MERVE MİNA SEYHAN:SON İZ

Karda tek bir ayak izi vardı.

Kasabanın dışında, yıllardır terk edilmiş taş eve kadar uzanıyor, kapının önünde son buluyor ve geriye tek bir adım bile dönmüyordu. Çocukluğumdan beri bu izin uğursuzluk getirdiği anlatılırdı. Ben ise sekiz yaşımdayken babamın aynı evin yakınındaki uçurumdan düşerek öldüğüne inandırılmıştım. Cenazesinde tabut hiç açılmadı, annem ise yıllarca tek bir soru sormama bile izin vermedi. Ölmeden iki gün önce avucuma paslı bir anahtar sıkıştırdı ve fısıldadı: “Taş evin bodrumuna bak… Baban orada ölmedi.” Bu, bana bıraktığı son cümleydi.

Ertesi sabah taş eve gittim. Kapıya kadar uzanan tek ayak izini dikkatle inceledim. Her adım aynı derinlikte ve aynı aralıktaydı. Rastgele yürüyen biri böyle iz bırakmazdı. Paslı zincirin yalnızca bir halkasının parlak olması, kapının yakın zamanda açıldığını gösteriyordu. İçeri girdiğimde yerdeki toz tabakasında tek sıra ayakkabı izi vardı. İzler odanın ortasında kayboluyordu. Gevşek bir tahtayı kaldırınca bodruma inen gizli merdiveni buldum.

Demir sandığın içinden kırık bir cep saati, siyah kapaklı bir defter ve eski tapu belgeleri çıktı. Saat 22.17’de durmuştu. Arka kapağındaki tarih, babamın öldüğü söylenen geceyi gösteriyordu: 17 Ocak 1998. Defterin ilk sayfasında, “Bana söyledikleri gibi ölmediğimi anlamışsındır.” Yazıyordu. Devamındaki sayfalarda muhtar Cemil Yıldız, tapu kâtibi Nihat Kılıç ve müteahhit Orhan Demir’in sahte tapular düzenleyerek köylülere ait arazileri ele geçirdiğini gösteren ayrıntılı kayıtlar vardı. Son sayfada ise tek cümle dikkat çekiyordu: “Yarın savcılığa gidiyorum. Dönemezsem evi arayın.”

Belgeleri Cumhuriyet Savcılığına teslim ettim. Tapu kayıtları defterdeki bilgilerle birebir uyuşuyordu. Babamın ölümünden yalnızca iki gün sonra bütün araziler aynı üç kişinin üzerine geçirilmişti. Eski otopsi raporunun ilk nüshası yeniden bulundu. Dosyadan çıkarılmış satırda, “Baş bölgesindeki yaralanma, düşmeye değil künt cisim darbesine uygundur.” Yazıyordu. Kriminal inceleme, olay yeri fotoğraflarındaki tek ayak izinin aynı ayakkabıya ait olduğunu, dönüşte ise katilin kendi izlerinin üzerine basarak geri yürüdüğünü ortaya koydu. Av tüfeğinin dipçiğinde bulunan DNA da babama aitti.

Deliller karşısında tapu kâtibi sustuğu yirmi sekiz yılı bozdu. Babamın, belgeleri teslim etmesini engellemek için taş eve çağrıldığını; çıkan tartışmada tüfeğin dipçiğiyle başına vurulduğunu, ardından cesedinin uçurum kenarına taşınarak kazaya uğramış gibi gösterildiğini anlattı. Muhtarın hazırlattığı sahte tutanaklar ve değiştirilen raporlar gerçeği yıllarca gizlemişti. Kasabayı korkutan tek ayak izi ise doğaüstü bir olay değil, cinayeti saklamak için uygulanmış basit ama zekice bir yöntemdi.

Mahkeme, üç sanığı kasten öldürme, resmî belgede sahtecilik ve delilleri gizleme suçlarından mahkûm etti. Taş evden son kez ayrılırken kar yeniden yağıyordu. Bu kez kapının önünde tek bir ayak izi yoktu; polislerin, bilirkişilerin ve gerçeğin peşinden yürüyen insanların izleri birbirine karışmıştı.

O an anladım.

Bazı evler hayalet saklamaz.

Bazı evler, insanların yıllarca sakladığı suçları saklar.

Ve bazı ayak izleri…

İnsanı geçmişe değil, adalete götürür.

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir