EFSUN İLE YİĞİT
Efsun, yeni yeni iyileşmeye başladığı hastane odasında annesiyle sohbet ederken, kapının içeridekileri rahatsız etmekten korkan bir tonda tıklatıldığını duymuştu. Annesi kapıyı açtığında, temiz yüzlü, narin bir delikanlı elinde kırmızı gonca güllerle karşısında duruyordu.
“İyi günler efendim. Doktor Efsun Hanım bu odada mı acaba?” demişti.
“Evet evladım. Arkadaşı mısınız?”
Kapıdan gelen sesleri duyan Efsun, Yiğit’in insanı rahatlatan sesini duyunca kalbinin çırpınışlarını dindirmek istercesine yutkundu, sonra da annesine içeri almasını söyledi.
Yiğit içeri girdiğinde, sarışın tenine ve gözlüklerine çok yakışan lacivert bir trençkot giymişti; oldukça yakışıklı görünüyordu. Hal hatır sorma ve geçmiş olsun dilekleriyle, fakat daha çok kaçamak bakışlarla geçen kısa bir ziyaretin ardından Yiğit, istemeyerek de olsa oradan ayrılmıştı.
Annesi,
“Ne kadar efendi bir çocuk,” dedi.
Bu sözleri annesinden duymak Efsun’u mutlu etmişti. Belki de annesi, o kalıplaşmış “davul bile dengi dengine” sözünden artık kurtuluyordu, kim bilir… Çünkü başta annesi olmak üzere diğer aile fertleri de Efsun’un hep bir meslektaşıyla evlenmesini istiyor ve bu yönde telkin veriyorlardı.
Yaklaşık bir ay önce fakülte kantininde grup hâlinde otururlarken Yiğit gelmiş, masadaki pek çok kişiyi tanıdığı için yanlarına oturmuş ve Efsun’la da o zaman tanışmışlardı. Yiğit ilaç tanıtımı yapıyordu. Efsun’u ilk gördüğü anda çok hoşlanmış, “İşte hayat arkadaşım böyle biri olmalı,” demişti içinden.
Efsun’da ise Yiğit, adını koyamadığı; sanki su üzerinde yürümek, bulutlara dokunmak gibi bir his uyandırmıştı. İkisi de bu karşılaşmada hissettiklerinin onları zorlu bir başlangıca götüreceğini bilmeden birkaç kez daha kantinde buluşmuş, sohbet etmişlerdi.
Yiğit’in bu kısa arkadaşlıktan sonra kendisini ziyarete gelmesi büyük bir incelikti. Efsun zatürreyi atlatmış, okuluna devam etmeye başlamıştı. Bu yıl son sınıftaydı; yani intörndü. Mezuniyetine az kalmıştı. Bu nedenle ders ve sınav kaygısı yoktu; yalnızca yoğun klinik çalışmaları ve nöbetleri vardı.
Tuttuğu nöbetlerin birine Yiğit de yiyecek bir şeyler alarak gelmişti. Ilık bir bahar akşamıydı; fakültenin bahçesine çıkmışlardı. Her ikisi de gecenin dinginliğine ve huzur veren mehtaba bakıp aynı anda birbirlerine dönerek konuşmaya başlamış, sonra da kahkahalarla gülmüşlerdi.
Efsun için hayatının en güzel nöbeti, Yiğit içinse umudunun ay ışığında yansımalarla dans ettiği ve yüreğine kor gibi ateşin düştüğü gündü.
Sonraki günlerde Yiğit, Efsun’u bürolarına davet etmiş ve diğer iş arkadaşlarıyla tanıştırmıştı.
On dört Mart Tıp Bayramı’na birkaç gün kalmış, balo düzenlenecekti. Yiğit, Efsun’a birlikte gitmeyi teklif etti; Efsun da kabul etmişti. Balo gecesi dans ederlerken Yiğit Efsun’un elini tuttuğunda, ellerindeki ateş volkan olmuş, alev alev lavlarını yalnız onlara değil tüm salona yaymıştı.
Volkan tüm gece taşmış; Yiğit’ten Efsun’a, Efsun’dan Yiğit’e kısır bir döngüye girmişti. Bu döngü Efsun’un içinde suçlulukla mutluluk arasında sıkışmış bir his yaratıyordu. Çünkü ailesinin pek onaylamayacağı bir ilişkiye başlıyordu. Belirsizliklerle dolu bir maceraya atılıyordu.
İnsanı ancak aşk böyle maceralara sürüklerdi.
“Aşk terk etmekti; biri için bir şey, tüm hayatını terk etmek demekti,” demişti bir gün bir abdal. Bakalım o neleri terk edecekti…
Yaz sıcaklarının yavaş yavaş kendini göstermeye başladığı bir akşam, eğlenceli ve romantik bir tiyatro çıkışı Yiğit’le birlikte bir tepede bulunan çay bahçesine gitmişlerdi. Daha sonra mis kokulu çamların altında yürüyüş yaparlarken Yiğit birden durdu ve Efsun’un gözlerinin derinliklerine baktı. Efsun da bu bakışlara karşılık verirken ikisi de kaybolup yok olmak ister gibiydiler.
Nefesleri birbirine karışırken dudaklarına bir buse kondurdu. Buse büyüdü, büyüdü; Efsun’un hiç unutamayacağı ilk aşk dolu öpücüğüne dönüştü.
“Ayakların yerden kesilmesi, bulutlarda uçmak, hiçliğe yokluğa doğru akmak…” gibi sözler o anda anlamını bulmuştu.
Eve döndüğünde tüm gece bu öpücüğü düşünerek uyuyamamıştı. Hem kendisi hem de yetiştiriliş tarzı nedeniyle bu konularda biraz tutucuydu; o ana kadar hiçbir erkeği öpmemişti.
Sabah, büyük bir heyecanla Yiğit’i görme umuduyla evden ayrıldı.
Günler okul, ev ve Yiğit arasında akıp gidiyordu. Annesi, Efsun’un bu neşeli ve zaman zaman dalıp giden hâllerinden şüphelenmeye başlamıştı. Bir gün sohbet ederlerken annesi:
“Yiğit nasıl, görüşüyor musunuz?” diye sordu.
Bu soru karşısında Efsun afalladı ama bozuntuya vermeden,
“Evet, bazen… Neden sordun?” dedi.
“Hiç, aklıma geldi. İyi çocuktu. Ailesini biliyor musun?”
“Tanımıyorum. Ama anlattığına göre anne ve babası o çok küçükken ayrılmış. Onu anneannesi büyütmüş. Anne ve babası başkalarıyla evlenmiş. Babasından iki erkek kardeşi varmış. Hâlen anneannesiyle yaşıyormuş.”
“Bakıyorum da her şeyini öğrenmişsin.”
“Sen arkadaşlarını iyi tanı demez miydin?”
“Tabii tanı, ama hepsiyle fazla samimi olma. Bak kızım, sen doktor oluyorsun. Senin eğitiminde, kültüründe ve meslek olarak sana yakın biriyle evlenmeni arzu ediyoruz.”
“Ama anne, sevgi, aşk ne olacak?”
“Onların hepsi geçip gittiğinde gerçeği görürsün ve iş işten geçmiş olur. Sen senden eğitim ve meslek olarak düşük birini küçümseyebilirsin. Bu da evliliğin sonu olur.”
“Peki ben kız olduğum için mi bunlar? Erkekler kendilerinden çok daha düşük eğitim ve meslek seviyesindeki kızlarla evleniyorlar, kimse bir şey demiyor; hem de gayet mutlular. Haksızlık bu…”
dedi ve annesinin yanından gözlerinin nemini gizleyerek ayrıldı.
O günden sonra annesi Yiğit’le olan ilişkisini anlamış ve Efsun’u okul dışı yaşamında daha fazla kısıtlamaya başlamıştı. Babası ise bu konuda biraz çekimserdi. Onun isteği, evlatlarının kendi seçimlerini yapmaları ve mutlu olmalarıydı.
Annesinin baskıları ve ısrarları o kadar artmıştı ki buna dayanamayan Efsun, içi kan ağlayarak Yiğit’e:
“Bir müddet görüşmesek iyi olur. Çok yorgun ve üzgünüm. Biraz kendimize ve duygularımıza zaman ayıralım,” demişti.
Bu sözler Yiğit’i yıkmıştı.
“Tabii görüşmeyebiliriz. Ama şunu bil ki ben duygularımdan eminim,” dedi.
Aslında Efsun da emindi; fakat bu baskılara bir de mahalle baskısı eklenmişti. Herkes annesine bu evliliğin doğru olmadığı konusunda telkinde bulunuyordu. Efsun’la Yiğit o gün, gözleri yaşlı ve yüreklerine düşen kor bir alevle ayrıldılar.
Aradan iki gün geçti. O gece Efsun sıkıntılı rüyalar görmüştü. Uyandığında kalbi ağrıyor, karnına kramplar giriyordu. Yiğit’i görmek, konuşmak istiyordu. Büroyu aradı ama cevap veren olmadı. Öğlen yemek vakti toplanırlardı; öğleyi zor etmişti.
Büroya ulaştığında arkadaşlarında bir durgunluk vardı. Sanki kara bulutlar her yeri sarmıştı. Yiğit ortalarda yoktu. Nerede olduğunu sorduğunda cevap alamadı. Sonunda bir telefon geldi; bölge müdürleri konuştukça yüzündeki karartının yerini aydınlık aldı. Onun bu hâlini fark eden Efsun’un da içine biraz su serpildi.
Telefonu kapattığında,
“Çok şükür, iyi,” dedi.
Sonrasında Yiğit’in bir trafik kazası geçirdiğini ama kendisine bir şey olmadığını öğrendiklerini anlattı.
Efsun hıçkıra hıçkıra ağlamakla gülmek arasında kalmıştı.
O gün sanki bir milattı; ruh eşlerini bulmuşlardı. Aynı duyguları hissetmiş, aynı anda birbirlerini aramışlardı. Aralarında inanılmaz bir bağ vardı ve bu bağı kimse yıkamazdı.
Günler hızla akıp geçmiş, mezuniyet günü gelip çatmıştı. Aynı zamanda mezuniyet balosu da vardı. Efsun kırmızı puantiyeli elbisesiyle çok güzel görünüyordu. Kırmızı, buğday tenine ve sıkça kızaran yanaklarına çok yakışmıştı. Yiğit’le balo harika geçmişti.
Daha sonra birlikte Ankara’ya, mecburi hizmetini yapacağı yerin kurasını çekmek üzere gitmişlerdi. Efsun arkadaşlarıyla gitmek istediğini söylediğinde annesi bir an şüphelendi ama kendisinin başka bir şehre gitmesi ve eşinin de işi olması sebebiyle Efsun’la Ankara’ya gidemeyecekti. Çaresiz kabul etti.
Yiğit’le Efsun Sağlık Bakanlığı’na gelerek kura çekilecek yeri öğrendiler. Yanlarında Yiğit’in Ankara’da yaşayan arkadaşı Murat da vardı; birlikte yemeğe gittiler. Kura vakti yaklaşınca Yiğit, kura yerinden emin olmak için tekrar bakanlığa uğramak istedi.
Aslında Efsun’un içi sıkılmış, bir şey olacakmış gibi hissetmişti ama Yiğit’i kırmak istemedi. Bir yandan da “Şimdi babam karşımıza çıkıp bizi görürmüş,” diye dalıp gitmişti.
Bakanlığın önüne yaklaşırken birden karşısında babasını gördü. İnanamadı ama doğruydu; karşısındaki babasıydı. Elini tuttuğu Yiğit’ten hızla uzaklaştı ve şaşkınlıkla:
“Baba…” diye seslendi.
Yiğit de kendisini Efsun’dan uzakta bir yere çekmişti. Çok komik görünüyorlardı. Efsun babasına, “Yiğit’i zaten tanıyorsun,” diyerek Murat’ı tanıştırdı.
Babası o kadar olgun bir adamdı ki Ankara’da işi olduğunu, kendisi bunları hallederken onların kura çekimine gitmesini, sonrasında da bakanlığın önünde buluşmalarını önerdi. Efsun babasının bu tavrından hem mutlu olmuş hem de ona karşı mahcup hissetmişti.
Sonunda kura vakti geldi. Efsun elini besmeleyle torbaya daldırdı ve çekti. Elindeki kâğıdı görevliye verdiğinde okunan yeri kulaklarındaki uğultu yüzünden zor duyuyordu. Ardından bir alkış sesi yükseldi; o an iyi bir yer çektiğini anladı:
Denizli ili, Baklan ilçesi, Boğaziçi kasabası…
Hiç duymadığı bir kasabaydı. Hemen Yiğit’le dışarıda asılı olan haritanın başına geçtiler. Hem kalabalıktan hem de heyecandan Denizli’yi bile zor buldular. Sonra Denizli’nin doğusunda kalan kasabayı nokta hâlinde gördüler.
Buruktular; çünkü ayrılık gittikçe yaklaşıyordu. Umutluydular; çünkü bu ayrılık, ayrılık değildi. Tüm “gönülden ırak olan gözden de ırak olur” diyenlere bir ders olacaktı. Uzak olan bedenleriydi, ruhları değil.
Bakanlık önünde babasıyla buluştular. Efsun’u babasına emanet eden Yiğit buruk bir şekilde yanlarından ayrıldı. Baba kız yemeğe gittiler. Babası hiçbir şey sormamasına rağmen Efsun durumu anlattı; arkadaş olduklarını ve birbirlerini tanımak istediklerini söyledi. Babası da olumlu karşıladı ve yemekten sonra terminalin yolunu tuttular.
Boğaziçi kasabası, Denizli’ye seksen kilometre uzaklıkta, kuru bir dere yatağının kenarına kurulmuş; üzümleri ve yaşlı nüfusuyla meşhur bir yerdi. Eski iki katlı bir bina tadilat görmüştü. Üst kat lojman, alt kat sağlık ocağı olarak kullanılıyordu. Pek sağlıklı koşullar yoktu ama en azından ev aramak zorunda kalmayacaktı.
Bir hemşire, bir sağlık memuru ve bir de hizmetli vardı. Muayeneye gelenler genellikle yaşlılardı. Gençler iş için Denizli merkeze göç etmişti. Dolayısıyla nüfus yaz aylarında artıyordu.
Günler Yiğit’in özlemiyle geçiyordu. Telefon görüşmesi yapmak çok zordu. Sağlık ocağının telefonuyla ödemeli aratıyorlar, kısa süreli ve aralıklı konuşabiliyorlardı. Daha çok mektup yazıyorlardı birbirlerine. Hasretlerini, aşklarını kâğıda dökmek bir nebze olsun özlemlerini azaltıyordu.
Yeni yıl yaklaşıyordu. Ailesi yılbaşı için Efsun’u bekliyordu ama o Yiğit’le İstanbul’a gitmek istiyordu. Tam o günlerde hiç umulmadık bir gelişme oldu. Efsun’un annesi telefonda, hâlâ birbirlerini seviyorlarsa nişanlanabileceklerini söylemişti.
Kulaklarına inanamadı. Hemen Yiğit’i aradı:
“Hadi bakalım, kız istemeye gidiyorsunuz!”
“Hangi kızı?”
“Tabii ki beni!”
Yiğit’in şaşkınlıktan dili tutulmuştu.
“Dalga geçme lütfen.”
“Dalga geçmiyorum. Annem aradı; eğer istiyorsak nişanlanabileceğimizi söyledi. Bizi bekliyorlar. Seninkilere söyle, beni istemeye gelecekler.”
İsteme günü bir türlü gelmek bilmiyordu. Yeni yıla nişanlı olarak gireceklerdi. Tam yol hazırlığı yapılırken annesinden bir telefon aldı. Bu kez duydukları yüzünden kulakları uğulduyor, başı dönüyordu. Ailece oturup düşünmüşler, bu işin sonunun iyi olmayacağına karar vermiş ve nişan olayından vazgeçmişlerdi.
Efsun da kızgınlıkla:
“Beni yılbaşına beklemeyin, arkadaşlarımla İstanbul’a gideceğim,” demişti.
İstanbul bu yıkımın üzerine ilaç gibi gelmişti. Denizin mavisi, içini dolduran iyot kokusu ve Yiğit’in teyzesinin, eniştesinin müşfik davranışlarıyla biraz olsun üzüntülerini atmışlardı.
Annesini araması gerekiyordu. Bir ankesörlü telefon buldular. Annesinin sesi telefonda soğuktu.
“Kimle gittin İstanbul’a?”
“Anne, kimle gittiğimi biliyorsun. Neden soruyorsun?”
“Ne hâlin varsa gör!”
deyip telefonu suratına kapattı.
Efsun içinden “Yeter artık,” diyerek Yiğit’e döndü:
“Eve dönünce evleniyoruz.”
“Sözden dönmek yok,” dedi Yiğit.
Gözleri yaşlı ama kendinden emin,
“Yok,” diye karşılık verdi Efsun.
İstanbul dönüşü Yiğit’in anneannesiyle yaşadığı eve döndüler ve evlilik işlemlerine başladılar. Yiğit eve geldiğinde ertesi güne nikâh günü aldıklarını söyledi. Efsun bu kadar çabuk olmasına şaşırmıştı. Eskiden nikâh tarihi askıya alınır, yaklaşık on gün beklenirdi. Demek ki artık bu prosedür kalkmıştı.
Her şey öyle ani gelişmişti ki…
Yiğit’in anne ve babasına haber verdiler; onlar da Efsun’un ailesini aradılar. Ancak Efsun’un ailesi kabul etmiyor, gelemediklerini ve evlilik işini biraz zamana bırakmalarını istiyorlardı.
Ama Efsun’la Yiğit birbirlerine söz vermişti; sözlerinden dönmeyeceklerdi.
Ertesi gün saat onda, salonda değil küçük bir odada nikâh kıyılacaktı. Erkenden kalktılar; kahvaltı etmek içlerinden gelmiyordu. Ne de olsa buruk bir nikâh olacaktı. Sadece birkaç aile ferdi ve yakın arkadaş vardı. Efsun gelinlik bile giymeyecekti. Oysa yıllardır, her genç kız gibi, bu günün özel ve güzel olmasını hayal etmişti.
Yiğit Efsun’u erkenden evden çıkardı, yakın arkadaşlarını da alıp kuaföre götürdü. Efsun “Ne gerek var?” demişti ama Yiğit kabul etmedi. Saçı yapıldıktan sonra arka taraftan muhteşem bir gelinlik geldi. Efsun’un heyecanı görülmeye değerdi.
“Ah Yiğit…” dedi ve makyajı bozulmasın diye gözyaşlarını içine akıttı.
Nikâh yerine geldiklerinde büyük bir kalabalık onları bekliyordu. Yiğit yine yiğitliğini yapmış, Efsun’a eksikliğini hissettirmeyecek bir nikâh hazırlamıştı.
En büyük eksiklik Efsun’un ailesiydi. Ama artık yapılacak bir şey yoktu; hiç değilse diğer her şey tam olsun istemişti.
Nikâh kıyıldı. Akşam da kayınbabası Efsun’a yemekli bir düğün hazırlamıştı. Ruhundan bir parça eksik şekilde evliliğin gerekli seremonileri tamamlandı. Tebrikler ve mutluluk dilekleriyle insanlar ayrıldığında Yiğit’le Efsun birbirlerine sarıldılar; aşklarının sonsuza kadar süreceğine inanarak yeni hayatlarına adım attılar.
“Annanne…”
diyen sesle yataktan başını kaldırdığında Efsun, karşısında ışıl ışıl bakan torununa gülümsedi. Mutfaktan güzel kokular geliyordu. Yiğit, kayınvalidesi, kızı ve damadıyla neşeli bir şekilde kahvaltı hazırlamıştı.
Efsun’u görünce:
“Günaydın hayatım,” diyerek yanağına bir öpücük kondurdu.
Mis gibi kokuyordu; yıllardır kokusu hiç değişmemişti.
Biraz buruk başladılar kahvaltıya; çünkü Efsun sevgili babasını kaybedeli iki yıl olmuştu. Oğlu da üniversite için uzaklardaydı. Ama olsun… Babasının her evlilik yıldönümünde söylediği,
“Nice mutlu yıllara, mutluluğunuz daim olsun,”
sözleri onlarla birlikteydi.
Evet, otuz dördüncü yıllarını doldurmuşlardı. Daha dün evlenmiş gibiydiler. Aşkları hep taptaze, hep canlıydı; sonsuza kadar da öyle kalacaktı.
Yiğit Efsun’a dönerek:
“Seni sonsuza kadar seveceğim, benim yiğit aşkım,” dedi.
Goethe’nin dediği gibi:
“Dünyayı birleştiren aşktır.”
Onlar erdi muratlarına…
Gökten üç elma düştü, üçü de âşıkların başına.

Füsun Sunar
1967 Ardahan doğumlu. Memur çocuğu. Konya da yaşıyor. KMÜ Tıp Fakültesi Öğretim üyesi. Evli iki çocuğu ve bir torunu var. ‘İçindeki iyileştirici gücü uyandır’ adı altında bir kitabı ve ‘Hayata tutunma öyküleri (2019) ‘ kitabında bir öyküsü yayınlamıştır. Öykü, Şiir ve güfte deneleri bulunmaktadır. Tıp doktoru, Aile Danışmanı ve Hipnoterapistir.
