Remziye Gönenç Koşar:Herkes Yazıyorsa, Birbirlerinin Yazılarını Kim Okuyor?

Herkes Yazıyorsa, Birbirlerinin Yazılarını Kim Okuyor?

Bir yazarlık topluluğuna baktığımızda ilk gördüğümüz şey yazılardır.

Yeni isimler, yeni metinler, yeni düşünceler… Herkesin söyleyecek bir sözü vardır. Yazılar yayımlanır, paylaşılır, beğenilir.

Fakat bir süre sonra aklıma başka bir soru takıldı:

Bir toplulukta herkes yazıyorsa, birbirlerinin yazılarını kim okuyor?

Bu soruyu önce yalnızca kendi bulunduğum yazarlık çevresine ilişkin bir gözlem olarak düşündüm. Sonra araştırmaya başladım. Karşıma çıkan çalışmalar, meselenin bundan daha geniş olduğunu gösterdi.

Çevrimiçi yazı toplulukları üzerine yapılan araştırmalarda üyelerin katılımının eşit olmadığı görülüyor. Bazı üyeler aktif biçimde yazıyor ve birbirlerine ayrıntılı geri bildirimler veriyor; daha büyük bir grup ise topluluğu izlemekle yetinebiliyor. Bir çevrimiçi yazı topluluğunun düşük katılım ve etkileşim nedeniyle beklenen işlevini yerine getiremediğini inceleyen araştırma da bu sorunun yalnızca bireysel isteksizlikle açıklanamayacağını; zaman, bağlılık, ilişkiler ve topluluğun yapısının önemli olduğunu ortaya koyuyor.

Demek ki bir topluluğun içinde bulunmak, o topluluğa gerçekten katılmak anlamına gelmeyebiliyor.

Bu beni başka bir soruya götürdü:

Yazarlık topluluğundan ne bekliyoruz?

Yalnızca yazımızın yayımlanmasını mı?

İsmimizin başka yazarların isimleriyle aynı yerde bulunmasını mı?

Yoksa birbirimizden bir şey öğrenmeyi mi?

Çünkü yazmak ciddi bir emek. Bir deneme bazen saatlerce düşünmeyi, araştırmayı, yazmayı ve yeniden yazmayı gerektiriyor. Kendi metnimize bu kadar zaman ayırırken başkasının metnine ne kadar zaman ayırıyoruz?

Belki de burada yazarlığın genellikle gözden kaçırdığımız ikinci yüzü ortaya çıkıyor:

Yazar olmak, aynı zamanda iyi bir okur olmayı gerektiriyor olabilir.

Fakat yalnızca okumaktan söz etmiyorum.

Bir yazıyı görmek başka, okumak başka; okuduğumuz şey üzerine gerçekten düşünmek ise bambaşka.

“Çok güzel olmuş.”

“Kaleminize sağlık.”

“Başarılarınızın devamını dilerim.”

Bunların hepsi değerli olabilir. Fakat bir düşünceyi geliştirmek için bazen övgüden daha değerli bir şeye ihtiyaç vardır:

İyi bir soruya.

“Bunu neden böyle düşünüyorsun?”

“Burada gözden kaçırdığın bir şey olabilir mi?”

“Ben bu noktaya katılmıyorum; çünkü…”

“Bu düşüncenin tam tersini savunsaydın ne söylerdin?”

İşte o zaman bir yazı yalnızca okunmuş olmaz. Bir düşünce başka bir düşünceyle karşılaşmış olur.

Akran geri bildirimi üzerine yapılan çalışmalar da bu karşılaşmanın önemini gösteriyor. Yapılandırılmış çevrimiçi akran geri bildiriminin eleştirel düşünme, sosyal etkileşim ve topluluk oluşturma süreçlerini destekleyebildiğine ilişkin bulgular var.

Fakat burada önemli bir ayrıntı var:

Bu karşılaşma kendiliğinden oluşmuyor.

Bazı yazarlık toplulukları, üyelerin birbirlerine geri bildirim vermesini özellikle sistemin parçası hâline getiriyor. Böylece yalnızca “yaz ve yayımla” döngüsü değil, “yaz, oku, değerlendir, karşılık ver” döngüsü kurulmaya çalışılıyor.

Bunun bana düşündürdüğü şey şu:

Yazarları aynı yerde buluşturmak, tek başına bir yazarlık topluluğu oluşturmaya yetmeyebilir.

Çünkü aynı odada bulunan insanların birbirleriyle konuşmaması gibi, aynı platformda bulunan yazarların da birbirlerinin düşüncelerine hiç dokunmaması mümkün.

Oysa gerçek bir toplulukta düşünceler dolaşır.

Ben bir şey söylerim.

Sen okursun.

Benim görmediğim bir noktayı görürsün.

Bana itiraz edersin.

Ben itirazını düşünürüm.

Belki fikrimi değiştiririm.

Belki değiştirmem ama kendi düşüncemi daha sağlam kurarım.

Hatta belki senin itirazından yeni bir yazı doğar.

Bu durumda ortaya yalnızca iki yazı çıkmaz.

Birbirini dönüştüren iki düşünce çıkar.

Belki de yazarlık topluluklarının asıl zenginliği burada başlıyor.

Çünkü hepimiz kendi sesimizi bulmaya çalışıyoruz. Fakat insan kendi sesini yalnızca konuşarak bulamayabilir. Bazen kendi düşüncemizi, başka bir düşünceyle karşılaştığımızda daha net görürüz.

Bugün bu mesele yapay zekâ nedeniyle daha da önemli hâle geliyor.

Yapay zekâ bize fikirler sunabiliyor, karşı argümanlar üretebiliyor, metnimizdeki zayıflıkları gösterebiliyor. Böylece düşüncemizi sınamak için güçlü bir araç elde ediyoruz.

Ama başka bir insanın,

“Ben bunu senin gibi görmüyorum.”

demesi farklı bir şey.

Çünkü orada yalnızca bilgi yoktur.

Başka bir insanın bakışı, deneyimi, sezgisi ve itirazı vardır.

Belki de yapay zekânın içerik üretimini kolaylaştırdığı bir dönemde insan topluluklarının değeri tam da burada yeniden ortaya çıkacak:

Birbirimize ayırdığımız dikkat.

Çünkü içerik çoğalırken dikkat sınırlı kalıyor.

Her gün yüzlerce yazıyla karşılaşabiliyoruz. Fakat gerçekten kaçını okuyup üzerinde düşünüyoruz?

Ve kaçının bizi kendi düşüncemiz hakkında yeniden düşündürdüğüne izin veriyoruz?

Bu nedenle artık şu sorunun daha önemli olduğunu düşünüyorum:

Bir yazarlık topluluğunda kaç kişi yazıyor?

değil,

Kaç düşünce başka bir düşünceyle karşılaşıyor?

Belki iyi bir yazarlık topluluğu, insanların yalnızca “Ben de yazıyorum.” dediği yer değildir.

Belki asıl topluluk şurada başlar:

“Senin yazını okudum.”

Ve daha da önemlisi:

“Senin yazını okuduktan sonra ben de bu konuda yeniden düşündüm.”

Çünkü yazarları bir araya getirmek kolay olabilir.

Birbirlerinin düşüncelerine emek vermelerini sağlamak ise asıl mesele olabilir.

Ve belki de baştaki sorunun cevabı düşündüğümüzden daha önemlidir:

Bir toplulukta herkes yazıyorsa, birbirlerinin yazılarını kim okuyor?

Belki de geleceğin yazarlık topluluklarını belirleyecek soru tam olarak budur.

Remziye Gönenç Koşar

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir