NAZMİYE YILMAZ:CEZAEVİ

CEZAEVİ

Cezaevi kapılarının ardında yalnızca suçlular yaşamazdı.

Bazen masumlar da yaşardı.

Bazen bir hata yapanlar…

Bazen bilerek yanlış yapanlar…

Bazen istemeden bir olayın içine düşenler…

Bazen de başkasının suçunu üzerine almak zorunda bırakılanlar.

Çünkü hayat, dışarıdan bakıldığında göründüğü kadar kolay değildi.

İnsanlar birini cezaevinde gördüğünde hemen hüküm verirdi.

“Demek ki suç işlemiş.”

“Bir şey yapmıştır.”

“Ceza aldıysa vardır bir sebebi.”

Ama kimse o insanın o kapının arkasına nasıl geldiğini sormazdı.

Kimse geceleri ne yaşadığını bilmezdi.

Kimse ailesinin onu tehdit edip etmediğini, korkutup korkutmadığını, susturup susturmadığını bilmezdi.

Çünkü bazı insanlar suç işlerdi.

Bazıları ise başkasının suçunun altında kalırdı.

Ve bazen bir insan, ailesini korumak için kendi hayatını feda ederdi.

İşte o zaman ceza yalnızca bir mahkeme kararı olmazdı.

Bir ömre dönüşürdü.


Adam bunu yıllar sonra daha iyi anlayacaktı.

Çünkü sevdiği kadın cezaevine girmişti.

Kadının geçmişinde herkesin bilmediği bir hikâye vardı.

Bir olay olmuştu.

Bir suç ortaya çıkmıştı.

İnsanlar konuşmuştu.

Aile baskısı başlamıştı.

“Sus.”

“Konuşma.”

“Bu işi sen üstleneceksin.”

“Başka yolu yok.”

Kadın korkmuştu.

Belki ailesini korumak istemişti.

Belki tehdit edilmişti.

Belki de yaşananların tamamını anlatmaya cesaret edememişti.

Ve sonunda suç onun üzerine kalmıştı.

Mahkeme başladı.

İnsanlar onun hakkında konuştu.

Ama onun içinde kopan fırtınayı kimse görmedi.

Sonunda ceza aldı.

Ve cezaevinin kapıları onun yüzüne kapandı.


Adam ilk gün cezaevinin önüne geldiğinde ne yapacağını bilmiyordu.

Kapının önünde onlarca insan vardı.

Kimi elinde bir poşet taşıyordu.

Kimi görüş kâğıdını avucunda sıkıyordu.

Kimi sessizce ağlıyordu.

Kimi gözlerini kapatıp dua ediyordu.

Herkes birini bekliyordu.

Bir anne oğlunu.

Bir çocuk babasını.

Bir kadın eşini.

Bir adam sevdiği kadını.

Adam sıranın kendisine gelmesini bekledi.

Kapı açıldı.

İnsanlar tek tek içeri girdi.

Sonra üzerleri arandı.

Cepler kontrol edildi.

Getirilen eşyalar incelendi.

Bir kapı daha açıldı.

Sonra bir kapı daha.

Her kapının ardından dışarıdaki hayat biraz daha geride kalıyordu.

Adam o koridorlarda yürürken şunu düşündü:

“İnsan gerçekten ne kadar uzağa gidebilir sevdiği birine ulaşmak için?”

Sonunda görüş yerine geldi.

Kadın karşısındaydı.

Aralarında kalın bir cam vardı.

İki tarafta birer telefon.

Adam telefonu kaldırdı.

Kadın da kaldırdı.

Birbirlerine baktılar.

Ama dokunamadılar.

Adam onun yüzüne baktı.

Kadının gözleri yorgundu.

Ama gülümsedi.

“İyi misin?”

Kadın:

“İyiyim.”

dedi.

Adam da:

“Ben de iyiyim.”

dedi.

İkisi de yalan söylüyordu.

Kadın içeride iyi değildi.

Adam dışarıda iyi değildi.


“Çocuklar nasıl?”

“İyiler.”

“Ev nasıl?”

“İyi.”

“Sen?”

“Ben de iyiyim.”

Yine aynı kelime.

İyi.

Oysa evin içinde kadının yokluğu her yerdeydi.

Mutfakta bir sandalye boştu.

Dolapta kıyafetleri duruyordu.

Çocuklar annelerini soruyordu.

Adam her defasında:

“Anneniz gelecek.”

diyordu.

Ama ne zaman geleceğini bilmiyordu.

Bazen gece herkes uyuduktan sonra sessizce oturuyor, telefonuna bakıyordu.

Kadının aramasını bekliyordu.

Bazen telefonu çalmadan önce bile eline alıyordu.

Çünkü insan beklemeye başladığında, sessizlik bile bir haber gibi gelirdi.


Görüşlerde bazen birbirlerine bakıyorlardı.

Bazen bakamıyorlardı.

Kadın camın üzerine elini koyuyordu.

Adam da elini aynı yere koyuyordu.

Aralarında yalnızca bir cam vardı.

Ama o cam, dünyanın en uzak mesafesi gibiydi.

Adam onun eline dokunamıyordu.

Nefesini hissedemiyordu.

Sarılıp:

“Buradayım.”

diyemiyordu.

Sadece sesini duyabiliyordu.

Ve bazen bir insanın sesini duymak yetmiyordu.

Çünkü bazı özlemler kulağa değil, kalbe ağır gelirdi.


Sonra mahkeme günü geldi.

Kadının duruşması vardı.

Adam gitmek istiyordu.

Çok istiyordu.

Mahkeme salonunda yanında olmak istiyordu.

Kadının gözlerinin içine bakmak istiyordu.

Ama çocuklar vardı.

Onları bırakıp gidemedi.

Sabah çocukları hazırladı.

Kahvaltılarını yaptı.

Okula gönderdi.

Sonra evde yalnız kaldı.

Saat ilerledikçe huzursuzluğu arttı.

Mahkeme başlamış mıydı?

Kadın ne hissediyordu?

Hakim ne diyecekti?

Karar ne olacaktı?

Adam telefonunu elinden bırakamıyordu.

Ama ne arayabiliyor ne de bir şey yapabiliyordu.

Sadece bekledi.


Kadın ise mahkeme salonunda oturuyordu.

Kalbi yerinden çıkacak gibiydi.

Bir yandan davayı dinliyor, bir yandan aklından adam geçiyordu.

“Gelecek.”

diye düşünüyordu.

“Beni yalnız bırakmayacak.”

Ama adam orada değildi.

Kadın onun neden gelmediğini bilmiyordu.

Belki gelmek istemediğini düşündü.

Belki kendisini yalnız bıraktığını sandı.

Belki de içinden:

“Demek ki artık beni beklemiyor.”

dedi.

Sonunda karar açıklandı.

Kadın ceza aldı.

O an dünya başına yıkıldı.

Mahkeme bitti.

Kadın yeniden cezaevine götürülmek üzere çıkarıldı.

Koridorlardan geçerken gözleri kapıda birini aradı.

Adam yoktu.

Cezaevi aracına bindirildi.

Kapı kapandı.

Ve kadın cezaevine geri döndü.


Adam haberi evde aldı.

Bir anda dizlerinin bağı çözüldü.

Telefon elinden düştü.

“Ceza aldı…”

Bu iki kelime onun bütün dünyasını yıktı.

Ayağa kalkamadı.

Yere çöktü.

Başını ellerinin arasına aldı.

Sonra haykırdı:

“Hayır!”

Sesini tutamadı.

Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

“Ben yanında olmalıydım…”

“Ben orada olmalıydım…”

“Keşke…”

Ama artık çok geçti.

Çocuklar evdeydi.

Adam onların yanında güçlü görünmeye çalıştı.

Ama yalnız kaldığında yeniden ağladı.

Çünkü sevdiği kadın bir kez daha cezaevinin kapısından içeri gönderilmişti.


Kadın da aynı saatlerde cezaevine geri getirildi.

Kapı açıldı.

İçeri girdi.

Kapı arkasından kapandı.

Bir süre yürüdü.

Sonra durdu.

Başını eğdi.

Adamı düşünüyordu.

Mahkemeye gelmesini beklemişti.

Onu görememişti.

Ve dayanamadı.

Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

“Ben seni bekledim…”

dedi.

“Ben seni bekledim…”

Ama adamın neden gelmediğini bilmiyordu.

O da aynı gün başka bir yerde ağlıyordu.

Biri cezaevinin duvarları arasında.

Diğeri evinin içinde.

İkisi de aynı acıyı yaşıyordu.

Ama birbirlerinden habersizdiler.


Günler geçti.

Bir açık görüş günü geldi.

Adam yine cezaevine gitti.

Kadın karşısına getirildi.

Birbirlerini gördüler.

Ama bu kez ikisi de konuşmakta zorlandı.

Adam gözlerini kaçırdı.

Kadın da başını eğdi.

Çünkü aralarında mahkeme günü vardı.

Kadın:

“Neden gelmedi?”

diye düşünüyordu.

Adam:

“Keşke gelebilseydim.”

diye düşünüyordu.

Birbirlerinin yüzüne bakıyorlardı.

Ama birbirlerinin gözlerine bakamıyorlardı.

Görüş sona erdi.

Ve yine ayrıldılar.


Sonra bir gün telefon görüşü geldi.

Kadın telefonu eline aldı.

Adamın sesini duydu.

Bir süre sessiz kaldı.

Sonra:

“Sen mahkemeye gelmedin.”

dedi.

Adamın boğazı düğümlendi.

“Ben senin geleceğini biliyordum ama tam olarak nasıl olacağını bilmiyordum.”

Kadın:

“Ben seni bekliyordum.”

Adam sustu.

Kadının sesi titredi.

“Ben seni orada göreceğimi düşündüm.”

Adam gözlerini kapattı.

“Ben de çok ağladım.”

Kadın:

“Ben de çok ağladım.”

Adam devam etti:

“Haberi alınca yere çöktüm.”

Kadın sustu.

“Ben hıçkıra hıçkıra ağladım.”

Telefonun diğer ucundan kadının hıçkırıkları duyuldu.

“Ben de…”

dedi.

“Ben de hıçkıra hıçkıra ağladım.”

İkisi de birbirlerini görmüyordu.

Ama ağlama seslerini duyuyorlardı.

Kadın ağlıyordu.

Adam ağlıyordu.

Aralarında demir kapılar vardı.

Duvarlar vardı.

Camlar vardı.

Mesafeler vardı.

Ama o anda ikisi de aynı acının içindeydi.

Adam telefonu kulağına daha sıkı bastırdı.

“Keşke yanında olsaydım.”

Kadın hıçkırarak:

“Keşke gelseydin.”

dedi.

Adam:

“Çocukları bırakamadım.”

Kadın bir süre sustu.

Sonra gerçeği anladı.

“Ben bilmiyordum.”

dedi.

“Ben de bilmiyordum.”

Adamın sesi titredi.

“Ben seni yalnız bırakmadım.”

Kadın ağlayarak:

“Biliyorum.”

dedi.

“Şimdi biliyorum.”

Ve ikisi yine sustu.

Bazen insanın sevdiği kişiye anlatacak çok şeyi olur.

Ama ağlamaktan konuşamaz.


Telefon görüşünün süresi dolmak üzereydi.

Görevli uyardı.

Kadın son kez:

“Ben seni bekledim.”

dedi.

Adam:

“Ben de seni bekledim.”

dedi.

“Ben çok ağladım.”

“Ben de.”

“Yere çöktüm.”

“Ben de.”

“Kimse görmeden ağladım.”

“Ben de.”

Sonra telefon kapandı.

Kadın telefonu elinden bıraktı.

Başını eğdi.

Adam da evde telefonu kapattı.

O da başını eğdi.

Biri cezaevinin içinde ağlıyordu.

Diğeri cezaevinin dışında.

Ve ikisi de birbirini görmeden birbirinin gözyaşını biliyordu.


Çünkü cezaevi yalnızca demir kapılardan oluşmazdı.

Bazen bir ev de cezaevine dönüşürdü.

Bir çocuk annesini beklerken…

Bir adam sevdiği kadının telefonunu beklerken…

Bir kadın açık görüş gününü sayarken…

Bir aile her mahkeme haberinde yıkılırken…

Kapılar dışarıdan kapanırdı.

Ama acı içeride kalmazdı.

Duvarların dışına taşardı.

Bir evin içine girerdi.

Bir çocuğun kalbine yerleşirdi.

Bir adamın gecelerine çökerdi.

Ve yıllarca orada yaşardı.

Siyah Kalem der ki:

Bir insan cezaevine girdiğinde, bazen yalnızca kendisi ceza çekmez.

Dışarıda kalanlar da başka bir ceza yaşamaya başlar.

Biri demir kapıların ardında bekler.

Biri evinin kapısında.

Biri görüş gününü bekler.

Biri telefonun çalmasını.

Biri mahkeme kararını.

Biri sevdiğinin geri döneceği günü.

Ve bazen en ağır acı, sevdiğin insanın yanında olamadığın gün yaşanır.

Bir kadın cezaevinin içinde hıçkıra hıçkıra ağlar.

Bir adam evinin içinde.

Birbirlerini görmezler.

Birbirlerine dokunamazlar.

Ama seslerinden birbirlerinin acısını anlarlar.

Çünkü bazı gözyaşları gözle görülmez.

Sesinden duyulur.

Ve bazı insanlar birbirlerinden uzak oldukları için değil,

aynı acıyı birbirlerinin yanında yaşayamadan taşıdıkları için ağlar.

Cezaevi kapısı kapanır.

Ama hikâye orada bitmez.

Çünkü içeride kalan kadının hayatı devam eder.

Dışarıda kalan adamın hayatı da.

İkisi de aynı günü farklı duvarların içinde yaşamaya devam eder.

Ve her gece aynı soruyla uyurlar:

“Bir gün bu kapı açılacak mı?”

İlgili Yazılar

1 Comment

Avarage Rating:
  • 0 / 10

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir