Remziye Gönenç Koşar:Halide Edip Adıvar Zamanında Yazar Olmak ile Dijital Çağda Yazar Olmak

Halide Edip Adıvar Zamanında Yazar Olmak ile Dijital Çağda Yazar Olmak

Değişimin günler, hatta saniyeler içinde yaşandığı dijital çağda insan kendinin nasıl farkına varacak?

Bir zamanlar yazar olmak, yalnızca yazmayı bilmek değildi. Yazının okuyucuya ulaşabilmesi için aşılması gereken yollar, beklenmesi gereken zamanlar vardı. Söylenen söz bugünkü kadar hızlı dolaşıma girmiyordu.

Halide Edip Adıvar’ın yaşadığı çağ böyle bir çağdı.

Onu bugün hâlâ önemli kılan yalnızca yazdıkları değil, kendi çağının insanına bakma biçimiydi. Toplum değişirken kadına, eğitime, savaşa, kimliğe ve bireye baktı. Yaşananları yalnızca anlatmakla kalmadı; dönüşümlerin insan hayatında neye dönüştüğünü görmeye çalıştı.

Belki de yazar olmanın temelinde bu vardır:

Çağını görmek.

Ama yalnızca olup biteni değil, olup bitenin insanı nasıl değiştirdiğini görmek.

Bugün ise bambaşka bir hızın içindeyiz.

Bir düşüncenin ortaya çıkmasıyla binlerce kişiye ulaşması arasında saniyeler olabiliyor. Bir bilgi doğrulanmadan yayılabiliyor. Hiç tanımadığımız insanların hayatları, düşünceleri ve beklentileri sürekli önümüze geliyor. Dün doğru bildiğimiz bir şey bugün değişebiliyor.

Ve bütün bu hızın ortasında insan var.

Belki de bugünün en önemli sorularından biri şu:

Değişimin günler, hatta saniyeler içinde yaşandığı dijital çağda insan kendinin nasıl farkına varacak?

Çünkü insanın kendini fark etmesi hız isteyen bir iş değil.

İnsan ne düşündüğünü fark etmek, neden öyle düşündüğünü sormak, kendi isteğiyle başkasının beklentisini birbirinden ayırmak için durmaya ihtiyaç duyar.

Oysa dijital dünya çoğu zaman bize durmayı değil, tepki vermeyi öğretiyor.

Bir şey görüyoruz, tepki veriyoruz.
Bir şey duyuyoruz, yorumluyoruz.
Bir başkasının hayatını görüyor, kendimizi onunla karşılaştırıyoruz.
Bir fikirle karşılaşıyor, kendi düşüncemizi oluşturmadan tarafını seçiyoruz.

Sonra gün bitiyor.

Peki bütün bu hızın içinde kendimiz nerede kalıyoruz?

Belki de dijital çağın asıl tehlikesi yalnızca çok fazla bilgiye sahip olmak değil; kendi düşüncemizi başkalarının düşünceleri arasından seçememek.

İnsan kendisine her zaman büyük bir kırılmayla yabancılaşmaz.

Bazen yavaş yavaş olur.

Başkalarının doğrularını kendi doğruları sanarak…

Başkalarının hayatlarını kendi hayatıyla ölçerek…

Ne hissettiğini sormadan ne hissetmesi gerektiğini öğrenerek…

Ve bir gün kendi sesini duymakta zorlanarak.

Yapay zekâ bu tabloya yeni bir soru daha ekliyor.

Artık yalnızca insanların ürettiği düşüncelerle değil, makinelerin ürettiği metinlerle de karşı karşıyayız. Birkaç saniye içinde bir fikir, bir metin, hatta bizim yerimize kurulmuş bir cümle önümüzde durabiliyor.

Bu büyük bir imkân.

Ama aynı zamanda bizi daha temel bir soruyla karşı karşıya bırakıyor:

Ben ne düşünüyorum?

Yapay zekâ benim için yazabilir.

Ama benim yerime anlamlandırabilir mi?

İşte burada yazarlığın sorumluluğu başlıyor.

Çünkü herkesin yazabildiği bir çağda yazmak artık tek başına yeterli değil.

Asıl soru:

Neden bunu yazıyorum?

Bu gerçekten benim düşüncem mi?

Söylemeye değer bir şey söylüyor muyum?

Okurun hayatına ne bırakıyorum?

Dijital çağda yazarlık belki de bu nedenle kolaylaşırken aynı zamanda zorlaşıyor.

Metin üretmek kolaylaştı.

Fakat düşünce üretmek hâlâ insanın sorumluluğunda.

Yazarın değeri artık yalnızca ne kadar hızlı yazabildiğinde değil; neyi görüp seçtiğinde, neyi sorguladığında ve kendi bakışıyla neye anlam verdiğinde ortaya çıkıyor.

Bunca sesin arasında kendi sesini seçebilmek…

Bunca bilgi arasından anlamlı olanı ayırabilmek…

Bunca hızın içinde düşünmeye değer olan yerde durabilmek…

Belki bugünün yazarının en önemli sınavlarından biri bu.

Halide Edip’in çağından bugüne baktığımda, yazarın temel görevinin bütünüyle değişmediğini düşünüyorum.

Çağ değişti.
Araçlar değişti.
Yayıncılık değişti.
Okurun dikkati değişti.
Yapay zekâ yazının içine girdi.

Ama insan hâlâ soruyor:

Ben kimim?

Ne düşünüyorum?

Neye inanıyorum?

Bana ait olanla bana öğretileni nasıl ayıracağım?

Bütün bu değişimin içinde kendimi nasıl kaybetmeyeceğim?

Ben kendi çağımın insanına bakarken giderek daha çok şu sorunun peşine düşüyorum:

Değişimin günler, hatta saniyeler içinde yaşandığı dijital çağda insan kendinin nasıl farkına varacak?

Bu sorunun hazır bir cevabını vermek istemiyorum.

Çünkü belki de yazarın görevi her soruya cevap vermek değildir.

Bazen doğru soruyu sorarak insanı kendisine döndürmektir.

Halide Edip kendi çağının insanına baktı.

Ben de kendi çağımın insanına bakıyorum.

Onun dünyasında insanı değiştiren büyük tarihsel dönüşümler vardı. Benim dünyamda ise insan, bunların yanında teknolojinin, bilginin ve hızın sürekli değişen akışıyla karşı karşıya.

Belki bizim çağımızın yazarına düşen görev artık yalnızca dünyanın nasıl değiştiğini anlatmak değil; insanın bu değişimin içinde kendisiyle bağını nasıl koruduğunu sormaktır.

Çünkü insan kendisini fark etmeden çağını da gerçekten anlayamayabilir.

Ve belki iyi bir yazının yapabileceği en değerli şeylerden biri budur:

İnsana, bütün dış seslerin arasından kendi sesini duyabileceği bir alan açmak.

Remziye Gönenç Koşar

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir