Aşka Rağmen
Kadının odasında duran saat, ilk bakışta hayatında hiçbir anlamı olmayan bir eşya gibi görünürdü; oysa bazı nesneler vardır, insan onları fark etmez ama onlar insanı yıllarca izler. Duvarın sol üst köşesinde, pencereye çapraz bir hizada asılıydı. Camı hafif pusluydu, saniye ibresi inceydi ve her dönüşünde neredeyse duyulmayacak bir ses çıkarırdı. Kadın o sesi yıllar boyunca duymuştu; uykusuz gecelerde, sabaha karşı uyanıp tavana bakarken, evin içindeki sessizlik ağırlaştığında… Saat hep çalışmıştı. Ta ki bir gün durana kadar.
İlk fark ettiğinde önemsemedi. Hayatında zaten yeterince ters giden şey vardı; bir saatin durması bunların yanında anlamsız kalıyordu. Pili bitmiştir diye düşündü. Yorgundu, zihni bulanıktı, ayrılığın ardından geçen günler birbirine karışmıştı. Pili değiştirdi, saati yerine astı, odadan çıktı. Saat yeniden çalıştı. Ama ertesi gün, sabahın aynı vaktinde, kadın mutfaktan odaya geçtiğinde saniye ibresinin yine durduğunu gördü. Saat bu kez de aynı dakikada, aynı saniyede durmuştu. Bu tekrar, önce rahatsız edici bir tesadüf gibi hissettirdi. Sonra zihninin bir köşesinde huzursuzluk yarattı. Üçüncü gün, dördüncü gün… Saat her defasında aynı anda duruyordu. Kadın artık kaçamayacağı bir şüpheyle takvimine baktı. Saatin durduğu zaman adamla ayrıldığı günkü saat ve dakika ile uyuşuyordu. Kapıyı çekip çıktığı, merdivenlerden inerken ayaklarının yere değip değmediğini bile hissetmediği, arkasına bakmadığı o an ile aynı zamanda durmuştu saat. Zaman, onun için orada durmuştu.
O günü ilk yaşadığında her şey çok hızlı olmuştu. Adam konuşmak istemişti ama kadın dinlemek istememişti. “Evet, aldattım,” kelimesi havada asılı kaldığı an, odanın içindeki her şey anlamını yitirmişti. Adamın sesi kadına ulaşmamıştı artık; kelimeler kulaklarına değil, doğrudan göğsüne çarpmıştı. İhanet, başka hiçbir duygunun yaşamasına izin vermemişti. Adamın “bir dakika”, “lütfen” deyişi, yüzündeki o garip sakinlik… Hiçbiri kadının zihninde yer etmemişti. Çantasını almış, kapıyı açmış, çıkmıştı. O an güçlü olduğunu sanmıştı. Ama insan bazen kaçtığı şeyin acıdan ziyade gerçek olduğunu çok sonra anlar.
Saat durduktan sonra zaman geriye sarıldı. Kadın her sabah aynı güne uyandı. Aynı ışık pencereye vuruyor, aynı kuş sesi uzaktan geliyordu. İlk başta bunun bir rüya olduğuna inandı. Sonra delirdiğini düşündü. Ama günler geçtikçe fark etti: Zaman ona aynı anı tekrar tekrar yaşatıyordu. Sanki hayat yaşanılanları değiştirebilmesi için bir fırsat sunuyordu. İlk tekrarlarında yine dinlemedi. Yine kapıyı çekti. Yine gitti. Ama yalnızlık büyüdükçe, geceler uzadıkça, sorular zihninde kök salmaya başladı. Yatağın kenarında oturup karanlığa bakarken düşünceler durmaksızın akıyordu. Ya dinleseydim, işin aslı sandığım gibi değilse? Bir insan gerçekten severken aldatabilir mi? Fotoğraflar… o fotoğraflar gerçekten beni seven adama mı ait?
Bir sonraki tekrarında, kapıya yönelmedi. Oturdu. Adamın yüzüne baktı, konuşmasına fırsat verdi. Ses tonu sakindi ama içinde bastırılmış bir şey vardı. “Aldattım,” dedi yine. Kadın bu kelimeyi her duyduğunda kalbinin aynı yerinden yaralandığını hissetti. Ama bu kez kaçmadı. “Neden?” diye sordu. Adam gözlerini kaçırdı. “Ayrılmak zorundayız,” dedi. Açıklama yoktu. Sebep yoktu. Sadece kesinlik. Kadın başka tekrarlarında daha sert oldu. Kendini suçladı, onu suçladı. “Beni sevmedin mi?” dedi. “Bende ne eksikti?” Adam susuyordu. Aynı cümleleri kuruyor, aynı yerde duruyordu. Zaman kadına ihtimaller sunuyor ama adam değişmiyordu. Her yol, aynı duvara çarpıyordu.
Bir sabah kadın saate bakıp ağladı. “Artık geri dönmek, o anı tekrar tekrar yaşamak istemiyorum,” dedi. Ama zaman onu dinlemedi. Aylar sonra, zaman nihayet ilerlemiş gibi göründüğünde, kader onları bir parkta karşılaştırdı. Sonbahardı. Yapraklar sararmış, hava serinlemişti. Adam bir bankta oturuyordu; kucağında bir bebek. Kadın parkın girişinde durdu. O da bir bebek taşıyordu. Karşılaştılar. Hafif gülümseyerek selamlaştılar.
Parkta rüzgâr hafifçe esiyordu. Ağaçlardan kopan yapraklar, yere düşmeden önce kısa bir an havada asılı kalıyor, sonra sessizce toprağa teslim oluyordu. Kadın banka yaklaştığında adam da ayağa kalktı. Aralarında söylenmemiş onca şey, sanki görünmez bir duvar gibi duruyordu. Ne bir adım ileri atabildiler ne de tamamen geri çekilebildiler. Uzun süre tek kelime bile etmeden sadece birbirlerinin gözlerinin içine baktılar. Sonra adam bu sessizliği bozmak için bebeğe baktı, dudaklarında istemsiz bir tebessüm belirdi. “Ne kadar tatlı… Maşallah,” dedi. Kadın başını eğip hafifçe gülümsedi. Adam bir an sustu. Sonra içinde biriken cümle, kendiliğinden döküldü: “Oysa sen bebekleri pek sevmezdin. Şimdi kısa sürede aşkı bulup evlenmene sevindim.”
Kadın gözlerini bebeğe indirdi. “İnsan güvendiği bir adam olunca evleniyor işte… Bebeklerle aram hâlâ pek iyi değil ama insanın kendi kızını sevmemesi mümkün değil. Sen sevmiyor musun oğlunu?” Adamın yüzünde çok kısa bir duraksama oldu. “Oğlum değil, yeğenim,” demek istedi. Ama söylemedi. Söyleyemezdi. Zamanında kadının babasının tehditlerini, ‘kızımdan ayrılmazsan onu yurtdışındaki istemediği okula gönderirim’ deyişini, onun Türkiye’de kalıp hukuk okumayı ne kadar çok istediğini hatırladı. Kızı hayallerinden koparmamak için kendini koparmayı seçmişti. Bu yüzden “aldattım” yalanını söylemiş, suçu üstüne almıştı. Şimdi kadının sorusuna bu yüzden sadece başını sallamakla yetindi. “Evet… Seviyorum tabii ki.” Adam yumuşak bir sesle sordu: “Zor olmuyor mu çocuğa bakmak?” “Oluyor,” dedi kadın. “Bir yandan üniversiteye gidip bir yandan çocukla ilgileniyorum işte. Babası da yardımcı oluyor.”
Adamın içinden bir cümle geçti: Keşke benim çocuğum olsaydı… Çok güzel bir aile olurduk. Ama bunu söyleyemedi. Yutkundu, gözlerini kaçırdı. Kadın ise içinden şunu geçirdi: Keşke bunun senin çocuğun olduğunu söyleyebilsem… Ama ardından hemen başka bir düşünce bastırdı onu: Aldatan bir adamdan baba olmaz. Çocuğuma bunu yapamam.
Uzun bir sessizlik oldu. Sonra kadın, “Sanırım gitmem gerek,” dedi. Sesi sakindi ama içinde uzun zamandır taşımaktan yorulduğu bir ağırlık vardı. Adam başını salladı. “Evet,” dedi. “Bebek üşümesin.” Kadın gülümsedi. Bu gülümseme, bir zamanlar onun en sevdiği gülümsemeydi; dudaklarının kenarında hafif bir çekilme, gözlerinin içinde silik bir hüzün. “Kendine iyi bak,” dedi. Adam bir an tereddüt etti. Sanki bir şey söylemek istiyor ama kelimelerin hepsi boğazına düğümleniyordu. Sonra sadece şunu söyledi: “Mutlu olmana sevindim.” Kadın başını salladı. “Ben de.”
Ayrı yönlere yürüdüler. Ne arkalarına baktılar ne de durdular. Çünkü ikisi de biliyordu: Arkaya bakmak, insanın kendini ele vermesiydi. Kadın parkın çıkışına doğru ilerlerken, kucağındaki bebeğin aslında adama ait olduğunu söylemeyi düşündü. Bunu adama söyleyemedi. Adamın mutlu olduğunu sanması, onun için bir teselli olacaktı. Yalanı, bir intikam değil; kendine gösterdiği geç kalmış bir merhametti. Adam ise bankın yanında bir süre daha durdu. Kucağındaki bebeğin aslında yeğeni olduğunu, onu parka sırf kendini oyalamak için getirdiğini kimse bilmeyecekti. Kadının babasının tehditlerini, “aldattım” demek zorunda kaldığı o günü, gerçeği söyleyemediğini… Bunların hepsi onun içinde kalacaktı. Çünkü kadının ailesini ne kadar sevdiğini, hayallerine ne kadar bağlı olduğunu biliyordu. Onu kendisiyle bir seçime zorlamak istememişti.
İkisi de yalan söylüyordu. Ama söyledikleri yalanlar, birbirlerini korumak içindi. Aynı anda hem susup hem de “seni seviyorum” demenin başka bir yoluydu bu. Aralarına giren şey bir başkası değil, zamanın yanlış anı, kaderin acımasız tercihleriydi. Sevgi bitmemişti; sadece hayat, onlara aynı hikâyede yan yana durma izni vermemişti. Bazen kader, iki insanın birbirini sevmesine değil, birbirinden vazgeçebilecek kadar sevmesine ihtiyaç duyardı. Evet, ikisi de birbirine yalan söylemişti. Ama bu yalanlar, bencillikten değil; sevgiden doğmuştu. Çünkü ikisi de karşısındakinin hayatını kendi doğrularından daha kıymetli görmüştü. Belki de en acı gerçek buydu: En çok sevenler, en ağır suskunlukları yüklenirdi.
Kadının odasındaki saat, o akşam ilk kez ilerledi. Saniye ibresi titreyerek hareket etti. Zaman akmaya başlamıştı. Ama bu, bir yeniden başlangıç değildi. Bu, kabullenişti. Çünkü bazı aşklar kavuşmak için değil, insanı daha iyi birine dönüştürmek için yaşanır. Ve bazı insanlar, birbirlerini gerçekten sevdiklerini ancak birbirlerinden vazgeçebildiklerinde kanıtlarlar. Saat çalışıyordu. Ama kalpleri, hep aynı yerde durmuştu
Gülin Gerçeker

