DEFNE Yaprakları
Olimpos’un yüksek doruklarında tanrılar kendi ölümsüz dünyalarında yaşarken,
yeryüzünde insanlardan çok daha eski sırların fısıldandığı ormanlar vardı. Bu
ormanlardan birinde, nehirlerin serinliğiyle beslenen, rüzgârın yapraklarında şarkılar
söylediği yemyeşil bir vadide Daphne adında genç bir kız yaşardı. Daphne,
Teselya’nın nehir tanrısı Peneus’un kızıydı. Güzelliği yalnızca yüzünün zarafetinden
ibaret değildi; onun asıl güzelliği, özgürlüğüne duyduğu tutkuda ve doğayla kurduğu
derin bağda saklıydı. İnsanların arasında yaşamaktan çok ormanların sessizliğini,
pınarların şırıltısını, kuşların sabah türkülerini ve ay ışığının ağaçların arasından
süzülüşünü severdi. Saçlarına çiçeklerden taçlar takar, yalın ayaklarla ormanın
patikalarında dolaşır, yayını omzuna asar ve günlerini avlanarak geçirirdi. Onu
görenler güzelliğine hayran kalırdı fakat Daphne için güzellik, başkalarının
bakışlarında ölçülen bir şey değildi. O, kendi hayatının sahibi olmak istiyordu.
Daphne’nin gönlünde evlilik arzusu yoktu. Ne bir sarayın ihtişamı ne altın
mücevherler ne de bir tanrının sevgisi onu cezbedebilirdi. Özgürlüğünü her şeyin
üzerinde tutuyordu. Babası Peneus ise kızının bir gün yuva kurmasını, yanında onu
koruyacak bir eş bulunmasını istiyordu. Fakat Daphne her defasında babasına aynı
şeyi söylüyordu: “Baba, benim yuvam ormandır. Ben rüzgârın peşinden gitmek,
nehrin sesini dinlemek ve istediğim yere özgürce yürümek istiyorum.” Peneus kızının
bu sözlerine üzülse de onun iradesine saygı duyuyordu. Çünkü Daphne’nin
gözlerinde, sıradan bir genç kızın gözlerinden farklı bir kararlılık vardı.
O günlerde Olimpos’ta Apollon ile Eros arasında küçük görünen fakat büyük sonuçlar
doğuracak bir tartışma yaşandı. Apollon, tanrıların en güçlü ve en görkemli
olanlarından biriydi. Güneşin ışığıyla, şiirle, müzikle, kehanetle ve sanatla
ilişkilendirilen Apollon, kendi kudretine fazlasıyla güveniyordu. Bir gün Eros’u elinde
yayıyla gördüğünde onunla alay etti. “Senin küçük yayının benim silahlarımın
yanında ne değeri olabilir?” dedi. “Ben büyük savaşlara yön veren, uzak hedefleri
vurabilen bir okçuyum. Sen ise oyuncaklarınla insanların kalplerini karıştırıyorsun.”
Eros, Apollon’un sözlerine karşılık vermedi. Fakat tanrıların en küçüklerinden biri
olmak, onun güçsüz olduğu anlamına gelmiyordu. Eros’un okları kılıçlardan daha
görünmez, fakat çoğu zaman onlardan daha güçlüydü. Sessizce yayını çıkardı. Altın
renkli bir oku Apollon’a, kurşundan yapılmış ağır ve soğuk bir oku ise Daphne’ye
yöneltti. Altın ok, aşkı doğuran bir okun ucunda parlayan ışık gibiydi. Kurşun ok ise
kalbin kapılarını aşka karşı kapatıyor, insanın içini kaçma ve uzaklaşma isteğiyle
dolduruyordu.
Eros önce altın oku Apollon’un kalbine gönderdi. Ok, tanrının göğsüne saplandığı
anda Apollon’un bakışları değişti. Sonra kurşun ok Daphne’nin kalbine ulaştı.
Daphne’nin içinde hiçbir şey uyanmadı; aksine, gönlündeki özgürlük tutkusu daha da
güçlendi.
Apollon, kısa süre sonra ormanda Daphne’yi gördü. Onu ilk gördüğü anda, daha
önce hiç hissetmediği bir tutkuyla karşı karşıya kaldı. Daphne’nin saçları rüzgârda
savruluyor, gözlerinde ormanın derinliği parlıyor, adımları toprağa değdiğinde sanki
doğa onunla birlikte hareket ediyordu. Apollon onun yanına yaklaşarak kendisini
tanıttı. Tanrı olduğunu, ona büyük bir hayat sunabileceğini, isterse saraylarda
yaşayabileceğini, dünyanın en değerli hazinelerinin onun olabileceğini söyledi.
Daphne ise Apollon’un sözlerini dinledi fakat kalbinde hiçbir karşılık bulmadı. “Ben
hazineler istemiyorum,” dedi. “Ben özgür olmak istiyorum.”
Apollon geri çekilmedi. Çünkü onun kalbine saplanan altın ok, sevdiğine kavuşma
arzusunu her geçen an büyütüyordu. Daphne ise kaçmak istiyordu. Apollon onu takip
etmeye başladı. Ormanın sessizliği bir anda ayak sesleriyle bölündü. Daphne koştu,
Apollon peşinden geldi. Daphne daha hızlı koştu; fakat Apollon bir tanrıydı ve
insanlardan çok daha hızlıydı.
Daphne’nin nefesi kesilmeye başladığında önünde babası Peneus’un nehri belirdi.
Nehrin kıyısına geldiğinde artık kaçacak gücü kalmamıştı. Arkasında Apollon’un
yaklaşan ayak seslerini duyuyordu. Daphne gökyüzüne ve babasına doğru ellerini
kaldırdı.
“Baba,” diye haykırdı, “eğer beni gerçekten seviyorsan beni kurtar! Bu bedenimi
değiştir, beni başka bir varlığa dönüştür. Beni bana ait olmayan bir hayattan koru!”
Peneus kızının sesini duydu. Nehir kabardı, sular gökyüzüne doğru yükseldi.
Daphne’nin ayakları bir anda toprağa kök salmaya başladı. Bacakları sertleşti,
bedeninin üzerinde kahverengi bir kabuk oluştu. Kolları dallara dönüştü. Parmakları
ince yapraklara ayrıldı. Saçları yeşil yaprakların arasında kayboldu. Daphne’nin
insan bedeni yavaş yavaş bir ağaca dönüşürken Apollon ona yetişti.
Fakat artık çok geçti.
Karşısında genç kız değil, kökleri toprağa uzanan zarif bir defne ağacı vardı.
Apollon ağacın gövdesine dokundu. İçinde hâlâ Daphne’nin ruhunun yaşadığını
hissediyordu. Büyük bir acıyla onun dallarına sarıldı. “Madem benim olamadın,” dedi,
“bundan sonra benim simgem olacaksın.”
O günden sonra defne ağacı Apollon için kutsal kabul edildi. Apollon defne
dallarından bir taç yaptı ve onu başına taktı. Şairlerin, sanatçıların ve kahramanların
başına defne tacı konulmasını istedi. Böylece defne, zaferin, sanatın, şiirin ve onurun
sembolü hâline geldi.
Fakat defne ağacının hikâyesi yalnızca Apollon’un aşkına kavuşamamasının hikâyesi
değildi. Daphne’nin dönüşümü, mitolojide özgürlüğün ve kendi kaderini seçme
arzusunun da sembolü olarak yorumlandı. O, bir tanrının sevgisini reddettiği için
cezalandırılmadı; kendi iradesini korumak uğruna doğanın bir parçası oldu. İnsan
bedenini kaybetti ama özgürlüğünü kaybetmedi. Artık onu hiçbir tanrı takip
edemezdi. Hiçbir saray onu içine hapsedemezdi. Hiçbir güç onun üzerinde sahiplik
kuramazdı.
Yıllar geçti. Ormanlarda defneler çoğaldı. Rüzgâr onların yapraklarını salladıkça
insanlar Daphne’nin hikâyesini hatırladı. Şairler defne yapraklarının sesinde özgür bir
kızın kalp atışlarını duyduklarını söylediler. Sanatçılar Apollon’un taşıdığı defne
tacında aşkın, kaybın ve sanatın iç içe geçmiş hikâyesini gördüler. Zafer kazananlar
başlarına defne taktı. Şairler şiirlerini defne dallarının gölgesinde yazdı. Krallar ve
komutanlar defne tacını güçlerinin simgesi olarak taşıdı.
Fakat defne hiçbir zaman yalnızca zaferin ağacı olmadı. Onun yapraklarında bir
başka anlam daha vardı: “Beni sahiplenemezsiniz.”
Çünkü Daphne’nin hikâyesinin merkezinde aşk kadar özgürlük de vardı. Apollon’un
sevgisi güçlüydü ama Daphne’nin iradesinden daha güçlü değildi. O, sevmediği bir
hayatı kabul etmek yerine kendisini doğaya teslim etmeyi seçti. Bu nedenle defne
yaprakları yüzyıllar boyunca hem zaferi hem de özgürlüğü temsil etti.
Bazı anlatılarda Apollon’un Daphne’ye olan sevgisinin zamanla bir pişmanlığa
dönüştüğü söylenir. Çünkü tanrı, sahip olmak istediği şeyin aslında sahip
olunabilecek bir varlık olmadığını anlamıştı. Daphne artık bir ağaçtı ve onun
yapraklarına dokunduğunda genç kızın saçlarına dokunur gibi hissediyordu. Defne
ağacının yaprakları her rüzgârda hareket ettiğinde Apollon, Daphne’nin kendisine
cevap verdiğini düşünüyordu.
Bu yüzden defne ağacına zarar vermedi. Onu korudu, kutsal ilan etti ve yapraklarını
sonsuza kadar kendi simgesi yaptı. Böylece Apollon ile Daphne’nin hikâyesi, aşkın
kavuşmak anlamına gelmediğini anlatan en eski mitlerden biri hâline geldi.
Bir gün ormandan geçen genç bir şair, yaşlı bir defne ağacının altında durdu. Ağacın
yapraklarından biri omzuna düştü. Şair yaprağı eline aldı ve uzun süre ona baktı.
Yaprağın damarlarında ince ince ilerleyen çizgiler, ona bir insanın yaşamını hatırlattı.
“Demek ki bazı hikâyeler ölmez,” dedi. “İnsanlar gider, bedenler değişir, fakat
hikâyeler yaprakların damarlarında yaşamaya devam eder.”
O günden sonra şairlerin başına defne tacı konulmasının nedeni yalnızca Apollon
değildi. Defne, sözcüklerin ölümsüzlüğünü de temsil etmeye başladı. Çünkü bir
insanın bedeni toprağa karışabilir, sesi zamanla unutulabilir, fakat yazdığı bir şiir
yüzyıllar sonra başka bir insanın kalbine dokunabilir. Daphne’nin bedeni ağaca
dönüşmüş, fakat adı ölümsüzleşmişti.
Defne ağacının yaprakları bugün bile rüzgâr estiğinde sanki eski bir hikâyeyi anlatır.
Bir yaprak diğerine dokunur, dallar hafifçe sallanır ve ormanın içinde anlaşılması güç
bir fısıltı dolaşır. Belki bu, Daphne’nin sesidir. Belki de binlerce yıl önce Peneus’un
kıyısında yaşanan o büyük dönüşümün yankısıdır.
Ve belki defnenin gerçek sırrı şudur: Bazı insanlar sevilmekten çok özgür kalmayı
seçer. Bazı aşklar kavuşarak değil, kaybedilerek sonsuzlaşır. Bazı insanlar
bedenlerini kaybetseler bile isimlerini dünyaya bırakırlar. Bazı hikâyeler ise
anlatıldıkça yeniden doğar.
Daphne artık yalnızca eski bir Yunan masalındaki genç kız değildir. O, her çağda
kendi yolunu seçmek isteyen insanın sembolüdür. Defne ağacının kökleri toprağın
derinliklerine uzanırken dalları gökyüzüne doğru yükselir. Kökleri geçmişi, dalları
geleceği, yaprakları ise insanın her baharda yeniden doğma umudunu anlatır.
Apollon’un başındaki defne tacı zaferi temsil ederken, ağacın gövdesi Daphne’nin
direncini anlatır. Birinin hikâyesi diğerinden ayrılmaz. Çünkü aşk ve özgürlük,
mitolojinin en eski karşılaşmalarından birinde aynı ağacın gövdesinde birleşmiştir.
Yüzyıllar sonra bile insanlar bir defne dalını ellerine aldıklarında farkında olmadan bu
eski hikâyeye dokunurlar. Şairler defne yapraklarını şiirlerinin arasına koyar,
sanatçılar onu eserlerine işler, kazananlar onunla taçlandırılır. Fakat her defne
tacının ardında, bir zamanlar kendi kaderini seçmek isteyen Daphne’nin sessiz
hikâyesi vardır.
Ve ormanda rüzgâr estiğinde defne yaprakları birbirine sürtünür.
Hafif bir ses çıkar.
Sanki bir genç kız hâlâ koşuyormuş gibi…
Sanki uzaklardan bir nehir hâlâ onun adını çağırıyormuş gibi…
Sanki doğa, binlerce yıl önce verdiği sözü hâlâ tutuyormuş gibi:
“Özgürlüğünü isteyen hiçbir ruh gerçekten kaybolmaz.”
Murat Engin Deniz
