REMZİYE GÖNENÇ KOŞAR:SANDIKLI’DA SESSİZCE TAŞINAN HAYATLAR

Bir ilçenin gerçek hikâyesi bazen istatistiklerde değil, insanların omuzlarında taşıdığı görünmeyen yüklerde saklıdır.

Sabah Işığı

Geçtiğimiz Kasım ayında ilk kez Sandıklı’ya gelmiştim. Bu yaz ise ikinci kez aynı sokaklarda yürüdüm.

İki ziyaretimde de dikkatimi çeken ortak bir manzara vardı.

Pazarda satış yapan gençler arasında, otobüste yolculuk eden vatandaşlarda, devlet hastanesi koridorlarında ve günlük yaşamın içinde engelli ya da hareket kısıtlılığı yaşayan insanlarla sıkça karşılaşıyordum.

Bu bir istatistik değil.

Bu bir gözlem.

Fakat bazen toplumsal gerçeklikler önce rakamlarda değil, insanın dikkatinde görünür hale gelir.

Bir gün sohbet ettiğim yaşlı bir teyze ve amca, evlerinde seksen yaşındaki annelerine baktıklarını anlattılar. Sohbet ilerledikçe otuz sekiz yaşındaki engelli oğullarından söz ettiler.

O an zihnimde sadece bir aile hikâyesi oluşmadı.

Bir toplumun sessizce taşıdığı yükleri düşünmeye başladım.

Çünkü sosyolojinin en temel sorularından biri şudur:

Bir toplum yaşlılarına, hastalarına ve engellilerine nasıl davranıyor?

Aslında engellilik yalnızca bireyin yaşadığı bir durum değildir. Ailenin ekonomik gücünü, sosyal ilişkilerini, psikolojik dayanıklılığını ve günlük yaşamını da etkileyen bir toplumsal olgudur.

Bugün Türkiye’nin birçok yerinde aileler aynı anda iki farklı gerçekle karşı karşıya kalıyor.

Bir tarafta yaşlanan anne ve babalar.

Diğer tarafta özel desteğe ihtiyaç duyan çocuklar veya yakınlar.

Böyle durumlarda aile yalnızca bakım vermiyor; aynı zamanda zamanını, enerjisini, ekonomik kaynaklarını ve çoğu zaman kendi hayallerini de yeniden şekillendiriyor.

Bu nedenle engellilik sadece sağlık konusu değildir.

Aynı zamanda bir aile, toplum ve sosyal politika konusudur.

Psikolojik açıdan baktığımızda ise görünmeyen başka bir yük ortaya çıkıyor.

Uzun yıllar bakım veren insanlar çoğu zaman kendi yorgunluklarını konuşmuyorlar.

Şikâyet etmiyorlar.

Hayata devam ediyorlar.

Fakat sessizce taşınan sorumluluklar zamanla insanın ruhunda derin izler bırakabiliyor.

Belki de o teyze ve amcanın yüzündeki yorgunluk yalnızca yaşın değil, yılların taşıdığı sorumlulukların iziydi.

Coğrafi açıdan bakıldığında ise Sandıklı gibi Anadolu ilçeleri bize başka bir gerçeği gösteriyor.

Büyük şehirlerde insanlar kalabalıklar içinde görünmez hale gelebiliyor.

Anadolu’da ise hayat daha görünür yaşanıyor.

Pazarda çalışan genç bir engelli bireyi, bastonuyla yürüyen yaşlı bir amcayı veya ailesiyle birlikte yaşam mücadelesi veren insanları daha yakından görebiliyorsunuz.

Belki de dikkatimi çeken şey sayıların çokluğu değil, hayatın görünürlüğüydü.

Çünkü küçük yerlerde insanlar birbirlerinin hayatlarına daha fazla temas ediyor.

Bir başka soru da şu:

Genç nüfusun önemli bir kısmı büyük şehirlere göç ederken geride kimler kalıyor?

Yaşlılar…

Bakım yükü taşıyan aileler…

Doğup büyüdüğü topraklardan ayrılmayan insanlar…

Bu nedenle bazen bir ilçenin sokaklarında gördüğümüz tablo yalnızca bireysel hikâyeleri değil, göçün, yaşlanmanın ve toplumsal değişimin izlerini de taşıyor.

Sandıklı’dan ayrılırken aklımda tek bir soru kaldı:

Bir toplumun gerçek gücü nerede saklıdır?

Ekonomisinde mi?

Binalarında mı?

Yollarında mı?

Yoksa yıllardır yaşlı annesine, engelli evladına ve ailesine sessizce sahip çıkan insanların vicdanında mı?

Ben cevabın ikinci kısımda olduğuna inanıyorum.

Çünkü bazen bir şehrin gerçek hikâyesi meydanlarında değil, kimsenin fark etmeden taşıdığı yüklerde saklıdır.

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir