ÖYKÜ.. CAMDAN KUŞLAR.. DİLEK SARIKAYA

CAMDAN KUŞLAR

Ufuk, sesleri ilk kez on iki yaşındaydı duyduğunda bunun hayal gücünden ibaret
olduğunu düşünmüştü. O yaşta herkesin kafasının içinde konuşan birileri vardı, değil
mi? Annesinin “dersine odaklan” diyen sesi, öğretmeninin uyarıları, babasının
suskunluğu… Ama bu ses, onlardan biri değildi. Bu ses, Ufuk’u adıyla çağırıyordu.
“Ufuk… camdan kuşlara dikkat et.”
Camdan kuşlar.
Yıllar sonra, psikiyatristin odasında bu kelimeleri tekrar ettiğinde, doktor not defterine
bir şeyler karalamıştı. Ufuk o an anlamıştı: Bazı kelimeler insanın hayatını ikiye böler.
Öncesi ve sonrası.
Ufuk yirmi yedi yaşındaydı. Eski bir sahaf dükkânında çalışıyordu. Kitapların
sessizliği ona iyi geliyordu; çünkü sessizlikte sesler daha netleşiyordu. Ne kadar
netleşirse, o kadar kontrol edilebilir oluyordu. En azından Ufuk öyle sanıyordu.
Hayat ise o dükkâna bir kış günü girdi. Üzerinde gri bir palto vardı, saçları dağınık,
gözleri sanki bir şey arıyormuş gibi raflar arasında dolaşıyordu. Ufuk, onu ilk gördüğü
anda içindeki seslerden biri sustu.
Bu nadir olurdu.
Hayat, bir kitabı eline aldı ve Ufuk’a döndü.
“Bu kitap insanın içini biraz acıtıyor, değil mi?” dedi.
Ufuk yutkundu.
“Evet,” dedi. “Ama bazen acıtan şeyler gerçeğe daha yakın olur.”
Hayat gülümsedi. İşte o an Ufuk’un zihninde bir cam kuş çatladı.
Aşk, Ufuk için hep tehlikeli bir kavram olmuştu. Sesler, özellikle de Gölge adını
verdiği o baskın ses, ona sürekli fısıldardı:
“Kimseye fazla yaklaşma. Seni çözerler. Seni terk ederler.”
Ama Hayat farklıydı. Hayat, Ufuk’a bakarken sanki onda eksik olan parçayı değil,
fazla olan karmaşayı seviyordu.
İlk zamanlar Ufuk hiçbir şey söylemedi. İlacını düzenli aldı, doktoruna gitti, Hayat’la
kahve içti, sokaklarda yürüdü. Ama sesler kıskançtır. Sevgi arttıkça onlar da
bağırmaya başladı.
Bir gece Hayat’la telefonda konuşurken, Ufuk aniden sustu.
“Ufuk? Orada mısın?”
“Evet… ama onlar da burada.”
Hayat ilk kez o an gerçeği duydu.
Şizofreni, Hayat’ın kitaplardan bildiği bir şeydi. Ama kitaplar, insanın gözlerinin içine
bakmazdı. Ufuk’un bakışları bazen boşluğa kayıyor, bazen fazlasıyla yoğunlaşıyordu.
Hayat korktuğunu inkâr etmedi. Ama gitmedi.
“Sesler sana ne diyor?” diye sordu bir gün.
Ufuk omuz silkti.
“Bazen beni koruduklarını söylüyorlar. Bazen de senin gerçek olmadığını.”
Hayat elini Ufuk’un elinin üzerine koydu.
“Ben buradayım,” dedi. “Gerçek olmanın başka bir yolu yok.”
O an Ufuk ağladı. Sessizce. Çünkü ilk kez biri seslere değil, ona inanmıştı.
Ama sevgi, hastalığı iyileştirmez. Sadece onunla yaşamayı öğretir.
Bir sabah Ufuk ilaçlarını almadı. Gölge ona, Hayat’ın aslında bir oyun oynadığını
söyledi. Camdan kuşlar pencerelere çarptı zihninde. Ufuk kaçtı. Günlerce ortadan
kayboldu.
Hayat onu eski bir iskelede buldu. Ufuk denize bakıyordu.
“Eğer atlarsam sesler susar mı?” diye sordu.
Hayat cevap vermedi. Yanına oturdu. Sessizce.
Bazen en büyük sevgi, cevap vermemektir.
Aylar geçti. Ufuk hâlâ sesler duyuyordu. Ama artık onlarla yalnız değildi. Hayat , ufuk
ve sesler birlikte yaşamaya başlamışlardı. Hayat, her şeyi çözemeyeceğini
öğrenmişti. Ufuk da sevilmenin, tamamen iyileşmek anlamına gelmediğini.
Bir gün sahaf dükkânında Hayat camdan yapılmış küçük bir kuş bıraktı masaya.
“Bu ne?” diye sordu Ufuk.
“Camdan kuş,” dedi Hayat. “Ama bu sefer kaçmıyor.”
Ufuk gülümsedi. Seslerden biri fısıldadı ama bu kez daha zayıftı.
“Belki… kalabilir.”
Ufuk, Hayat’ın bıraktığı camdan kuşu her sabah eline alıyordu. Işık vurduğunda
içinde küçük kırılmalar oluşuyor, sanki kuş nefes alıyormuş gibi parlıyordu.
(Ufuk o gün Hayat’a bir mektup yazdı. Fakat bu mektubu Hayat’a vermedi. Defterin
arasına koydu. Belki bir gün okur diye. Belki hiç okumaz diye.)
Hayat,
Bunu yazarken hangi sesin bana ait olduğunu bilmiyorum.
Ama elim titriyorsa, bunun benim olduğuna inanmak istiyorum.
Sana bazen bakıyorum ve bir mucizeye bakar gibi hissediyorum.
Sonra birden içimde biri “Bu gerçek olamaz” diyor.
İşte o an seni kaybetmekten değil, sana zarar vermekten korkuyorum.
Beni sevmen bir lütuf gibi geliyor.
Ama lütuflar da geri alınabilir şeylerdir.
Sana anlatamadığım günler oluyor.
Çünkü kelimeler bazen yanlış kapıları açıyor.
Sesler senin ağzından konuştuğunda, sana inanmak istiyorum ama ya yanılıyorsam?
Bazen seni bırakmam gerektiğini düşünüyorum.
Seni özgür bırakmak için değil…
Seni korumak için.
Ama sonra sabah oluyor.
Sen mutfakta bir şeyler yapıyorsun.
Ve dünya, bütün çatlaklarına rağmen, kısa bir anlığına sessizleşiyor.
Eğer bir gün gidersen, bunu anlarım.
Çünkü ben kendimle yaşamakta zorlanırken, senden kalmanı istemek bencillik gibi
geliyor. Ama eğer kalırsan…
Bil ki ben her gün, seni incitmemek için içimdeki karanlıkla pazarlık yapıyorum.
Sevgi bazen yüksek sesle olmaz.
Bazen sadece susup kalmaktır.
Ufuk
Gölge bu nesneden hoşlanmamıştı.
“Bu seni zayıflatıyor,” diyordu.
“Bağlanmak tehlikelidir.”
Ama başka bir ses vardı artık. Ufuk ona Sessiz adını vermişti. Sessiz bağırmazdı.
Yargılamazdı. Sadece bazen, Hayat’ın gülüşüyle aynı anda ortaya çıkardı.
“Belki de korkmak, yaşadığını gösterir.”
Hayat zamanla öğrendi: Ufuk’un bazı günleri sisliydi. O günlerde Ufuk daha az
konuşur, gözleri sanki bir tünelin ucuna kilitlenirdi. Hayat bu günlerde fazla soru
sormazdı. Çay koyar, pencereyi açar, Ufuk’un yanında otururdu.
Bir gün Ufuk aniden sordu:
“Benden korkuyor musun?”
Hayat duraksadı.
“Evet,” dedi dürüstçe. “Ama bu kaçmam gerektiği anlamına gelmiyor.”
Ufuk’un yüzünde hem bir rahatlama hem de bir acı belirdi. Çünkü korkuya rağmen
kalınması, terk edilmekten daha karmaşık bir duyguydu.
Sesler bazen Hayat’ı taklit ediyordu.
“Ufuk, sen benim yükümsün,” diyorlardı Hayat’ın sesiyle.
“Onsuz daha iyisin.”
Ufuk o anlarda aynaya bakıyordu. Kendi yüzüne değil, arkasındaki boşluğa. Çünkü
şizofrenide en zor şey gerçek ile yankı arasındaki farktır. Ve yankılar bazen çok ikna
edicidir.
Sesler o gün erken başladı.
Ufuk daha gözlerini açmadan Gölge konuşuyordu.
“Bugün dikkatli olmalısın.”
“Bugün gerçeği öğreneceksin.”
“Bugün Hayat’ın maskesi düşecek.”
Kalbi hızlı atıyordu. Göğsünde bir sıkışma. Zaman kayganlaşmıştı. Duvarlar biraz
fazla yakındı. Aynadaki yüz… evet, o yüz tanıdıktı ama ona ait değilmiş gibi
duruyordu.
Hayat mutfaktan seslendi.
“Ufuk, çay koyuyorum.”
Sesler güldü.
“Bak, seni çağırıyor. Ama bu bir tuzak.”
Ufuk’un elleri titredi. Camdan kuş masadan yere düştü. Kırılmadı. Ama ses çıkardı.
Çok net bir ses.
Gerçek bu mu?
Yoksa hepsi mi oyun?
Hayat yanına geldiğinde Ufuk geri çekildi. Gözleri büyüdü. Nefesi hızlandı.
“Yaklaşma,” dedi.
“Lütfen… dur.”
Hayat durdu. Gözleri doldu fakat ağlamadı.
“Buradayım,” dedi sadece.
“Bugün perşembe. Sen Ufuk’sun. Ben Hayat’ım.”
Sesler bağırdı.
“İnanma!”
“İnanırsan kaybedersin!”
Ufuk kulaklarını kapattı. Dizlerinin üzerine çöktü. Zemin soğuktu. Gerçekti. Soğuk
gerçekti.
Hayat yavaşça yere oturdu. Dokunmadı. Zorlamadı.
“Geçecek,” dedi.
“Şu an zor. Ama geçecek.”
Zaman uzadı. Sonra büzüldü. Sesler yoruldu. Gölge sustu. Sessiz geldi.
Buradayım, dedi Sessiz.
Hâlâ buradasın.
Ufuk ağlıyordu. Uzun, kesintisiz bir ağlayış. Sanki içindeki camdan kuşlar tek tek
nefes alıyordu.
Hayat sonunda elini uzattı.
Ufuk tuttu.
Ve o an, dünya tekrar biraz yerine oturdu
Bir gece Ufuk dayanamadı. Hayat’a her şeyi anlattı. Seslerin söylediklerini.
Şüphelerini. Korkularını.
“Hayat,” dedi, “ya bir gün sana baktığımda seni tanıyamazsam?”
Hayat gözlerini kaçırmadı.
“O gün geldiğinde,” dedi, “ben seni tanımaya devam ederim.”
Ufuk için hastane kokusu hep aynıydı: alkol, metal ve yarım kalmış cümleler. Bir kriz
sonrası yeniden yatırıldığında Hayat her gün geldi. Bazı günler Ufuk konuşmadı. Bazı
günler Hayat’ı başka biri sandı.
Ama Hayat her seferinde kendini yeniden tanıttı.
“Ben Hayat. Seni seviyorum. Bugün salı.”
Ufuk uyuduğunda Hayat onu izlemeyi bırakmazdı. Çünkü Uyku, Ufuk için her zaman
masum değildi. Bazen yüzü kasılır, dudakları kımıldar, sanki uykusunda bile birileriyle
tartışırdı. Hayat o anlarda nefesini yavaşlatırdı. Eğer yeterince sakin olursa, Ufuk’un
rüyaları da sakinleşirmiş gibi gelirdi.
Bu bir yanılgı olabilir, diye düşünürdü.
Ama sevgi zaten biraz yanılgıdır.
Kendine sık sık şu soruyu sorardı Hayat:
“Ben güçlü müyüm, yoksa sadece kalıyor muyum?”
Kimse ona bunu öğretmemişti. Sevmek anlatılırdı ama kalmak anlatılmazdı. Özellikle
de herkesin “gitmen gerekir” dediği bir yerde.
Ufuk’un sesleri olduğunda, Hayat’ın da kendi sesleri vardı. Kimse duymuyordu onları.
Ya bir gün beni tamamen kaybederse?
Ya bir gün bana baktığında yüzümde bir yabancı görürse?
Ya sevgi yetmezse?
Ama sonra Ufuk’un defterlerini hatırlardı. Satır aralarına gizlenmiş cümleleri ve
mektubu.
“Bugün Hayat kahve yaparken mutfağı ışık doldurdu.”
“Hayat gülünce Gölge sustu.”
Bunlar küçük şeylerdi. Ama Hayat biliyordu: Hayat bazen küçük şeylerden ibaretti.
Korktuğunu inkâr etmiyordu.
Ama korku, sevgiyi geçersiz kılmıyordu.
Ben onun ilacı değilim, derdi kendine.
Ben onun yanında duran insanım.
Ve belki de bu yeterdi
Sevgi bazen bir hatırlatma işidir.
Hastanedeki doktor Ufuk’a bir gün şöyle dedi:
“Sesleri tamamen susturamayabiliriz. Ama onlarla ilişkin değişebilir.”
Ufuk o gün bunu düşündü. Belki de savaşmak zorunda değildi. Belki de dinleyip
geçmesine izin verebilirdi. Tıpkı yağmur gibi.
Hayat bir defter getirdi ona.
“Yaz,” dedi. “Sesler konuştuğunda sen de yaz.”
Ufuk yazdı. Korkularını. Şüphelerini. Camdan kuşları. Gölge’yi. Sessiz’i. Hayat’ı.
Yazdıkça sesler biçim değiştirdi. Daha az mutlak, daha az sert oldular. Çünkü yazı,
kaosa şekil verir.
Taburcu olduktan sonra Ufuk sahafa geri döndü. Ama artık rafların arasında
kaybolmuyordu. İnsanlara bakabiliyordu. Bazen biri girdiğinde sesler fısıldıyordu:
“Dikkat et.”
Ufuk içinden cevap veriyordu:
“Evet, ama korkmuyorum.”
Hayat’la araları hiç “normal” olmadı. Ama gerçekti. Tartıştılar. Yoruldular. Bazen
Hayat ağladı. Bazen Ufuk içe kapandı. Sevgi kusursuz değildi. Ama sürdürülebilirdi.
Bir gün Ufuk Hayat’a
“Beni kurtarmaya çalışmak zorunda değilsin.”
Hayat başını salladı.
“Zaten kurtarmıyorum. Yanında yürüyorum.”
O an Ufuk anladı: Sevgi bir tedavi değil, bir eşliktir.
Yıllar sonra, Ufuk hâlâ sesler duyuyordu. Ama artık hangisinin içinden geldiğini,
hangisinin hastalıktan olduğunu ayırt edebiliyordu. Camdan kuşlar hâlâ vardı. Ama
artık hepsi kırılmıyordu.
Bazıları pencerede duruyor, ışığı içeri alıyordu.
Ve Ufuk biliyordu:
Sevgi, zihni iyileştirmez belki…
Ama insanı hayatta tutacak kadar gerçek kılar.
Hayat’ın bir gün Pes Etmeyi düşündü.
O gece Hayat banyoya kilitledi kendini.
Ufuk salondaydı. Sessizdi. Tehlikeli bir sessizlikti bu. Ne ses vardı ne kriz. Ama
Hayat biliyordu: Asıl yorgunluk sessizlikten sonra gelirdi.
Lavabonun kenarına tutundu. Aynaya baktı.
Kendi yüzünü ilk kez bu kadar net gördü.
Ben ne yapıyorum?
Gerçekten güçlü müyüm, yoksa sadece tükeniyor muyum?
Telefonunu eline aldı.
Annesinin numarası.
Bir arkadaşının numarası.
“Gel, birkaç gün bizde kal” diyecek bir sürü insan vardı.
Ve ilk kez şunu düşündü:
Belki de gitmeliyim.
Bu düşünce onu rahatlattığı kadar utandırdı da.
Çünkü gitmek bir ihanet gibi geliyordu.
Ama kalmak da bazen kendine ihanet gibiydi.
Ağlamıyordu.
Bu, ağlanacak bir an değildi.
Bu, terazi anıydı.
Ufuk’un kriz anlarını düşündü.
Elini tuttuğu anları.
Gözlerinin boşluğa kaydığı zamanları.
Ve sonra… defterleri hatırladı.
Hayat’ın adının yazılı olduğu satırları.
Ben onun hayatı mıyım, diye düşündü,
yoksa sadece bir durağı mı?
Kapının arkasından Ufuk’un sesi geldi. Çok kısık.
“Hayat…
Eğer yorulduysan…
Gitmen sorun değil.”
İşte o an kırıldı Hayat.
Çünkü bu bir terk edilme korkusu değildi.
Bu, sevileni özgür bırakma cesaretiydi.
Kapıyı açtı. Ufuk yerde oturuyordu. Başını kaldırmadı.
Hayat yanına çöktü.
İlk kez güçlü olmaya çalışmadı.
“Gitmek istedim,” dedi.
“Bir anlığına.”
Ufuk başını salladı.
“Anlarım.”
Hayat derin bir nefes aldı.
“Sonra anladım,” dedi,
“Ben kalmak için burada değilim.
Ben seninle yürümeyi seçiyorum.
Ama kendimi kaybedersem… bunu söylerim.”
Ufuk gözlerini kaldırdı. Kızarmıştı. Gerçekti.
“Bunu söylemen bile…” dedi,
“…beni biraz daha hayatta tutuyor.”
O gece hiçbir şey çözülmedi.
Ama hiçbir şey de bitmedi.
Ve bazen en büyük umut, tam olarak budur.
Gölge o gün saklanmadı.
Eskiden fısıldardı, şekil değiştirirdi, başka seslerin arkasına gizlenirdi. Ama o sabah
Ufuk’un karşısına olduğu gibi çıktı. Net. Sert. Tartışmasız.
“Beni artık görmezden gelemezsin.”
Ufuk yatağın kenarına oturdu. Ellerini dizlerinin arasına aldı. Nefesi kontrollüydü. Bu
bile bir ilerlemeydi. “Biliyorum,” dedi içinden.
“Zaten ilk kez konuşmak istiyorum.”
Gölge güldü.
“Ben senin parçanım. Beni susturamazsın.”
“Bunu biliyorum,” dedi Ufuk.
“Ama beni yönetmene de izin vermek zorunda değilim.”
Sessizlik oldu. Bu, Gölge için tehlikeliydi. Çünkü Gölge en çok sessizlikte zayıflardı.
“Hayat seni terk edecek,” dedi Gölge.
“Her insan gibi.”
Ufuk başını kaldırdı. İlk kez kaçmadı.
“Evet,” dedi.
“Belki.”
Gölge duraksadı.
“Ve eğer giderse,” diye devam etti Ufuk,
“bu benim değersiz olduğum anlamına gelmez.
Bu, insan olduğumuz anlamına gelir.”
Gölge öfkelendi.
“Onsuz ne yapacaksın?”
Ufuk düşündü. Gerçekten düşündü.
“Onsuz zorlanırım,” dedi.
“Ama kendimle kalabilirim.”
Bu cümle odayı değiştirdi.
Duvarlar geri çekildi.
Zaman biraz ağırlaştı.
Sessiz ortaya çıktı.
Bu yeter, dedi Sessiz.
Bugünlük bu yeter.
Gölge geri çekildi. Gitmedi. Ama sustu.
Ufuk gözlerini kapattı.
İlk kez seslerle savaşmadığını fark etti.
Onlarla konuşmuştu.
Yıllar geçmişti.
Ufuk kırk yaşındaydı.
Sesler hâlâ vardı. Ama artık isimleri vardı, sınırları vardı. Ve hepsinden önemlisi:
merkezde değillerdi.
Sahaf dükkânı kapanmıştı. Ufuk şimdi küçük bir kütüphanede çalışıyordu. Haftada bir
gün, şizofreni tanısı almış gençlerle yazı atölyesi yapıyordu.
Masasının üzerinde hâlâ camdan kuş vardı.
Çatlakları artmıştı.
Ama kırılmamıştı.
Hayat mutfaktan seslendi.
“Çay soğuyor.”
Ufuk gülümsedi.
Bazı günler Hayat yoruluyordu.
Bazı günler Ufuk içine kapanıyordu.
Bazı günler sesler yükseliyordu.
Ama artık kimse kaybolmuyordu.
Ufuk defterine son bir cümle yazdı:
İyileşmek sessizlik değildir.
İyileşmek, gürültüyle birlikte yaşayabilmektir.
Camdan kuş ışığı tuttu.
Hayat, ufuğa olan tüm sevgisiyle gülümsedi.
Ve dünya, mükemmel olmadan da,
yaşanabilir kaldı.

DİLEK SARIKAYA

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir