Modern dünya, bizi her sabah bitiş çizgisi olmayan bir maratona uyandırıyor. Bildirim seslerinin ritmiyle hızlanan nabzımız, bizi bir yerlere yetişmeye, bir şeyleri tüketmeye ve her an “çevrim içi” kalmaya zorluyor. Oysa hız, mesafeleri kısaltsa da önce görüş açımızı daraltıyor, sonra manayı sığlaştırıyor. Hız sadece zamanı ve manayı değil, aynı zamanda dikkati de öğütüyor. Oysa dikkat insanın kendine ayırdığı en kıymetli mülk değil midir? Her şeyin bu denli süratli aktığı bir çağda, durmak ve odaklanmak artık bir geri kalmışlık değil, bir entelektüel direniş biçimidir.
Mürekkebin kâğıtla buluştuğu o ilk andaki tereddüdü düşünün. Bir dolma kalemin ucundan süzülen mürekkebin kurumasını beklemek, dijital bir ekranın piksellerine hapsolmaktan çok daha insani bir eylemdir. Çünkü yavaşlıkta bir emek, bir iz ve en önemlisi bir intizar vardır. Bizler, sabretmeyi unuttuğumuzdan beri en güzel hikâyelerin demlenmesine de müsaade etmez olduk. Hızlıca yazılan, hızlıca okunan ve aynı hızla unutulan kelimelerin arasında ruhun o kadim ağırlığı kaybolup gitmiyor mu? Halbuki ruhun sosuna bulanarak kalpten dökülen kelimeler, dinleyenin kulağında, okuyanın zihninde bir dosya gibi hemen kapanmamalı; aksine yeni bir sekme üretircesine labirent misali yeni koridorlar açmalıdır.
O dolambaçlı yolların en kuytu köşelerinde belli belirsiz “gölgeler” bekler insanı. Bazen gerçek derinlik, sadece durduğunuzda görünür hâle gelir. Tıpkı bulanık bir suyun, durulması için zamana ihtiyaç duyması gibi zihnimizin de o kendi sesini duyabileceği sükûn bulmuş boşluklara ihtiyacı vardır. Koşarken sadece önümüzdeki yolu görürüz, yanımızda bizimle birlikte koşan gölgemizi ancak yavaşladığımızda fark ederiz. Kendinden kaçan insan hızlıdır; kendine dönmek isteyen ise adımlarını ağırlaştırmak zorundadır. Bir dosyayı karara bağlamanın ciddiyeti ile bir şiirin mısraları arasındaki o ince çizgide yürürken şunu fark etmeliyiz: Hayat, sadece varılan duraklardan ibaret değil; o duraklar arasında alınan uzun ve yavaş nefeslerin birikimidir.
Bugün kendimize bir iyilik yapalım. Herkesin koştuğu bir kalabalık caddede, adımlarımızı bilerek yavaşlatalım. Bir fincan kahvenin soğumasına izin verelim, bir kitabın sayfasında takılıp kalmaya veya sadece pencereden süzülen şehir ışıklarını izlemeye vakit ayıralım.
Çünkü asıl mesele sadece menzile varmak değil, yolun tozunu ve temaşasını ruhunda hissedebilmektir. Belirsizliklerin çoğaldığı ve her şeyin birbirine karıştığı “modern dünya” alacasında, ancak kendi iç ritmine sadık kalanlar, o karmaşanın içinde kaybolmadan kendi hakikatine uyanabilir. Unutmayın; en uzun yolculuklar, en yavaş atılan adımlarla başlar… Ve ancak o zaman… Bu yarım kalan söz gibi herkes kendi istediği şekilde cümlesini bitirebilir. Ya siz ne dersiniz?
