Hastaneye giren kalabalığa karışıp içeri girdi. Klimanın, yüzüne vuran serinliğinde bile ilaç kokusu vardı. Koridorları arşınladı. Tüm yüzlerde çaresizlik ve umut aynı anda okunuyordu sanki. Kadının biri elinden sıkı sıkı tuttuğu çocuğuna bakarken yanağından süzülen yaş yukarıya doğru kıvrılmış dudaklarının arasında yayılıyordu. O sırada odasından çıkan doktora yanaşan hastaların sesi bir anda koridoru kaplamıştı. “Onca cihaz onca ilaç ama insanlar daha hasta, daha çaresiz.” diye düşündü.
Yolunu değiştirdi başka bir koridora saptı. Asansörün birine binip yataklı servise çıktı. Ritmik öten cihazların sesi onu hep rahatsız ederdi.
Bir hemşire bankosunun yanından geçip birkaç adım atmıştı ki durdu, dönüp bankoya baktı. İki eliyle bankoya dayanmış bir kadın “Lütfen, onu görmeme izin verin. Onu tanımak benim hakkım.” diyordu. Hemşireyse “Prosedür.” diyordu, “Doktor bey.” diyordu, “Yasalar.” diyordu. Bir süre hemşireyle olan diyaloglarını dinledi. Nedense bu diyalog çok tanıdık gelmişti. Geri döndü ve servisin kapısında kadını beklemeye başladı.
Kadın yaklaştığında bir adım ileri çıkarak önünü kesti:
— Afedersiniz, hemşireyle konuşmalarınızı duydum da.
Kadınsa bir adım geri çekilmiş, ellerini kendisine siper etmek ister gibi kaldırmıştı:
— Ee?
— Şaşırmakta haklısınız. Ben sadece bir anımı geri çağırmaya çalışıyordum.
— Merkeze git.
— Hayır bunu yapamam. Sadece ne konuştuğunuzu tam anlayabilirsem belki bir yardımı olur diye düşündüm.
Kadın onu baştan ayağa süzdükten sonra dudakları titreyerek aralandı:
— Evladımı kaybettim, organları nakledildi.
— Başınız sağolsun.
— Teşekkür ederim. Ben kalbinin nakledildiği kişiyi bulup tanımak istiyordum ama nakil yapılan hasta ve ailesinin onayı gerekiyormuş.
Hakan’ın kaşları birbirine yaklaştı, çenesini göğsüne doğru çekti:
— Neden?
— Açıklamadı, prosedür filan dedi. Oysa oğlumun kalbi kimde atıyor bilmek benim hakkım.
— Haklısınız.
Kadının yanından ayrıldığında zihnini zorlayan anıyı bir oltayla çeker gibi açığa çıkarmaya çalışıyordu. Sırtüstü yuvarlanmış gibi sendeledi. Gözünün önünde bir sahne canlandı, hastane koridorunda kardeşinin doktoruyla konuşuyordu. Doktorun söylediklerini hatırlamaya çalıştı; söylediği bir cümle onu öfkelendirmişti., ama ne olduğunu hatırlayamadı. Hemşire bankosunda duran genç bir kadının ona baktığını hatırladı birden. Olduğu yerde kaldı, insanlar etrafında koşuştururken Hakan adeta zamanın içinde donmuştu. Az sonra yürüyüp biraz ilerideki bir sandalyeye oturdu. Zihnini zorlamaya devam etti, ama faydasızdı.
Hastaneden çıkıp Kadıköy’e gitti, Gizem’i aradı:
— Akşam görüşelim mi? Uygunsan.
— Küçük bir işim var seni arayayım.
Akşam bir restoranda yemek yedikten sonra Hakan Gizem’i evine davet etti:
— Bir köpeğim var, tanışmak ister misin?
— İsterim.
Foks Gizem’i kuyruğunu sallayarak karşıladı, üzerine atılıp yüzünü yalamaya çalıştı. Gizem bu sıcakkanlı karşılamadan bir adım geri çekilerek Hakan’ın arkasına saklanmaya çalıştı ama sonra Foks’un dışarı sarkan dilini gülümseyerek kabul etti. Salya bulaşan yüzünü yıkamak için banyoya gittiğinde Hakan birer kadeh şarap koymuştu. Koridorun duvarlarını süsleyen resimleri inceleyerek salona girdi:
— Resimlere ilgin gerçekmiş.
Hakan kadehi uzatırken gülümsedi:
— Hoş geldin.
— Hoş buldum.
— Gerçek tabi.
Kanepeye yerleştiler. Gizem ayaklarının dibine uzanan Foks’un başını okşadı:
— Bir köpek sahibi olmak isterdim ben de ama sorumluluktan kaçıyorum galiba
— Evet zor. Her gün eve gelmek zorundayım. Her sabah ve akşam onu dışarı çıkarmak zorundayım.
Gizem küçük bir kahkaha attı:
— Tuvalet ihtiyacı değil mi?
Hakan da gülümsedi:
— Evet.
Bir an susup o da Foks’un başını okşadı:
— Foks aslında Okan’ındı yani kardeşimin.
— Kardeşin nasıl birisiydi?
— Üniversitede okuyordu. Basket oynardı. Bisiklete binmeyi ben öğretmiştim. Bir keresinde bisiklet sürerken kaybolmuştu.
— Bisiklet mi? Şehrin dışında mı yaşıyordunuz?
— Evet, annemleri kaybedince şehre taşındık. İkimiz.
— Ne okuyordu?
— Sosyoloji.
— Belki de çağa en uygun bölüm.
— Öyle.
Gizem elindeki kadehi masaya bırakırken babasının yeni hayat kurma fikrine nasıl kapıldığını ve o süreci anlatıyordu. Sanki Hakan’ın zihnini okuyordu:
— Bazen acıdan kaçmak için yaptığımız şeylerin, aldığımız kararların sonucu daha acı verici olabiliyor.
Hakan bir kaç gün önce gerçekleşen transfer işlemini hatırladı. “Artık geri dönüşü yok.” dedi içinden.
İlerleyen saatlerde konu tarihten siyasete derken anıların bulutlanması ve devlete devredilmesiyle toplumsal hafızanın nasıl zayıflatılıp yok edildiğine gelmişti.
Devrilen iki şişe şarabın ardından Gizem’in başı kanepenin arkalığına düştü. Gözleri bir yıldız gibi kaydı ve göz kapakları kapandı. Hakan bir süre onun yüzüne, iki yanına düşmüş ellerine ve başının etrafına yayılmış saçlarına baktı. Ardından bir battaniye alıp üzerini örttü. Odasına gittiğinde saat üçe geliyordu.
Sabah erkenden uyanıp mutfağa girdi. O kahvaltıyı hazırlarken Gizem yavaşça gözlerini açtı. Önce sakince etrafına bakındı ardından battaniyeyi hızla üzerinden atıp doğruldu bakışları salonu hızla taradı.
Salona giren Hakan’ın gülümseyen sesi onda yuvaya dönmüş hissi yaratmıştı:
— Burada mı uyudum?
— Evet. Kahvaltı hazırladım, hadi gel.
— Saat kaç?
— Dokuz olmak üzere.
— İşe gitmemişsin.
Hakan omuz silkti:
— Bugün izinliyim.
Kahvaltının ardından Gizem kollarını masada birleştirip ileri doğru uzandı:
— Madem izinlisin, seni bir yere götüreceğim.
— Nereye?
— Şehrin dışında bir yere.
Hızla hazırlanıp çıktılar. Gizem:
— Ben kullanayım mı dedi.
Hakan arabanın anahtarlarını uzattı:
— Olur.
Şehrin dışına çıktıkça asfalt yer yer çatlamış sonunda tozlu bir yola dönüşmüştü.
Yol kenarında yürüyen insanların hiçbir yere gider gibi bir halleri vardı. Aniden yön değiştiriyorlar, durup etrafa bakınıyorlar ya da oldukları yere oturuyorlardı.
Terk edilmiş görünen evlerin arasından geçerek yavaşça ilerlediler. Bir yere park edip insanların arasına karıştılar. Evlerin önünde oturan insanlar birbirleriyle sohbet eder görünüyorlardı ama bahsettikleri şeyler bir birinden farklıydı.
Hakan’ın etrafında gördüğü her detaya uzun uzun bakıp sonra hemen bir diğerine çeviriyordu bakışlarını.
Karşıdan gelen bir kadının bakışları Hakan’ın üzerinde durakladı; ardından kadın bakışlarını çevirip hiçbir yere bakarak yanından yürüyüp gitti.
Hakan kadının arkasından baktı. Midesinin ortasında bir sıkışma vardı. Eli istemsizce ensesine gitti:
— Burası… ne?
Duraksadı:
— Bu insanlar neden böyle?
— Burası şehrin dikenli telleri. Başarısız olan ve yeniden başlatılan projeler. Güvenlik duvarının dışına itilen veriler.
Hakan olduğu yerde durdu. Gizem’i kolundan tutup kendine çevirdi:
— Çok karmaşık konuşuyorsun. .
— Yeni bir hayat kurabileceklerini sanırken hayata geri dönemeyenler.
Hakan etrafına bakınmaya devam etti:
— Ne yapıyorlar?
— Hiç, hiçbir şey yapıyorlar.
Hakan başını yere eğdi. “Ne yaptım ben böyle!”
Biraz daha yürüyüp bir sokağa döndüler; sıvası dökülmüş, camları kırık, bahçelerinde neredeyse hiç yeşillik olmayan evlerin arasında yürümeye devam ettiler. Etraflarında dolaşan insanlar sanki aynı insanlardı. Gizem, bir evin merdivenlerinde oturmuş etrafı izleyen adamı gösterdi:
— Babamla tanışmak ister misin?
— Nasıl yani?
— Babam. Ama babam olduğunu bilmiyor.
— Onu nasıl buldun?
— Resimler. Neredeyse bütün şehri dolaştım. Sonra böyle bir yer olduğunu öğrendim.
Adamın yanına oturdular. Gizem elini adamın dizine koydu:
— Bugün nasılsın bakalım?
Adam ellerini iki yana açtı:
— Her günkü gibi…
— Sana bir arkadaşımı getirdim. Adı Hakan.
— Hoş geldin Hakan.
— Hoş buldum.
Hakan “Kızınız” diyecek oldu Gizem “Hayır.” anlamında başını sallayıp
— Turgay Bey yaklaşık 7 yıldır burada yaşıyor, diyerek onu susturdu.
Turgay Bey önlerinden geçen bir komşusuna el sallıyordu ve gerçekten de bir çocuk gibi davranıyordu.
Gizem babasının beyaz sakallarının arasından gülümseyen ağzına baktı:
— Komşularıyla arası her zaman iyi olmuştur. İnsanların kişilik özellikleri hiç değişmiyor sanırım; başlarına ne gelmiş olursa olsun.
Hakan dinlerken bir yandan da Turgay Beyi izliyordu. Gizem arkasındaki basamağa dirseklerini yaslayıp başını gökyüzüne çevirdi. Göz kapaklarının ardına anılar hücum etmişti:
— Bir keresinde at binmeye gitmiştik. Böyle bir havada. Annem binmemişti ata. Babamın adı Hakan’dı. Sonra ona bu ismi vermişler: Turgay.
— Ressamdı dimi?
— Hayır, resim onun hobisiydi. Aslında diş hekimiydi.
Gizem’in babası araya girdi:
— Ben de diş hekimiyim, ama artık yapamıyorum. Bir eksiklik var içimde, bir türlü dolmayan boşluklar.
Hakan’ın ensesindeki kaslar gerildi.
Gizem babasının kolunu sıvazlayıp fısıldadı:
— Babamın boşluğu annemi kaybetmiş olmanın ağırlığından daha büyük. Ama farkında bile değil. Acaba bilseydi, bunu yine de yapar mıydı emin değilim.
Hakan adamın sürekli gülen yüzüne baktı:
— Keşke bilebilseydik.
Adam birden eski bir dostundan bahseder gibi konuşmaya başladı:
— Babası iyi bir insanmış, ama eşini kaybetmiş hemen arkasından da ölmüş.
Hakan yanağını bir eline dayayıp adamı dinledi. Adam sanki başkasının acısını anlatıyordu.
Kalktıklarında Turgay Bey arkalarından seslendi:
— Yine gelin.
Güneşin yönü batıya dönmüştü. Şehre geri döndüler. Hakan yol boyunca sustu. Arabayı park ettiklerinde “Bir yerlerde oturup biraz konuşalım mı?” diyerek suskunluğunu bozdu.
Aynı kafeye gittiler. Hakan, yüzü hastaneye dönük oturdu. Gökyüzünde yavaş yavaş bulutlar kümeleniyordu, hava biraz serinlemişti. Hakan gözlerini Gizem’in gözlerine dikti:
— Keşke daha önce tanışmış olsaydık.
Hakan’ın sesinden sanki can çekilmişti; daha o sabah gözlerinde parlayan ışık yerini kuytu bir yalnızlığa bırakmıştı. Gizem elindeki çatalı masaya bıraktı, gülümsemeye çalıştı:
— Daha çok anı paylaşırız, tabi istersen.
— Ama ben bir şey yaptım ve geri dönüşü yok.
— Ne demek istiyorsun anlamıyorum.
— Kardeşimden bahsettim. Biliyorsun. Onu tedavi ettirmek için krediler çektim ama hiçbir işe yaramadı. Şimdi bir yanda kardeşimin yası bir yanda altından kalkamayacağım borçlar, bir yanda…
Derin bir nefes aldı:
— Bir yanda sen.
Gizem elindeki çakmağı ritmik şekilde masaya vuruyordu.
Hakan susarsa içinde bir şeyler kırılacakmış gibi konuşmaya devam ediyordu:
— Seni ilk gördüğümde yalan yok ilgilendiğim tek şey resim yeteneğindi, ama zamanla hoşlanmaya başladım.
Gizem’in dudakları kıpırdadı ama Hakan susmadı:
— Ama geri dönüşü olmayan bir şey yaptım, artık seçme şansım yok
Gizem yavaşça arkasına yaslandı ve bardaktaki pipeti çevirmeye başladı, sesi kısıktı:
— Yeni bir hayat kurmayı seçtim deme.
— Öyle yaptım ve sana ihtiyacım var, yani resimlerine.
Gizem’in eli havada kaldı.
— Sen… ciddi misin?
Hakan başı omuzlarının arasında aşağı doğru sarktı:
— Evet.
Gizem’in gözleri kısıldı:
— Beni bu yüzden mi aldın hayatına?
Hakan “evet” anlamında başını salladı:
— Başlangıçta evet ama şimdi…
Gizem elindeki çakmağı masaya vurdu:
— Bencil herif. İki yüzlü. Senden hoşlanmıştım.
Hakan hiçbir şey söylemiyordu, sadece başını öne eğdi.
Gizem sakince ayağa kalktı, çantasını aldı ve gitti.
Hakan öylece arkasından bakakaldı. Sonra cebinden telefonu çıkardı mesainin bitmesine iki saat vardı. Caner’e mesaj attı:
— Akşam oturalım mı?
Ondan gelecek cevabı beklerken kafede gördüğü kızın resmini çizdirmekten vazgeçmesi gerektiğini anladı. Zihninin labirentlerinde sürekli bir duvara çarpıyordu.
Caner’in ensesine düşen eliyle sandalyesinde doğruldu:
— Mesajını bekliyordum. Burada olduğumu nereden bildiniz?
Erdem’in çektiği sandalye gıcırdayarak yerinden hareket etti:
— Çünkü o lanet hastane bak tam karşında.
— Evet. Ama sebebi tam olarak bu değil. Belki o kızı tekrar görürüm ve Gizem’den onu çizip çizemeyeceğini sorabilirim diye düşünmüştüm.
Caner çayına iki şeker atıp karıştırmaya başlamıştı:
— Gizem kim?
— Şu ressam kız.
— Ee? Şu an nerede?
— Karışık biraz.
Erdem çayını höpürdetti:
— Anlat işte.
— Biz biraz yakınlaştık, hatta babasıyla tanıştım ama o kısmı karıştırmayalım. Ona yeni hayat kuracağımdan hatta transfer sürecinin başladığından bahsettim.
Erdem çayını püskürttü:
— Ne? Transfer sürecini başlattın mı? Bizimle neden konuşmadın.
— Engel olacaktınız.
Erdem ve Caner aynı anda konuştu:
— Evet, tabi ki!
Caner burnundan derin bir nefes verdi:
— Ne zaman oldu bu?
— Bugün beşinci gün.
Yine aynı anda konuştular:
— Beşinci gün mü!
Sessizliği Hakan’ın sesi böldü:
— Transfer olayını duyunca bana tokat attı kalkıp gitti.
Erdem başını geriye doğru attı:
— Abi bu kız senden hoşlanıyor.
— Galiba. Galiba ben de ondan, ama artık geri dönüşü yok.
— Bak ne güzel işte. Yasını hafifletecek bir şey.
— Peki ya borçlarım? Borçlarım dışında neyim var ? Gizem’e ne verebilirdim?
Caner dizlerini titretiyordu:
— Ve sen hâlâ şu kafedeki kızı mı çizdirmek istiyorsun.
— O kızın Okan’la bir ilgisi olduğunu düşünüyorum. Hastanede kaç kez gördüm, kafede de öyle. Bence bunlar tesadüf değildi.
Caner cep telefonunu parmaklarının arasında döndürüyordu:
— Bizim yapabileceğimiz bir şey var mı?
Erdem başını yan yatırarak çaprazında oturan Caner’e baktı. Ardından ellerini kaldırdı:
— Abi beni karıştırmayın.
Caner:
— Ben varım abi.
— O zaman yarın akşam bana gelir misin?
