KADIN
Kadın bedeni, bir ömür boyu süren bir hikâyeydi,
Her çizgisinde, her kıvrımında, zamanın ve deneyimlerin izleri
saklıydı. Gençliğin zarafetini taşıyan ipek gibi bir ten, yılların
bilgeliğiyle hafifçe buruşmuştu şimdi. Her doğum, her acı, her neşe;
hepsi bu bedenin tuvaline işlenmişti.
Bir annenin kucağında güvenle büyüyen bir çocukluk, ergenliğin
getirdiği merak ve değişim, genç bir kadının aşkla atan kalbi… Bütün
bunlar, bedenin her hücresine kazınmıştı. Hamileliğin getirdiği
mucizevi genişleme, doğumun o sarsıcı ama kutsal anı, sonra da
emzirmenin şefkatli dokunuşu… Beden, kendini durmadan yeniden
keşfediyor, yeniden tanımlıyordu.
Her kadının bedeni, eşsiz bir coğrafyaydı. Kiminin gücü kaslarında
gizliydi, kiminin dayanıklılığı ince kemiklerinde. Kiminin bilgeliği
gözlerinde parıldarken, kiminin neşesi kahkahalarında yankılanıyordu.
Ve tüm bu farklılıklar, kadın olmanın zenginliğini oluşturuyordu.
Beden, sadece bir et ve kemik yığını değildi. O, ruhun eviydi,
duyguların aynasıydı, yaşamın tapınağıydı. Bazen nazik bir okşamayla
teselli bulan, bazen bir fırtınanın ortasında dimdik duran, bazen de
sadece varoluşuyla bile ilham veren bir güçtü.
Zaman ilerledikçe beden de değişti. Saçlara düşen aklar, cilde
eklenen çizgiler, yavaşlayan adımlar… Ama bu değişimler, bedenin
değerini eksiltmedi, aksine derinleştirdi. Her bir yaşanmışlık, bedene
yeni bir anlam katıyor, onu daha da hikâye dolu hale getiriyordu.
Kadın bedeni, kısacası bir sanattı. Doğa tarafından özenle işlenmiş,
zamanla olgunlaşmış ve her bakışta yeni bir sırrı açığa çıkaran bir
sanat eseriydi. Ve en güzeli de, bu sanat eserinin her bir parçası,
kendi içinde sonsuz bir gücü ve güzelliği barındırıyordu.
Bu beden. Benimle doğdu. Benimle büyüdü. Benimle savaştı.
Yaralandı, iyileşti. Yoruldu ama pes etmedi. Benim bedenim.
Ama sanki herkesin söz hakkı vardı onun üstünde, bir benim yoktu.
Ailem, “Kızım öyle oturma, yakışık almaz,” dediğinde daha on bir
yaşındaydım. Okulda erkek çocuklar bedenimle alay ettiğinde,
omuzlarımı hep eğdim. Sonra biri, “Fazla zayıfsın,” dedi. Diğeri, “Biraz
kilo alsan güzel olur.” Bir başkası, “Bir kadının beli ince olmalı, göğsü
dolgun, kalçası kıvrımlı…”Durdum. Aynaya bakarken kendimi değil,
onların cümlelerini gördüm.
Ama sonra bir sabah…
Kahvemi elime aldım, balkona çıktım ve aynaya değil gökyüzüne
baktım. Ve sordum kendime,
Ben ne hissediyorum bu bedenimde?
Çünkü bu beden Çocuk doğurmuş olabilir ya da hiç doğurmamış
olabilir. İzlerle dolu olabilir, çatlaklarla, yaralarla, dövmelerle
süslenmiş olabilir. Sarkmış olabilir, güçlenmiş olabilir. Ama hâlâ
burada. Hâlâ benimle.
Ve işte o gün anladım. Ben kimseye kendimi ispat etmek zorunda
değilim. Ne güzelliğimi, ne bedenimi. Çünkü ben bu bedenle aşık
oldum. Bu bedenle ağladım, güldüm, yürüdüm, düştüm, kalktım. Ve
bu beden, bütün dünya “değiş” dese de, beni taşıdı.
Bugün bir kadın olarak yüksek sesle söylüyorum :“Bu beden benim.
”Bana ait Ne saklanacak, ne utanılacak bir şeyim var.
Ben sadece varım. Olduğum hâlimle.
(unutma sen kendini sevmezsen kimse seni sevmez. Senin kendine
ihtiyacın var unutma)
Aylin Altın
