Kendine Vermediğin Onayı Başkasından Beklemek
Bazı hayal kırıklıkları, insanın karşısındakiyle değil, kendisiyle ilgilidir.
Bunu kendi hayatımda öğrendim.
Bir insandan, açıkça söylemediğim ama içimde büyüttüğüm bir karşılık bekledim. Beni görmesini, yazdıklarımı fark etmesini, düşüncelerimi önemsemesini, kurduğum cümlelerin onda bir yere dokunmasını istedim. Bunu kendime itiraf etmiyordum ama içten içe bekliyordum.
Ve o beklediğim karşılık gelmeyince yalnızca hayal kırıklığı yaşamadım; tuzla buz oldum.
Uzun süre bunun nedenini anlayamadım. Bir insanın vereceği ya da vermeyeceği bir karşılık nasıl olur da içimde bu kadar büyük bir yıkım yaratabilirdi? Neden onun sessizliği içimde bu kadar yüksek sesle konuşuyordu? Neden onun beni nasıl gördüğü, benim kendimi nasıl gördüğümden daha önemli hâle gelmişti?
Sonra kendime, cevabı zor bir soru sordum:
Ben kendime vermediğim neyi ondan bekliyordum?
Cevap basitti ama ağırdı: onay.
Kendi yazdıklarımın değerli olduğuna kendim inanmak yerine, bir başkasının bunu söylemesini bekliyordum. Kendi yolumun anlamını kendim bilmek yerine, bir başkasının o yolu fark etmesini istiyordum. Kendime “Devam et” demek yerine, bir başkasının bunu bana hissettirmesini bekliyordum.
Sonra fark ettim ki, çoğu zaman karşımızdaki insandan beklediğimizi sandığımız şey, aslında kendi içimizde kendimize söyleyemediğimiz bir cümledir. Ben o cümleyi kendime söylememiştim; bu yüzden başkasının söylemesini beklemiştim. Söylemeyince de yıkılmıştım.
Oysa karşımdaki insanın bana vermediği şey, benim değerimi belirleyen bir ölçü değildi. Ben değerimin ölçüsünü onun eline bırakmıştım. Asıl kırılma da burada başladı.
İnsan çoğu zaman karşısındakini sorgular:
“Beni neden görmedi?”
“Beni neden anlamadı?”
“Neden beklediğim karşılığı vermedi?”
Bu soruların içinde insan kendini haklı bulabilir. Ama daha zor bir soru vardır:
“Ben neden kendimi görebilmek için onun gözlerine ihtiyaç duydum?”
Bu soru insanı susturur. Çünkü cevabı dışarıda değil, içeridedir.
Benim için de öyle oldu. Bir başkasından almaya çalıştığım karşılık gelmeyince tuzla buz oldum. Ama o kırılmanın içinde şunu da gördüm: kendime vermediğim değeri, onun bana vermesini beklemiştim. Ve o değer gelmeyince, sanki benim değerim de eksilmişti.
Belki de insanın kendine yapabileceği en büyük haksızlıklardan biri budur: kendi değerinin kararını başkasına bırakmak.
Çünkü o zaman içindeki dengeyi başkasının davranışlarına teslim edersin. Bir mesaj seni yükseltir, bir sessizlik düşürür. Bir bakış içini aydınlatır, bir yokluk seni kendinden şüphe ettirir. Ve fark etmeden kendi iç dünyanı başkasının eline verirsin.
Oysa insanın başkasından görmek istediği şeylerin hepsini kendine vermesi her zaman kolay değildir. İnsan görülmek ister, anlaşılmak ister, önemsenmek ister. Bunda utanılacak bir şey yoktur.
Ama zamanla şunu öğrenirsin:
Görülmek istemek başka, kendi değerini görülmeye bağlamak başkadır.
Birincisi insan olmanın parçasıdır. İkincisi kendinden uzaklaşmanın başlangıcı.
Belki de kendine inanmak tam burada başlar: kimse alkışlamasa da yaptığın şeyin anlamını koruyabilmekte, kimse fark etmese de kendi emeğini görebilmekte, kimse sana “değerlisin” demese bile bunu içinden duyabilmekte.
Çünkü bir noktada bütün dış seslerin önüne tek bir soru geçer:
“Ben kendimi gerçekten görüyor muyum?”
Asıl mesele çoğu zaman başkasının bize vermediği şey değil, kendimize vermediğimizi yıllarca başkasından beklemiş olmamızdır.
Ben bunu bir sessizlikte öğrendim. O sessizlik canımı acıttı ama aynı zamanda şunu da gösterdi: insanın dışarıda aradığı cevap, kendine dönmeden bulunmuyor.
Şimdi biliyorum; birinin beni görmemesi canımı acıtabilir, anlamaması içimde boşluk bırakabilir, bana inanmaması zor gelebilir. Ama bunların hiçbiri, kendime olan inancımın kararını onun eline vermem gerektiği anlamına gelmez.
Çünkü bir başkasının bana vereceği değerle yaşarsam, kendi hayatımın anahtarını da ona teslim etmiş olurum.
Ben artık o anahtarı biraz daha kendi elimde tutmak istiyorum.
Belki de kendine vermen gereken en önemli onay budur:
Kimse seni görmediğinde de kendini görebilmek.
Kimse sana inanmadığında da kendi sesini duyabilmek.
Ve en önemlisi…
Bir başkasının sessizliğiyle kendine verdiğin değeri susturmamak.
Sabah Işığı
