ÖYKÜ.. KIRILMADAN ÖNCE SEVENLER.. GÖZDE GÖRMEZ

KIRILMADAN ÖNCE SEVENLER

 

Bazı insanlar sevmeyi, sevilmeden önce öğrenir.
Bazı kalpler vardır; içine biri girmeden önce çoktan çatlamıştır.
Kırık değildir henüz. Ama nereye dokunsan ses verir.

Meryem o yaz kasabaya ilk geldiğinde, kimseye kendini anlatmadı. Anlatmak, geçmişi yeniden çağırmaktı. Oysa o, geçmişin sesini kısmaya gelmişti. Denizle arasında kurduğu mesafe bile bunun içindi. Yakındı ama temkinli. İnsan bazı şeylere çok yaklaşınca, kendini kaybedebileceğini öğreniyor.

Sabahları erken uyanırdı. Uyanmak değil, geceden sağ çıkmaktı bu. Camı açar, içeri dolan tuzlu havayı içine çekerdi. Bu bir alışkanlık değil, bir yoklamaydı. Hayatta mıyım diye sorardı kendine. Cevap her sabah biraz daha net gelirdi.

Kahvesini hep aynı fincana koyardı. Kenarında ince bir çatlak olan, eline aldığında dikkat isteyen bir fincan. Kırık şeyleri atamazdı Meryem. Çünkü bir şeyin kırılması, onun hikâyesinin başladığı yerdi. İnsanlar da öyleydi. Kusursuz olanlar ürkütücüydü.

Kasaba küçüktü. Deniz büyük. İnsanların dertleri kasabadan küçük, denizden büyüktü. Herkes birbirini tanırdı ama kimse kimseyi bilmezdi. Bilmek cesaret isterdi.

Onu ilk gördüğünde, bunun bir başlangıç olduğunu anlamadı. Adam sahilde oturuyordu. Ayakkabılarını çıkarmış, paçalarını sıvamıştı. Denizle konuşur gibiydi ama aslında kendine susuyordu. Bu hâli Meryem’e tanıdık geldi. Suskunluk, bazen en yüksek sestir.

“Geçecek,” dedi içinden. Çünkü geçmeyen şeylere inanmayı bırakmıştı.

Ama bazı insanlar geçmez.
Bazıları sessizce yerleşir.

Adam ertesi gün de oradaydı. Sonraki gün de. Konuşmadılar. Sessizlik, aralarında bir dil gibi dolaştı. Bir hafta sonra adam başını kaldırdı.

“Deniz bugün kırgın,” dedi.

Meryem gülümsedi.
“Kırgın olduğunu nereden biliyorsun?”

“Kırgınlar tanır birbirini.”

İşte o an, bir şey yer değiştirdi.

Adı Yusuf’tu. İsmini söylerken sesi yorgundu. Uzun süredir bir yerde kalmamış insanların sesi gibi. Meryem adını söylediğinde ilk defa adının bir yere ait olduğunu hissetti.

Birlikte yürüdüler. Sessiz, ağır, acele etmeden. Yusuf’un yürüyüşünde bir kararlılık vardı. Gitmeye alışkın ama durmayı da bilen biri gibiydi.

Günler ilerledikçe Meryem değişti. Sabahlar kaçış olmaktan çıktı. Akşamlar daha az ağırdı. Birinin varlığı, insanın yalnızlığını azaltabiliyordu.

Bir akşam Yusuf durdu.
“Ben kalıcı değilim,” dedi.

Bu bir uyarıydı. Aynı zamanda bir itiraf.
Meryem başını salladı.
“Ben de değilim.”

İkisi de bunun doğru olmadığını biliyordu.

O gece deniz kabardı. Meryem korkmadı. Korkunun olmadığı yerde umut olur sanırdı eskiden. Oysa umut, korkuyla yan yana yürürdü.

Yusuf’un geçmişi vardı. Meryem sormadı. Kendinle ilgili her şeyi anlatmak, başkasına yük olmak demekti. Yusuf yük olmak istemiyordu. Meryem de.

Bir gün Yusuf elini tuttu. Meryem’in kalbi hızlanmadı. Yavaşladı. Sevgi bazen böyle gelirdi. Gürültüsüz.

Sonra Yusuf gelmedi.
Bir gün.
İki gün.

Üçüncü gün deniz sustu.

Dördüncü gün kâğıdı buldu:
“Kalmak seni yaralar. Gitmek beni.”

Meryem ağlamadı. Bazı vedalar gözyaşı istemezdi. Sadece kabullenilmek isterdi.

Zaman geçti. Yaz bitti. Kasaba değişti. Meryem yazmaya başladı. Yazmak, konuşamadığı her şeydi.

Yıllar sonra metinleri yayımlandı. İnsanlar kendilerini buldu o satırlarda. Meryem ilk defa şunu anladı: Bazı aşklar yaşanmaz. Öğretilir.

Bir gün denize tekrar indi. Yanında biri vardı ama bekleyiş yoktu artık içinde.

Deniz sakindi.

“Ben kırılmadan sevdim,” dedi içinden.
“Bu bana yeter.”

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir