uzun zamandır gitmediği nehir kenarına günlerden sonra adeta koşarak gitmişti. Bakkalın önünden geçerken o delikanlı da takıldı peşine. Neredeyse aynı anda çöktüler söğüdün dibine. Narin yine dizlerine sarılmıştı; delikanlı dizlerini dikleştirdi, kollarını üzerine uzatıp parmaklarını kenetledi. Arkalarına yaslandıklarında omuzları arasındaki kısacık mesafe, aşılmaz bir sınır çizgisinin etrafındaki mayınlı arazi gibi ürkütücüydü.
Sessizce oturdular bir süre.
Bu huzursuz sessizliği bozan, delikanlının titreyen sesi oldu:
— Bir şey söyle.
— Duyacak mısın gerçekten?
— Denerim.
Sustular. Bu “Duyacak mısın?” delikanlının kulağını sağır etmişti oysa; duymak istemediği şeyleri düşündü.“Acaba evli mi?” bu düşünce, içindeki ince bir teli çekip koparmıştı. “En kötüsü bu galiba.” dedi kendi kendine.
Yanında oturan Narin’in beyaz yüzüne baktı. Gözünün önüne düşen saçları yazmasının altına, kulağının arkasına itti.
Narin başını aniden geri çekip ayağa kalktı:
— Olacak iş değil bu, vazgeç.
Narin uzaklaşırken delikanlı onun bacaklarına dolaşan eteğinin kıvrımlarına bakıyordu.
Sessiz bir geceden sonra Narin sabah ilk iş bakkala yollandı.
Neyse ki delikanlı yoktu,.
Numarayı tuşladı. Telefonu yine babası açtı.
— Baba! Kocam beni…
O sırada içeri giren delikanlıyla göz göze geldiler. Kısa bir suskunluktan sonra Narin telefonu kapattı. Tezgaha biraz para bırakıp hızla çıktı. Delikanlı arkasından sokağa çıktı ama Narin apartmana girmek üzereydi. Bir süre arkasından baktı.
Eve Narin’le kocası peş peşe girmişlerdi Açık kalan kapının ağzında kocası Narin’e bir tokat patlattı:
— Sen benim namusumu iki paralık mı edeceksin?
Narin, aniden arkasında beliren kocasının tokadıyla sendeledi.
— O genç! Neden arkandan bakıyordu?
Narin bir adım yaklaşıp çenesini kaldırdı:
— Sen beni satıyorsun be!
Bu sözleri duyan komşu kadının eli açık kalan ağzına gitti; gizlenerek kapıya biraz daha yaklaştı.
Kocasının boyun damarları iyice belirginleşmişti:
— Bu evin içinde olanlar beni ilgilendirir ama sokaktaki fingirdeşmelerin elalemin dilinde gezer.
— Elalem mi? Babam beni sana verdiğinde seni hiç tanımıyordum! Kimmiş elalem!
Kocası “Seni gebertirim!” diyerek üstüne yürüyünce Narin mutfağa koşup eline hemen bir bıçak aldı. Mutfağın kapısında dikilen kocasının sarı dişleri yine aynı gülümsemeyle ortaya çıktı:
— Beni mi öldüreceksin? Zavallı.
Narin’in üstüne atılmasıyla bıçak göğsüne saplandı. Dursun “Ah!” diyerek yere yığılırken komşu kadın hızlı adımlarla merdivenleri tırmandı.
Adliye koridorlarındaki uğultu Narin’in parmak uçlarındaki metal soğukluğunu teslim aldı.
Dursun’un ailesi isim yapmış güçlü bir avukat tutmuştu. Ailenin avukatı, isminin hakkını veriyordu:
— Müvekkillerim, bu dünyadaki en büyük desteklerini kaybetmiştir. Gelinleri olan davalı, basit bir karı koca kavgasında korkunç bir canavara dönüşmüş; eline aldığı bıçağı soğukkanlılıkla, onu bakan ve koruyan adamın göğsüne saplamıştır. Müvekkillerimin, oğullarının onlara sağladığı para olmadan geçinebilmeleri mümkün değildir.
Narin’in avukatının bu davaya ve kazanacaklarına inancı tamdı. Narin’i savunurken vicdanı rahattı:
— Davacıların oğlunun, müvekkilimi fuhuşa zorlayarak ve bu yolla elde ettiği parayı ailesiyle paylaştığı anlaşılmaktadır. Yani aile de müvekkilime uygulanan sistematik şiddetten ve zorlandığı fuhuştan oğulları kadar sorumludur. Müvekkilim üzerinden haksız şekilde elde edilen bir paranın kesildiğinden bahisle müvekkilimden tazminat talep edilmesi en hafif tabirle yüzsüzlüktür.
Davacıların avukatının pes etmeye niyeti yoktu:
— Davalının beyanları somut bir delile dayanmamaktadır. Tanığın, duyduğunu ileri sürdüğü sözler merhumun değil davalının ağzından çıkmıştır. Bu itibarla soyut beyanların dikkate alınmaması gerekir. Davalı, müvekkillerin desteğin ortada hiçbir haklı nedeni olmadığı halde gözünü kırpmadan katletmiştir. Ceza yargılamasının sonucu beklensin.
Ceza davasında ise Narin savunmasını yapmadan önce dönüp o delikanlının gözlerine baktı. “Evet bir gence aşık oldum.” diyerek başladı savunmasına:
— Ama bunu o genç bile bilmedi. Sohbet de ettik, hatta bana kitap hediye etti. Aldığım en güzel hediyeydi. Ama ben namussuzluk etmedim. Ben sadece nefes almaya çalışıyordum. Kaçmak istedim, para biriktirdim; etimden parça parça koparılanlardan bana lütfedilenlerle kendime bir tünel kazmak istedim. Şimdiyse o biriktirdiklerimle ancak bir avukat tutabildim. Ben masumum.
Delikanlı, Narin’e bakmak yerine kürsüdeki hakimlere dikti gözlerini.
Ailenin avukatına söz verildiğinde salondan çıt çıkmıyordu:
— Maktulün sanığı fuhuşa zorladığına dair iddia tamamen soyut ve mesnetsizdir. Bir an için doğru olduğu kabul edilecek olsa dahi öldürme eylemi bu nedenle gerçekleşmemiştir. Sanık maktulü, yasak aşkını savunurken öldürmüştür. Maktul ise namusunu korumaya çalışırken öldürülmüştür.
Avukatların sözleri Narin’in aklındaki o bir çift gözün kahverengi derinliğinde boğuluyordu. “Bana bir saniye bile bakmadı.”
Mübaşirin sesi yükseldi:
— Herkes ayağa kalksın!
Narin dizlerinin titreme salondaki sıraların gıcırtısıyla şiddetlendi. Ttahta parmaklıklara tutundu. Mahkeme başkanı dosyaya son kez baktı. Sayfaları yavaşça kapattı.
Narin gözlerini hâkimin yüzünden ayırıp salona çevirdi. Babası yoktu.Dursun’un ailesi en önde oturuyordu. Kadın başını hafif yana eğmiş, gözlerini kısmış, dudaklarını sıkıyordu. Yanındaki adamın çenesi kilitlenmişti. Biraz geride, duvara yakın bir yerde o delikanlı, başını eğmiş ellerini önünde birleştirmişti. Narin’in avukatı elini dosyanın üzerine koymuş, doğrudan hakimin gözlerine bakıyordu. Karşı tarafın avukatı dimdik ayakta, dudaklarının kenarında silik bir memnuniyetle bekliyordu.
Mahkeme başkanının ağzından kanun maddeleri, tarihler, ifadeler birbiri ardına dökülürken Narin’in kulağında sadece tek bir cümle yankılandı:
—Karar!..
