Rahmân’dan Rahîm’e: Merhametin Seyr u Sülûkü.. Ayşegül Kum

 

Rahmân’dan Rahîm’e: Merhametin Seyr u Sülûkü

Tasavvuf nazarında ilâhî isimler yalnızca sıfat bildirimi değil, kulun hâlini terbiye eden tecellî yollarıdır. Bu isimler içinde Rahmân ve Rahîm, merhametin iki ayrı mertebesini ifade eder. Biri umûmî, diğeri husûsî; biri dünya menziline, diğeri ahiret vuslatına bakar.

Rahmân, varlığın bütünü üzerine yayılan ilâhî nefes gibidir. İmanla inkâr, itaatle isyan arasında ayrım yapmaksızın her cana ulaşır. Kul henüz yönünü bulmamışken bile onu ayakta tutan, rızkını gönderen, ömrünü mühletle uzatan bu rahmettir. Sûfîler bu hâli, “kulun henüz talip olmadığı hâlde kendisine gelen lütuf” olarak tarif ederler. Dünya bu sebeple ahiretin tarlasıdır; Rahmân ismi, bu tarlanın sürülmesine izin veren ilâhî mühletin adıdır.

Ancak tasavvuf yolunda asıl hedef, Rahmânî rahmette oyalanmak değil; Rahîm ismine muhatap olmaktır. Zira Rahîm, kulun yönelmesiyle açılan bir kapıdır. Bu merhamet, imanla istikamet kazanmış, nefsini tezkiye etmiş, kalbini ilâhî rızaya bağlamış kul için tecelli eder. Rahîm ismi, amelle yoğrulmuş imanın, sabırla taşınmış kulluğun ve ihlâsla sürdürülmüş bir hayatın ahiretteki karşılığıdır.

Tasavvuf büyükleri, dünya hayatını “perde”, ahireti ise “hakikatin açılması” olarak görür. Bu bakımdan gaflet, Rahmânî rahmeti yanlış okumaktır. Kul, kendisine tanınan mühleti ebedî zannedip Rabbine yönelmezse, ilâhî adaletle yüzleşir. Kur’ân’da geçen “şedîdü’l-azâb” ifadesi, merhametin yokluğu değil; merhametin değerinin inkâr edilmesinin neticesidir. Çünkü azap, Hakk’ın adaletinden; rahmet ise lütfundan doğar.

Bununla birlikte tasavvuf geleneğinde temel bir hakikat vardır: Rahmet gazabı kuşatmıştır. İlâhî rahmetin yüz parça olarak tasvir edilmesi, sayıdan ziyade mânâya işaret eder. Bu anlatım, kulun ümitsizliğe düşmemesi için verilmiş bir ilâhî teminattır. Zira Hakk Teâlâ, kullarının helâkini değil, dönüşünü murat eder.

Ne var ki bütün bu rahmet çağrısına rağmen, kulun nefsine teslim olup ilâhî daveti ertelemesi, tasavvuf ehlinin ifadesiyle “en büyük hüsran”dır. Çünkü insan, kendisine sunulan bu kadar geniş bir merhamet ikliminde, kendi eliyle azabı seçmektedir. Bu hâl, cehaletten ziyade gafletin ürünüdür.

Sonuç itibarıyla Rahmân, kulun varlıkta tutulması; Rahîm ise Hakk’a erdirilmesidir. Biri yolun başında, diğeri yolun sonunda tecelli eder. Tasavvuf yolcusu için esas mesele, Rahmânî rahmetle yetinmeyip Rahîm ismine liyakat kazanacak bir kulluk hâline ulaşabilmektir.

Ayşegül Kum

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir