İyiliğin Öğretilmeyen Sınırı
Bir çocuğa iyi olmayı öğretmekle başlıyoruz çoğu zaman.
Paylaşmayı, affetmeyi, alttan almayı…
Kırmamayı, üzmemeyi, uyumlu olmayı…
Çünkü biz, iyi insanların daha az incindiğine inanıyoruz.
Hayatın onlara daha nazik davranacağını düşünüyoruz.
Sanki iyilik, görünmez bir zırh gibi
çocuğumuzu koruyacak sanıyoruz.
Ben de öyle düşündüm.
Kalbi kırılmasın istedim.
Kimseyi kırmasın istedim.
Daha az ağlasın, daha az incinsin diye
onu hep “iyi” olmaya yönlendirdim.
Bazen içimden geçen tek şey şuydu:
“Boş ver, büyütme… sen alttan al.”
Çünkü bana göre önemli olan,
onun haklı çıkması değil, üzülmemesiydi.
Bir gün, küçük bir kırgınlık vardı.
Çocukça bir küslük…
Belki birkaç gün içinde kendiliğinden geçecek,
belki de çoktan unutulacak bir şeydi.
Ama ben bekleyemedim.
O küslük bitmeli diye düşündüm.
O an yaşadığı duygudan kurtulsun istedim.
Kalbinde o ağırlık kalmasın istedim.
Ve bir karar verdim.
Haklı olup olmamasının bir önemi yoktu benim için.
Önemli olan, o küslüğün bitmesiydi.
İlk adımı o atsın istedim.
Bir özür, her şeyi çözer sandım.
O an, bir küslük bitti belki.
Ama fark etmeden başka bir şey başladı.
Çünkü çocuklar sadece söylenenleri değil,
yaşatılanları öğrenir.
Ben ona o gün şunu öğretmiş oldum:
“Haklı olsan bile, bazen geri adım atmalısın.”
“Üzülmemek için, kendinden vazgeçebilirsin.”
“İlişkilerde dengeyi sağlamak senin sorumluluğun.”
Bunu bilinçli yapmadım.
Bir anne olarak sadece korumak istedim.
Ama korumak isterken,
onun içindeki sesi biraz kısmışım.
Yıllar geçti.
Zaman, çocukların büyüdüğü kadar
bizim de fark ettiğimiz bir öğretmen aslında.
Ve bir gün, duyduğum bir cümle
içimde uzun süre yankılandı.
İyi bir insan olayım diye
kendimden vazgeçmeyi öğrendim…
O an anladım ki;
bir çocuğa sadece iyi olmayı öğretmek,
ona kendini savunmayı öğretmezsen
eksik kalıyormuş.
Çünkü hayat her zaman adil değil.
Herkes iyi niyetli değil.
Ve her ilişkide denge, kendiliğinden kurulmaz.
Eğer bir çocuk sadece iyi olmayı öğrenirse;
bir süre sonra susmayı öğrenir.
Haklı olduğu halde geri çekilmeyi…
Üzüldüğü halde belli etmemeyi…
Kırıldığı halde özür dilemeyi…
Ve en tehlikelisi;
kendi duygularından şüphe etmeyi öğrenir.
“O kadar da önemli değil…”
“Belki de ben abartıyorum…”
“Boş ver, sorun çıkarma…”
İşte tam da burada
iyilik ile kendinden vazgeçmek birbirine karışır.
Oysa gerçek denge başkaymış.
İyi olmak;
her şeyi kabul etmek değilmiş.
Affetmek;
haksızlığı onaylamak değilmiş.
Alttan almak;
sürekli geri çekilmek değilmiş.
Ve güçlü olmak;
sert olmak değilmiş.
Asıl güç;
nazik kalırken sınır koyabilmekmiş.
Severken kendini unutmamakmış.
Değer verirken kendini değersizleştirmemekmiş.
Şimdi geriye dönüp baktığımda
şunu daha net görüyorum:
Çocuklara sadece iyi olmayı öğretmek yetmiyor.
Onlara kendilerini korumayı da öğretmek gerekiyor.
Sınır çizmeyi…
“Hayır” diyebilmeyi…
İçlerinden gelen sesi duyabilmeyi…
Çünkü bir çocuk
başkalarına zarar vermemeyi öğrendiği kadar
kendine zarar gelmesine de izin vermemeyi öğrenmeli.
Ve belki de en önemlisi şu:
İyi olmak,
kendine rağmen iyi olmak değildir.
Şimdi biliyorum ki
çocuklara bırakabileceğimiz en kıymetli miras;
sadece iyi bir kalp değil,
aynı zamanda sağlam bir benlik duygusudur.
Çünkü ancak o zaman
bir insan hem iyi kalabilir
hem de kendini kaybetmeden yaşayabilir.
