LAF ARASI KURULAN KÜRSÜLER
Bir insanın yaşamı, başkalarının ağzında küçücük, kesik kesik cümlelere dönüşebiliyorsa, orada kimsenin gerçekten yaşadığından söz edilemez. Burada tekrarlanan hükümler, ezberlenmiş utançlar ve hakkında konuşulan yaşamlar vardır.
Sen susarsın. Onlar konuşur. Garip bir şekilde de senin yaşamın, onların cümlelerine dönüşür.
Dedikodu, çoğu kişinin sandığı gibi masum bir oyalanma değildir. Sessizce, ama sistemli bir şekilde, kim olduğumuza dair kuralları yazar. “Kadın şöyle yaparsa makbul, böyle yaparsa tehlikeli.” “Erkek şöyle yaşarsa güçlü, böyle yaşarsa zavallı.” Söylenen her söz, görünmez bir kanun maddesine dönüşür, kimse imzalamamıştır ama herkes uymaya zorlanır.
Toplumsal değerler kitaplarda yazılmadan önce, insanların birbirleri hakkında fısıldadıkları cümlelerde şekillenir. Kâğıtlara dökülmeyen ama kalplere kazınan, utançla karışık emirler hâline gelirler. Sanırım en acısı, bu baskıya sadece eski olanlar, gelenekçi olanlar katılmaz; çoğu zaman en uygar görünenler de aynı dilden konuşur.
Çağdaş bir kadın, sakince, başka bir kadının kıyafetini, kahkahasını, sevgililerini, boşanmışlığını, yalnızlığını, gece dışarı çıkışını, çocuk doğurmayışını, çok çocuk doğuruşunu, kariyerini, kariyersizliğini, kısacası varoluşunu yargılayabilir. Yargılarken, yüzünde özgüvenli bir gülümseme, dilinde ise en eski kalıplar vardır. Ancak içinden konuşan sesin ona ait olmadığının farkında bile değildir.
Kimse ona şunu sormamıştır: Başka birine yaptığın bu şeyi, senin üzerinde görmek ister miydin?
Çocukken o kadar çok kural ezberleriz ki, çoğu zaman ahlakla ezberi birbirine karıştırırız. Bir noktadan sonra, doğru olanı yapmaya değil, ayıplanmayanı seçmeye başlarız. Zira ayıp, bu topraklarda çoğu zaman günahtan daha ağırdır; vicdan değil, mahalle yönetir insanı.
İçinde bir ses bu haksızlık dese bile, dışarıda yankılanan seslere kulak verirsin. Dışarıdaki ses kalabalıktır, içindeki ses yalnızdır ve insan, yalnız sesi savunmaktan korkar.
Bu yüzden ezbere yaşayanlar çoğalır. Ne düşündüğünü bilmeden konuşan, ne hissettiğini bilmeden yargılayan, neye inandığını bilmeden ceza veren insanlar.
Bir gün yanlarından bir kadın geçer. Saçı dağınıktır belki, gözleri karışıktır, yani yaşamdır. Sonra o bilindik cümlelerden biri havada asılı kalır: “Bir kadın böyle yapmamalı.”
Kim karar vermiştir bunun böyle olduğuna? Bu cümlenin yazarı kimdir? İlk kimin dilinde doğmuştur? Kimse bilmez. Lakin herkes tekrarlar.
“Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma.” Duyduğumuz en eski, en basit, en yalın cümlelerden biri bu. Galiba en az uygulananı. Zira bu cümleyi hayatına koyabilmen için önce kendine şunu sorman gerekir:
“Ben neye maruz kalmak istemiyorum?”
“Ben ne zaman inciniyorum?”
“Ben nasıl bir bakışın altında eziliyorum?”
Eğer kendi canının acısına bakmayı reddediyorsan, başkasının canını acıtırken de bir rahatsızlık hissetmezsin. Kendi çocukluğundaki utançla yüzleşmediysen, başka birinin utancını artırmaktan çekinmezsin. Kendine hiç dürüstçe bakmadıysan, başkasının çıplaklığı seni rahatsız eder; hemen örtmesini, susmasını, saklamasını istersin.
Dedikodu tam da buradan beslenir. Kendi yarasına bakmayı reddeden insanların, başkalarının yaralarını konuşmasından. Kendi yasını tutamayanların, başkalarının hayatını kurcalamasından. Kendi sesini duyamayanların, başkasının sesini kısmaya çalışmasından.
Ezbere yaşamak, biraz da budur kanımca. Kendi içini bilmeden, başkasının hayatını düzeltmeye kalkmak.
“Digression’da bir dünya markası olduğumuzu kanıtladıktan sonra, cümle aralarında yargı dağıtmayı da ihmal etmiyoruz.” Emrah Safa Gürkan’a ait bu cümle, omurga bir sosyolojik tespittir.
Burada üç durum bulunmaktadır. Dedikoduyu laf kalabalığı , digression gibi akıllı görünen sapmaların arasına saklamak, bunu yaparken kendini çok sofistike, dünya vatandaşı zannetmek ve asıl işi de cümle aralarında yargı dağıtmak.
Züleyha Ekici

