Sabah Işığı
Hayatımıza yüzlerce insan girer.
Kimileriyle kısa süreli yollarımız kesişir, kimileri ise yıllar boyunca yanımızda kalır. Fakat bazen öyle insanlar olur ki, fiziksel olarak hayatımızdan çıksalar bile içimizden çıkmazlar. Düşüncelerini, duygularını, sevinçlerini, kırgınlıklarını ve hatta sessizliklerini bile içimizde taşımaya devam ederiz.
Uzun süre bunun sevgi olduğunu düşündüm.
Sonra hayranlık dedim.
Alışkanlık dedim.
Fakat yıllar sonra anladım ki yaşadığım şeyi bu kavramların hiçbiri tam olarak açıklamıyordu.
Yaklaşık altı ya da yedi yıl boyunca, farkında olmadan bir insanın yalnızca düşüncelerini değil, duygularını da içimde yaşadım. Onun sevincine sevindim, kırgınlığına üzüldüm, uzaklaştığında özlem duydum. O günlerde bunu sorgulamadım. Bana doğal geliyordu. İnsan, içinde yaşadığı duyguların kaynağını her zaman fark edemiyor.
Asıl şaşırtıcı olan ise bütün bunların farkına ancak yıllar sonra varmış olmamdı.
Geriye dönüp baktığımda kendime şu soruyu sordum:
İnsan niçin bazı insanlarla böylesine derin bir özdeşim kurar?
Bu sorunun peşine düştüğümde, cevabın yalnızca psikolojide olmadığını gördüm. Çünkü mesele sadece bir insanı sevmek değildi. Mesele, o insanın iç dünyamızda nasıl bir yer edindiğiydi.
Hayatımız boyunca sayısız insanla karşılaşırız. Çoğunu hatırlarız ama çok azı benliğimizde iz bırakır. Demek ki bizi değiştiren şey, karşılaşmaların sayısı değil; bazı karşılaşmaların derinliğidir.
Belki de özdeşim, bir başkası olmaya çalışmak değildir.
Belki insan, o kişide kendisinin henüz tanımadığı bir ihtimali görür. Onun cesaretinde kendi cesaretini, onun arayışında kendi arayışını, onun kırgınlığında kendi incinebilirliğini hisseder. Farkına varmadan o insanın duyguları, kendi iç dünyasında yankı bulmaya başlar.
İşte bu yüzden bazı insanlar yalnızca hayatımıza girmez; iç dünyamızın sessiz misafiri olurlar.
Fakat zaman geçtikçe başka bir süreç başlar.
İnsan olgunlaştıkça yalnızca başkalarını değil, kendisini de tanımaya başlar. Bir gün durup şu soruyu sorar:
“Bu his gerçekten bana mı ait, yoksa yıllardır taşıdığım bir yankı mı?”
Bu soru kolay cevaplanmaz.
Çünkü insan değişirken, değiştiğini çoğu zaman anlayamaz. Tohum toprağın altında büyürken ses çıkarmaz. Benliğimiz de sessizce dönüşür. Ancak yıllar sonra geriye baktığımızda, hangi duyguların bize ait olduğunu, hangilerinin başkalarının izini taşıdığını ayırt etmeye başlarız.
Belki de olgunlaşmak, başkalarının etkisinden tamamen kurtulmak değildir.
Çünkü bizi biz yapan şeylerden biri de hayatımıza dokunan insanların bıraktığı izlerdir.
Asıl olgunluk, o izleri inkâr etmeden, onların arasında kendi sesimizi duyabilmektir.
Bugün geriye dönüp baktığımda, o yılları bir kayıp olarak görmüyorum.
Çünkü o süreç bana insanın ne kadar geçirgen bir varlık olduğunu öğretti. Başkalarının acısını hissedebildiğimizi, sevincini paylaşabildiğimizi ve bazen onların duygularını kendi duygularımız sanabildiğimizi gösterdi.
Ama bana öğrettiği en önemli şey şu oldu:
İnsan kendisini bir anda tanımıyor.
Kendini tanımak; yıllar boyunca içinde taşıdığı sesleri sabırla dinlemek, onları birbirinden ayırmak ve sonunda kendi sesini seçebilmektir.
Belki de bu yüzden bazı insanlar uzun yıllar içimizde yaşamaya devam eder.
Bizi kendilerine bağımlı bıraktıkları için değil…
Bir zamanlar kim olduğumuzu ve bugün kim olmaya çalıştığımızı anlamamıza, farkında olmadan katkı sağladıkları için.
Ve belki de asıl soru şudur:
Hayatımız boyunca içimizde taşıdığımız onca ses arasında, hangisi gerçekten bize aittir?

