NURAY REŞİD: KAPILAR

Nuray Reşid Bu hikâye, savaşlarda kahramanca mücadele ettiği topraklara bir daha kavuşamayan kayıp askerlerin aziz hatırasına ithafen yazılmıştır.

Güneş, köyü kucaklayan dağların ardından usul usul yükseliyordu. Işıkları etrafa yayıldıkça geceden beri yanan bahçe kapılarının lambaları parlaklığını yitiriyor, sanki gündüzün karşısında boyun eğiyordu.
Ama bu köyde tuhaf bir sır vardı. Öyle evler vardı ki ne güneşin ışığı ne de geceleri yanan kapı lambaları o evlerin içindeki karanlığı dağıtabiliyordu. Yalnızca kor gibi közlenmiş bir umut ışığı titriyor, o evlere biraz olsun sıcaklık, aydınlık ve yaşam veriyordu.
Ve o evler, gece çöktüğünde diğerleri gibi kapılarını kilitlemiyordu. Sanki bekledikleri biri vardı. “Ya kapının önünden geri dönerse…” endişesiyle kapılar hep aralık bırakılıyordu. Ne hırsızdan korkuyorlardı ne de yabancıdan.
O evlerdeki hüzün öylesine ağırdı ki anlatılan hatıralar, çekilen acılar ve fısıltıyla edilen, bazen de haykırışa dönüşen dualar evlerin duvarlarına sinmişti. Son kez üzerinden çıkardığı gömleğe bakılarak edilen dualar yüzünden serçeler bile o pencerelere konmaz olmuştu. Konanlar ise bu acıya tanıklık edip ağlar, oracıkta can verirdi.
Köydeki evlerin kapıları birbirine benzemezdi; kimi çok büyük, kimi orta, kimi ise küçücüktü.
En büyük kapılı evde Elmira Ana yaşardı. Her sabah evinin önünü ve kapısının dışını süpürür, sonbaharda dökülen yaprakları toplar, ilkbahar yağmurlarında çamura dönen yerleri temizlerdi. Kışın kar yağıp beton buz tuttuğunda bile bunu ihmal etmez, yazın kavurucu sıcağında ise yolu serinletmek için su dökerdi. Sanki beklediği kişi, mevsimlere aldırmadan bir gün çıkıp gelecekti.
Orta büyüklükte kapısı olan evde ise bir gelin odası vardı. Yatağında oturup düğün fotoğraflarını okşayan genç bir gelin, geceleri o fotoğraflarla uyur, gündüzleri ise “bir gün mutlaka gerçekleşecek” hayaline sarılarak uyanırdı. Hatta düğün günü eve getirilen aynaya bakıp teselli bulurdu. Çünkü inanırdı ki aynası kırılan gelinin hayatı da uğurlu olmaz. İşte bu inançla geleceğe dair umutlarını diri tutardı.
Küçük kapılı evin önünde ise her zaman büyük bir odun kütüğü dururdu. Üzerine oturan küçük çocuk, yaşıtlarının babalarına koşuşunu izledikçe derin bir iç çekerdi. Ama diğer çocuklardan farklı olarak yüreğinde hem teselli hem de gurur taşıyan bir yanı vardı. Babası yanında değildi ama çevresindeki insanlar attıkları her adımda onun kahramanlığını hatırlıyordu.
Kapılar ise bir gün gerçekten kilitlenecekleri zamanın anlamını çoktan kavramış gibiydi. Hatta biri eve girip kapıyı eliyle kapatsa bile kapı biraz aralık kalırdı ki sabah olduğunda içeride birinin bulunduğu belli olsun.
Köyde kapıları farklı büyüklükte olan nice ev vardı. Ama içlerindeki acının ne adı değişiyordu ne de büyüklüğü… Hepsinin ortak adı kayıptı.
Bu köyde anne olup da büyükanne olamayan, gelin olup da anne olamayan, baba olup da kendi babasını hiç göremeyen ne çok insan yaşıyordu…
Ama umut ışığı hâlâ kapılardan süzülüyor, o evlerin içine sessizce yayılmaya devam ediyordu…

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir