REMZİYE GÖNENÇ KOŞAR:Dostsuz Yaşanabilir mi?

Dostsuz Yaşanabilir mi?

Bir süredir kendime aynı soruyu soruyorum:

Dostsuz yaşanabilir mi?

Hayatımda insanlar var. Konuştuğum, görüştüğüm, birbirimizin hayatından haberdar olduğumuz insanlar… Bazen uzun uzun anlatıyorlar. Ben dinliyorum.

Dinlemekten şikâyetçi değilim.

Fakat insan bazen kendi sessizliğini de fark ediyor.

Bir süre sonra aklıma şu soru geliyor:

Ben ne zaman anlatıyorum?

Belki mesele anlatmak da değil.

Bir kitabın altını çizdiğim bir cümleyi kiminle paylaşacağım?

Günlerce zihnimde dolaşan bir düşünceyi kimin önüne bırakacağım?

Bir konuda yanıldığımı kim gösterecek?

Bana katılmayan ama beni dinlemeye devam eden biri var mı?

Dostluk üzerine düşünmeye başlamam biraz da buradan oldu.

Çünkü dostluğu yalnızca zor günlerde yanında olmak olarak düşünmek bana artık yetmiyor.

Bazen dost, insanın derdini anlattığı kişi değil; düşüncesini bıraktığı kişidir.

Bir cümle söylersiniz.

O cümlenin peşinden gider.

“Bunu neden böyle düşünüyorsun?” diye sorar.

Belki size katılmaz.

Hatta düşüncenizi biraz sarsar.

Ama sohbet bittiğinde elinizde bir cevap değil, daha iyi bir soru kalır.

Böyle bir insanın hayatımızdaki yeri farklıdır.

Çünkü insan yalnızca anlaşılmak istemez.

Bazen başka bir insanın gözünden kendisini görmek ister.

Kendi düşüncelerimizin içinde uzun süre kaldığımızda, onları doğru sanmaya başlayabiliriz. Başka bir zihinle karşılaşmak bu yüzden önemlidir. Bizi onaylamak için değil, bize kendimizi yeniden göstermek için.

Belki dostluk biraz da budur.

İki insanın birbirine tutunmadan birbirine yer açması.

Birbirinin hayatını sahiplenmeden önemsemesi.

Farklı düşündüğünde uzaklaşmaması.

Ve en önemlisi, birbirinin dünyasını gerçekten merak etmesi.

Çünkü bugün birbirimizden haberdar olmak çok kolay.

Mesajlaşıyoruz, görüyoruz, konuşuyoruz.

Ama haberdar olmak başka, merak etmek başka.

Görünür olmak başka, görülmek başka.

İnsan bazen kalabalığın içinde değil, anlatacaklarını gerçekten merak eden kimseyi bulamadığında yalnızlaşıyor.

Yine de yalnızlığı bütünüyle bir eksiklik olarak görmüyorum.

İnsanın kendisiyle kalmaya da ihtiyacı var.

Sessizlikte düşünmek, okumak, yazmak, kendi sesini duymak…

Bunlar insanı eksiltmez; aksine kendisine yaklaştırabilir.

Belki mesele yalnız kalabilmek değil.

Yalnızlığın seçilmiş mi, yoksa mecbur bırakılmış mı olduğu.

Bütün bunların sonunda kendime yeniden soruyorum:

Dostsuz yaşanabilir mi?

Sanırım evet.

İnsan kendi başına da bir hayat kurabilir.

Fakat kendi başına yaşayabilmek, bir başkasına ihtiyaç duymamak değildir.

Belki insanın dosta ihtiyacı, kendisine yetmediği için değil;

kendisine başka bir yerden bakabilmek içindir.

Sonra soru yön değiştiriyor.

Artık yalnızca “Benim dostum var mı?” diye sormuyorum.

“Ben kimin dostuyum?” diye de soruyorum.

Çünkü dostluk, yalnızca bize sunulan bir yakınlık değildir.

Bizim başka bir insan için açtığımız yerdir.

Belki dostsuz yaşanabilir.

Ama insanın hayatında, kendisini yalnızca dinleyen değil; merak eden, düşündüren ve gerektiğinde kendisine yeniden baktıran birinin bulunması, hayatı başka türlü kılar.

Belki dostluk tam da burada başlar:

Birbirimizin hayatında yer kaplamakta değil, birbirimize gerçekten yer açmakta.

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir