Gece, şehrin dar sokaklarını ağır ağır kuşatmaya başlamıştı. Sanki yılların eskittiği bir perde usulca üzerimize çekiliyordu. Yer yer delinmiş, allak bullak olmuş bu perde her şeyi koyu bir sükûnetin kucağına bırakıyordu. Sesler birer birer köşelerine çekilmiş, geriye yalnızca arada bir duyulan kuru yaprakların hışırtıları kalmıştı. Sokak lambaları, solgun ve titrek ışıklarını kaldırımlara eğik çizgiler hâlinde serpiştiriyor; bu ışıkların doğurduğu gölgeler duvarlardan sekip ağaçların dallarına dolanıyor, kaldırım taşlarının arasından kıvrılarak ilerliyordu. İnsan, biraz dikkat kesilse onların nefes alıp verdiğine bile inanabilirdi.
Tam o sırada uzaklardan gelen bir motor uğultusu kulaklarımı doldurdu. Önce hafif bir titreşim, sonra giderek yaklaşan bir ışık… Bir otomobil sokağa giriyordu. Farlarının keskin, beyaz ışığı gecenin loşluğunu adeta keskin bir bıçak gibi yararak ilerliyordu. O an gölgem karşımda birdenbire büyüdü, devleşti. Duvarlara çarptı, çatıların üzerine tırmandı, en yüksek ağaçların dallarına kadar uzandı. Sanki içimde yıllardır biriken bütün korkular, yarım kalmış ve söyleyemediğim cümleler bedenimden taşmış da karşımda benden daha heybetli, daha cesur bir varlık hâline gelmişti. Gözlerimi ondan alamadım. Ben hareket ettikçe o da hareket ediyordu lâkin o kendinden biraz daha emin davranıyordu. En azından kontrol hâlâ bendeydi, değil mi? Otomobil ağır ağır ilerleyip sola döndü. Işık çekildikçe gölgem de gücünü kaybetti. Önce çatıların üzerinden indi, sonra da duvarlardan süzüldü. En sonunda ayaklarımın ucunda ince, titrek bir lekeye dönüştü. Gece, hiçbir şey olmamış gibi tekrar eski yerini almıştı.
Ellerimi pantolonumun cebine sokup yürümeye devam ettim. Parmaklarım soğuğa karşı direnmeye çalışırcasına birbirlerine kenetlenmişti. Başparmağım, avucumun içinde küçük daireler çiziyordu. Omuzlarım öne düşük, başım hafifçe eğik… Bir su birikintisine bastım. Pantolonumun paçasına birkaç damla su bulaştı. Umursamadım. Eskiden olsa eğilip bakardım, mendille falan silmeye çalışırdım. Bilmiyorum belki de küfrederdim. Artık kirlenmek veya temiz kalmak arasında pek de bir fark yok gibi benim için.
Sokağın bir tarafında kepenklerini yarıya kadar indirmiş bir bakkal var. İçerideki floresanın ışığı hâlâ yanıyor. Tezgâhın arkasında biri oturuyor olmalı; ama cam buğulanmış, yüzü seçilmiyor. Raflardaki sigara paketleri ve deterjan kutuları da tuhaf birer vitrin süsü gibi. Gün boyu insanların girip çıktığı o dükkân şimdi bomboş bekliyor. Kimi ve neyi beklediğini kendi de bilmeden.
Ellerimi cebimde yumruk yapıp anahtarımın orada olup olmadığını kontrol ediyorum. Bir şey değişmeli diyorum yine içimden. Ama sesim eskisinden bile yorgun çıkıyor bu sefer. Değişim ne ki zaten? Daha kalın bir cüzdan mı? Başka bir semtte, başka bir kirli sokakta aynı adımları atmak mı? Adımlarım devam ediyor ama artık ritimleri bozulmuş gibi. Bazen hızlanıyor bazen de ansızın yavaşlıyor. Sanki bedenim hâlâ bir yere yetişmeye çalışıyor da zihnim çoktan vazgeçmiş. Yürürken başım hafifçe sağa sola sallanıyor. Duvarlardaki ne olduğu belirsiz grafitiler, soyulmuş boyalar, çatlak sıvalar yine gözüme çarpıyor.
Sokağın sonuna kadar yürüdüm. Apartmanın ağır demir kapısını ittirdim. Kapı her zamanki gibi aynı tiz gıcırtıyla, sanki hâlime kahkaha atarcasına yavaşça açıldı. Bu ses bile ezberimdeydi artık. Merdiven boşluğunda yankılanan ayak seslerim kendime ait olduğundan çok artık o binanınmış gibi hissettiriyordu. Anahtarımı kapının kilidine soktum ama anahtarı döndürmeyi hiç istemiyordum. Kapıyı açtım girişte sağda bulunan ışığın düğmesine uzandım. Sarı ampul bir an yanmaya tereddüt eder gibi titredi, sonra da yandı. Ev, çıkarken nasıl bıraktıysam öyleydi. Sandalyenin sırtına asılı mavi havlu, üzerinde ekmek kırıntıları kalmış bir masa ve duvardaki saat… Tik, tak, tik, tak… Zaman burada ilerlemiyor, yalnızca tekrar ediyor. Çamurlu ayakkabılarımı çıkarıp kapının kenarına sessizce bıraktım. Oysa içeride benden başka kimse yoktu. Bu oda, bu masa, bu duvarlar… Hepsi bana ait ama ben hiçbirine ait değilmişim gibi. İçime yavaş yavaş yayılan o boşluk hissi, farların altında devleşen gölgemden çok daha ürkütücüydü. Orada karşımda büyüyen karanlık hiç değilse canlı gibiydi. Buradaki boşluk ise sessiz ve hareketsiz.
Her gün aynı saatte uyanmak zorundayım. Güneş henüz doğmamışken odanın soğuk sessizliğine gözlerimi açarım. Perdenin kenarından sızan soluk ışık daha içeri bile girmemişken ben çoktan ayaktayım. Güneşin ışıklarıyla uyananlara çok imreniyorum. Aslına bakarsan artık yeni bir günün başladığını da hissetmiyorum. Akrep ve yelkovan sadece birbirini kovalıyor, takvim yaprakları da dökülüyor ama içimde hiçbir şey yerinden oynamıyor. Ben hep aynı yerdeyim. Günler birbiri ardına diziliyor, fakat hepsi de birbirine benziyor. Her yarınım, dünümün aynısı ve bu hep böyle olacak. Yatağımdan kalkıp duvardaki aynaya bakarım. Aslında bakmak istemesem bile göz göze gelirim kendimle. Yüzüm hâlâ bozuk uykumun izlerini taşır. Dudak kenarlarımda ince, derinleşmeye başlamış çizgiler… Gülmediğim hâlde mi oluşmuşlar? Her gün aynı yüz, ama her bakışımda kendini biraz daha yabancı hissettirmeyi başarır.
Ceketimi de sandalyenin üzerine bırakıp camın kenarındaki koltuğa doğru ilerledim. Camın kenarında koltuğumun olması baya bir lüks hissettirmişti en başta. Ellerimi dizlerimin üzerine bırakmadan önce perdeyi de biraz araladım. Yağmur yağmaya başlamıştı yine. Şu tıkırtılar… Cama binlerce parmak ısrarla vuruyor sanki. “Aç şu camı!” diyorlar. Açsam ne olacak ki? İçeri girip hemen yere damlayacaklar, sonra da kuruyup gidecekler. Bir de arkalarında soluk izler bırakacaklar tabii. Sonra gel de temizle izleri…
Camı açmadığım için kendi cenazelerini de beraberlerinde alıp aşağıya doğru sürüklüyorlar birbirlerini. Dışarıdan bir yerlerden kopup geliyorlar, sonra da cama çarpıp bir anlığına burada olduklarını hissettiriyorlar. Şehrin ışıklarını bedenlerinde dağıtıp ne de güzel renk renk oldular. Aslında hepsi özlerinde birer bulanık karmaşa…
Bir gün ansızın belirebilirler. Gözleri ıslanmış, sesleri titrek… “Sana ihtiyacım var.” derler.Ya da sadece susup seni izlerler. İçeri alırsın, bir süre yayılırlar evine, sıcaklığına, kokuna, kahkahalarına… Sonra bir sabah uyanırsın ve buhar olmuşlar. Geriye yalnızca arkalarında bıraktıkları o soluk izler kalmış; kullanılmış bir kahve fincanı, yarım kalmış veya atılamamış bir mesaj, çekmecede unutulmuş bir çorap…
Bir de camı açmadığın için içeriye giremeyenler var. Göz göze geldiğinizde bakışlarınızı kaçırtan, “Olur muydu?’’ diye iç geçirten ama bir türlü adım atamadıklarınız. Onlar senin için yok hükmündeler. Ama aslında yok değiller. Sadece senin camının dışında ısrarla vurup duruyorlar. Bir gün çok yakın, ertesi gün ise birden yabancı. Bir varlar, bir yoklar. Sana dokunuyorlar ama gerçekten dokunmuyorlar. Söz veriyorlar ama sözlerini unutuveriyorlar. Dediğim gibi özleri birer bulanık karmaşa.
Bunları düşünmek için pek de bir vaktim yok aslında. Yarın alarmım yine sabah beşte çalacak. Yine aynı karanlık odada gözlerimi açacağım ve yine düne uyanacağım.
Kardelen YALÇINKAYA
Biyografi: Gazi Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü öğrencisi Kardelen Yalçınkaya, Türkçenin zenginliğini ve kelimelerin gücünü hayatının merkezine almaktadır. Edebi yolculuğunda insana, hayata ve duygulara dair gözlemlerini şiirler ve denemeler aracılığıyla kaleme almaktadır. Geleceğin eğitimcisi olma yolunda ilerlerken hem yazılarıyla hem de öğreteceği ana diliyle genç zihinlerde edebi bir iz bırakmayı hedeflemektedir.
