Dilek’in Rüyası / Taş Hafıza
Demir kapının ardında zaman akmaz; orada ilerlemek yerine beklemeyi öğrenir. Saatler
işlemez, günler devinmez. Zaman, taş duvarların arasında ağırlaşır, çöker ve sessizce birikir.
Taşlar, yılların yükünü konuşmadan sırtlanmıştır. Her biri, dokunanın avucuna geçmeyen
ama ruhuna sinsice sinen bir ağırlık taşır. Üzerlerinden geçen her el, her bakış, her
suskunluk onların hafızasında iz bırakır. Gökyüzü ise bu yapının içinde artık özgür bir
kavram değildir; yalnızca dar, dikdörtgen bir boşluk olarak mahkûmların göz ucuna ilişir.
Başını fazla kaldırmayanların bile varlığını hissettiği bir eksikliktir bu; insanın içini
kemiren, adı konmamış bir yoksunluk.
Gündüz bile soğuk kalan duvarlar, geceleri başka bir sessizliğe bürünür. Bu sessizlik
uyuyan bir şey değildir; tetikte bekler. Koridorlarda yankılanan ayak sesleri, adım
atanların kimliğini yitirir, birbirine karışır. Burada yürüyen herkes aynı sese dönüşür. Ve
bazen… bir çığlık duyulur. O çığlık yükselip kaybolmaz. Taşa çarpar, geri dönmez. Sanki
duvarların içine çekilir, orada saklanır. Cezaevi, hiçbir sesi gerçekten unutmaz; yalnızca onları içselleştirir.
Dilek, sabahın ilk saatlerinde kapının önünde durduğunda, istemsizce bir adım geri
çekilmeyi düşündü. Demir kapının üzerindeki pas, yağmurla karışmış, aşağı doğru
kahverengi bir iz bırakmıştı. Göz hizasında duran eski asma kilit, bir davetten çok bir uyarıydı:
Burada olan, burada kalır.
Ama o, bu uyarıyı çoktan kabul etmişti.
On beş yıl önce babasının girip bir daha çıkamadığı bu cezaevi, şimdi onun haber
dosyasının başlığıydı:
“Taşın Hafızası: B1 Cezaevi’nde Zamanın Anatomisi.”
Yanında bir görevli vardı. Fazla konuşmayan, yalnızca gerektiğinde başını sallayan bir
adam. Yüzünde herhangi bir ifade yoktu; sanki bu havayı soluyan herkes gibi o da
duygularını içeri adım atmadan önce geride bırakmayı öğrenmişti. Burada hissetmek bir lüks, hatta bir tehlikeydi.
Kapı gıcırdayarak açıldığında Dilek nefesini tuttu.
İçeri adım attığı anda havanın değiştiğini fark etti. Dışarıda esen rüzgârın kokusu bile
buraya ulaşamamıştı. Güneş, beton duvarların arasından süzülerek yere ince bir ışık
çizgisi bırakıyordu. Ama bu çizgi ısıtmıyordu. Aksine, insanın içini daha da üşütüyordu.
Adımlarını dikkatle attı. Koridorun iki yanındaki kapılar kapalıydı. Sessizdiler ama boş
değillerdi. Her birinin ardında bir hayat, yarım kalmış bir cümle, ertelenmiş bir pişmanlık
bekliyordu. Bazı kapılar çok şey görmüş gibiydi; yüzeylerindeki çizikler, susturulmuş
öfkelere benziyordu. Bazılarıysa hâlâ direniyordu; sanki açılmamayı bir onur meselesi hâline getirmişlerdi.
Bir hücrenin üzerinde solmuş bir numara vardı: B-17.
Dilek oradan geçerken içeriden hafif bir tıkırtı duyuldu. Ardından yeniden sessizlik çöktü.
Kalbi hızlandı.
“Korkmuyorum,” diye mırıldandı kendi kendine.
Ama sesi bile duvarlardan geri döndü. O kadar yalnızdı ki yankısı bile ürkütücüydü.
Görevli, “Avlu bu tarafta,” dedi kısık bir sesle.
Dilek başını salladı ve yürümeye devam etti.
Dar bir kapıdan geçtiklerinde avluya çıktılar. Duvarların yüksekliği insanın nefesini
kesiyordu. Gökyüzü burada yalnızca bir izdi; sanki biri silmeye çalışmış ama tam olarak
başaramamıştı. Kuş sesleri bile temkinliydi; aceleyle konup aceleyle uzaklaşıyorlardı.
Bir köşede birkaç mahkûm taşları yıkıyordu. Soğuk su, taşlardan çok yılları temizlemeye
çalışır gibiydi. Kimileri duvarın dibine oturmuş sigarasını içiyordu. Hepsinin yüzünde aynı
ifade vardı: Zamanın geçmek bilmeyen ağırlığı. Umut, burada yüksek sesle dolaşmazdı;
fısıltıyla bile konuşmazdı.
O sırada, üçüncü katın dar pencerelerinden birinde bir yüz belirdi.
Aslan’dı.
Dilek’in kim olduğunu bilmiyordu. Yine de gözleri ona takılı kaldı. Bakışlarında tuhaf bir
tanıdıklık vardı. Sanki o kadını daha önce bir yerde görmüştü — ama hatırlamak
istemediği bir geçmişin gölgesi gibi, görüntü zihninin kıyısında silikleşiyordu.
Dilek başını kaldırdığında o bakışla karşılaştı.
Bir anlığına zaman durdu.
Ne cezaevi vardı, ne duvarlar, ne de demir kapılar.
Sadece iki insan…
Ve aralarında, kelimelere sığmayan iki sessizlik. Sonra rüzgâr esti.
Dilek’in saçlarını savurdu; Aslan’ın yüzüne, havada asılı duran ince toz taneciklerini
çarptı. O küçücük an, sanki görünmez bir perdeyi araladı. Avlunun içindeki hava yer
değiştirdi; bakışların arasına sıkışmış bir şey serbest kaldı. Ve hemen ardından her şey
yeniden ağırlaştı. Avlunun sesi geri geldi, duvarların yüksekliği tekrar hissedildi, zaman eski hantallığına, alışıldık ağırlığına döndü.
Aslan bakışını kaçırdı.
Geri çekildi.
Pencereden uzaklaştı ve hücresine döndü.
Yatağın kenarına oturdu. Demir iskeletin soğukluğu, avuçlarına kadar işledi. Bu soğuk
ona yabancı değildi; buraya girdiği günden beri her şeye sinmişti. Zamanla öğrenmişti:
burada insan yalnızca özgürlüğünü değil, ısısını da bırakıyordu. Kimseye uzun uzun
bakmamayı da… Çünkü bakmak, hatırlamak demekti. Hatırlamak ise içeride yapılacak
en tehlikeli şeydi.
İlk geldiği gün kendine bir söz vermişti:
“Dışarıyı unut. Çünkü dışarıyı hatırlamak, burada verilen en ağır cezadır.”
Yıllar boyunca bu sözü tutmuştu. Yüzleri silmiş, sesleri bastırmış, renkleri karartmıştı
zihninde. Hatıraları törpülemiş, anıları köşelerinden kırmıştı. Ama şimdi o kadın… o yüz,
bu duvarların soğukluğuna sığmıyordu. Taşın rengine benzemiyordu. Betonun griliğine
karışmıyordu.
O, dışarının rengine yakındı.
Tozlu ama canlı. Soluk ama hâlâ nefes alan bir renge.
Avluda Dilek, not defterini açtı.
Kalemin ucu kâğıda değdiğinde bir an duraksadı. Sanki kelimeler sıraya girmekte
zorlanıyordu. Sonra yazmaya başladı:
“B1 Cezaevi – ilk izlenim:
Hava keskin. Sessizlik belirgin.
İnsan yüzleri, taşın rengine karışmış gibi.
Burada zaman ilerlemiyor; yalnızca sürünüyor.”
Son cümleyi yazarken kalemi titredi. Mürekkep kâğıda bir an fazla bastı. Satırlar
bulanıklaştı; yalnızca gözleri değil, zihni de dolmuştu. Babasının burada geçirdiği son
günü düşündü. On beş yıl önce, bir röportaj sırasında ona dönüp sakince, neredeyse fısıltıyla söylediği o cümleyi hatırladı:
“Gerçeği yazmak bazen suç olur.”
O günden sonra babasından bir daha haber alamamıştı. Ne bir mektup, ne bir iz, ne de
bir açıklama… Sadece bu duvarlar kalmıştı geriye. Ve cevaplanmamış sorular.
Susturulmuş cümleler. Yarım bırakılmış bir hayat.
Şimdi Dilek aynı cümleyi kendi kendine tekrarladı.
Ama bu kez sonunu tamamladı:
“Gerçeği yazmak bazen suç olur… ama susmak, daha büyük bir suç.”
Güneş yavaş yavaş duvarın üzerinden çekilirken gölgeler uzadı. Avlu, sabahkinden daha
dar görünmeye başladı. Sanki mekân da akşama doğru içine kapanıyordu. Mahkûmlar
birer birer içeri alındı. Ayak sesleri, kapıların kapanışı, kilitlerin metal sesi… Hepsi tanıdık
bir düzenin, tekrar eden bir ritüelin parçasıydı.
Görevli Dilek’e döndü.
“Yeter bu kadar,” dedi. “Akşam oluyor.”
Ama Dilek gitmeye hazır değildi.
Sanki buradan ayrılırsa bir şeyi yarım bırakacakmış gibi hissetti. Sanki bu taşların içinde,
henüz adını koyamadığı bir bağ oluşmuştu. Bir kez daha başını kaldırdı.
Aslan’ın penceresine baktı.
Orada kimse yoktu.
Sadece rüzgâr vardı; demir parmaklıklara çarpıp soğuk, metalik bir ezgi çıkarıyordu. Bu
ezgi kulağa değil, doğrudan insanın içine dokunuyordu. İnsanı titreten, geçmişi yoklayan bir sesti bu.
İşte o anda bir şey hissetti.
Buraya yalnızca bir haber yapmak için gelmediğini fark etti. Bu taşların içinde, kendi
geçmişinden bir parça gizliydi. Belki babasının son nefesi. Belki hiç duyulmayan bir kelime. Belki de yarım kalmış bir hakikat.
Aynı anda, Aslan hücresinde başını duvara yasladı. Gözlerini kapattı. Aşağıda gördüğü
kadının kim olduğunu bilmiyordu. Adını bilmiyordu. Hikâyesini bilmiyordu.
Ama içinden bir ses, yıllardır susturamadığı o fısıltıyla konuştu:
“Bir gün seni tanıyacağım.”
Çünkü o yüz…
Yıllardır unuttuğunu sandığı bir rüyaya benziyordu.
Ve bazı rüyalar, insan uyansa bile peşini bırakmazdı.
Halise Aydoğdu

3 Comments