RÖPORTAJ: OSMAN KURHAN

  1. Eser sahibi kimdir? Sizi yakından tanıyabilir miyiz?

Ben Osman Kurhan. 26 yaşında bir Türk genciyim. Tarih ve edebiyat ile çocukluğumdan beridir iç içeyim. Üniversiteyi henüz 17 yaşındayken Hitit Üniversitesinde okumaya başladım ve tarih eğitimi alarak Tarihçi oldum. Aynı zamanda çekirdekten yetişme bir mücevher tasarım ustasıyım. Sanırım yazarlığımın temelinde de tarihçi tarafımla hayal kurmayı seven tarafımın bir araya gelmesi yatıyor. Yazarken geçmişi, geçmişin insanlarını bugünün okuruyla aynı duyguda buluşturmayı amaçlıyorum. Benim için tarih; savaşlardan, hükümdarlardan ve kronolojiden ibaret değil; umut eden, kaybeden, seven ve mücadele eden insanların hikâyesidir. Uzun zamandır zihnimde taşıdığım hikâyeleri, tarihsel olayları ve insan üzerine düşündüğüm meseleleri bir araya getirerek hikayemi yazmak istiyordum. Bunun ilk büyük sonucu da Ateş Antlaşması oldu. Serinin yayımlanan ilk kitabı Ateş Antlaşması: Zamanın Asil Varisleri – Bölüm 1 ve onu takip eden Ateş Antlaşması: Zamanın Asil Varisleri – Bölüm 2 kitabı oldu.

Kendimi yalnızca bir hikâye anlatıcısı olarak görmüyorum. Aynı zamanda mesleğim dahilinde tasarlamak ve üretmekle birlikte yazarken; tarih, mitoloji, felsefe ve insan psikolojisinin birbirine temas ettiği alanlarla özellikle ilgileniyorum. Çünkü benim için iyi bir hikâye tek başına “sonra ne olacak?” sorusunu sordurmamalı; zaman zaman insanı kendisi hakkında da düşündürmeli.

2.Yazarlığa adım atmanızdaki asıl kırılma noktası ne oldu?

Aslında yazarlık benim için bir anda verilen bir karar değildi; yıllar içinde büyüyen bir birikimin doğal sonucuydu. Çocukluğumdan itibaren tarih kitaplarına, destanlara ve eski medeniyetlere karşı büyük bir ilgim vardı. Okudukça şunu fark ettim: Tarih bize olayları anlatıyor ama insanların kalbinde yaşananları çoğu zaman sessiz bırakıyor.

Kırılma noktam, bu sessizliği edebiyatla doldurabileceğimi hissettiğim andı. İşte o gün, sadece tarih okuyan biri olmaktan çıkıp tarih anlatan biri olmaya karar verdim. Ateş Antlaşması da bu kararın ilk büyük adımı oldu.

3.Sizi ilk kez kalemi elinize almaya iten özel bir an var mıydı?

Aslında yazmaya karar verdiğim tek ve kesin bir gün olduğunu söyleyemem. Hikâye anlatma isteği çok daha eskiden beri vardı. Fakat bir noktada zihnimde büyüyen dünyanın artık yalnızca benim zihnimde kalmaması gerektiğini hissettim. Kelimelerin kâğıda dökülmesi ise 17 Kasım 2024 Pazar günü saat 04.42de gerçekleşti. Tarihi ve saati çok net hatırlıyorum, çünkü hikayemin artık dolup taştığı ve içimde durmayı reddederek beynimi tıka basa bu hikâyeye kaptırdığım bir andı. Aslında bir önceki gün evde arkadaşlarım Hüdaverdi otururken, o kadar dertlenmiştik ki, birbirimizin hayatında biraz olsun düzene girecek veya iyiye gidecek şeyler olsun diye tartışarak, birbirimizin dertlerinin dinleyerek geçirmiştik. Dostum gittikten sonra evde tek başıma kaldığım gece gözlerimi tavana dikmiş gözümde ve hayalimde hikayemin akışını canlı olarak izliyordum. Sanki tavan bir perde görevi görmüşte gözlerim projektörmüş gibiydi. O an artık bu hikâyeyi daha fazla bastıramayacağımı içimde tutamayacağımı anlamıştım. Sonrasında bilgisayar başına geçtim ve kelimeler kendiliğinde dökülmeye başladı. Ateş Antlaşması da bir anda ortaya çıkmış bir eser değil aslında. Zaman içerisinde büyüyen, değişen, araştırdıkça yeni katmanlar kazanan bir proje oldu benim için. Bir süre sonra şunu fark ettim: Ben artık bir hikâye düşünmüyordum; o hikâyenin içinde yaşıyordum. Sanırım gerçekten yazmaya karar verdiğim an da buydu.

4.Çocukluğunuzdaki veya gençliğinizdeki okuma alışkanlıklarınızın bugünkü yazım dilinize ve üslubunuza nasıl bir etkisi oldu?

Çocukluğum ve gençliğim, birbirinden oldukça farklı türleri okuyarak geçti. Tarih araştırmaları, destanlar, klasik romanlar ve şiir benim dilimi birlikte şekillendirdi. Burada tek bir isim vermekte zorlanıyorum. Çünkü beni etkileyen şey bazen bir yazarın bütün külliyatı değil, tek bir eseri veya tek bir düşüncesi olabiliyor. Örneğin, Ray Bradbury – Fahrenheit 451 veya Aldous Huxley – Cesur Yeni Dünya, Ursula K. Le Guin – Sürgün Gezegeni, Frank Herbert – Dune,  Douglas Adams – Otostopçunun Galaksi Rehberi gibi tarih alanında Homeros – İlyada ve Odysseia, Herodotos – Tarih, Henryk Sienkiewicz – Quo Vadis gibi eserler oldukça ilgimi çekmiştir.

Bu yüzden yazarken hem tarihî atmosferi korumaya hem de anlatımı edebî bir ritim içinde sunmaya özen gösteriyorum. Özellikle betimlemelerde okurun mekânı görebilmesini, diyaloglarda ise karakterlerin gerçekten o dönemde yaşıyormuş hissini vermeyi önemsiyorum. Benim üslubumun temelinde, araştırmanın sağlamlığı ile hayal gücünün özgürlüğü yan yana duruyor.

Tarihsel anlatılardan mitolojik metinlere, felsefeden modern romana kadar oldukça farklı kaynaklardan besleniyorum. Fakat bana bırakılan en değerli mirasın soru sormak olduğunu söyleyebilirim. Okuduğum eserlerde beni en çok etkileyen şey, kitabı kapattıktan sonra hikâyenin zihnimde devam etmesidir. Ben de kendi okurumda bunu oluşturmak istiyorum. Kitabı bitirdiğinde yalnızca “güzel bir hikâyeydi” demesinden ziyade, bir süre sessiz kalıp “Peki ya gerçekten böyleyse?” diye düşünmesini isterim.

5.Hangi deneyimlerden sonra yazar olmaya karar verdiniz?

Ateş Antlaşması benim ilk kitabım ve açıkçası yazarlığa başlamadan önce profesyonel anlamda herhangi bir yazarlık deneyimim yoktu. Fakat yıllarca tarih kitapları, arşiv belgeleri ve akademik araştırmalarla iç içe yaşadım. Tarihçi olmamın da etkisiyle, bir romanın anlatacağı dönemi araştırma ve kurgunun temellerini sağlam veriler üzerine inşa etme konusunda önemli bir birikim edindim.

Edebî tarafım ise daha çok iyi bir okur olmaktan beslendi. Farklı dönemlerden pek çok yazarı yalnızca hikâyeleri için değil, kullandıkları dil, kurdukları atmosfer ve üslupları için de dikkatle okudum. Okudukça, yazının aslında görünmeyen bir ustalık gerektirdiğini fark ettim. Yazarlığın gerçek zorluğunu ise ilk sayfalarda değil, Ateş Antlaşması’nın ikinci ve üçüncü bölümlerini kaleme alırken yaşadım. Zaman zaman tıkandığım, cümlelerin ilerlemediği anlar oldu. O süreç bana şunu öğretti: Yazarlık ilhamla başlayan bir yolculuk olabilir; fakat onu tamamlayan şey sabır, disiplin ve vazgeçmemektir.

6.İyi bir yazar olmanın şartları nelerdir? Siz bu yolda nasıl bir yöntem izlediniz?

İyi bir yazar olmanın ilk şartı, iyi bir gözlemci ve iyi bir okur olmaktır gibi şeyler söylemeyi isterdim. Lakin, yazmak kelimeleri yan yana getirmek, insanı, zamanı ve hayatı doğru okuyabilmektir. Bunun yanında araştırma disiplini, sabır ve sürekli kendini geliştirme isteği de vazgeçilmez unsurlardır.

Ben kendi yolumda özellikle araştırmayı merkeze aldım. Tarihî kurgu yazdığım için, anlattığım dünyanın gerçek temellere dayalı olması gerektiğine inanıyorum. Bu nedenle arşivlerden, tarih kaynaklarından ve akademik çalışmalardan uzun süre beslendim. Yazım aşamasında ise ilk taslağı tamamlamaktan çok, metni tekrar tekrar gözden geçirerek olgunlaştırmayı tercih ettim. Benim için yazarlık, ilham kadar emek ve disiplin gerektiren bir yolculuktur. Yani, iyi bir yazar olduğuma karar verecek merci zaten kendim değilim. Ama mesele kurgunun tutarlı ve bir disiplin üzerinde çalışma yaparak ilerlemekse evet, bu konuda elimin güçlü olduğunu söyleyebilirim. Ve yazar olma hayali taşıyan herkese de bunu tavsiye ederim. Hikayelerini bir disiplin temeline oturtmalıdırlar.

Sanırım beni buraya getiren şey anlatma isteğinden çok unutulmasına izin vermeme isteğiydi. İnsan bir şey düşünüyor, hissediyor veya hayal ediyor ve eğer onu hiçbir yere kaydetmezse bir gün onunla birlikte yok olacağını fark ediyor. Yazı bunun karşısında çok güçlü bir şey. Binlerce yıl önce yaşamış bir insanın düşüncelerini bugün okuyabiliyoruz. Kendisi yok ama söylediği şey hâlâ bizimle konuşabiliyor. Bunun büyüleyici olduğunu düşünüyorum. Belki yazarlığa beni çeken şey biraz da budur: İnsan gider ama hikâyesi yani izi kalır.

7.Kaleme aldığınız ilk kitap nedir ve varsa diğer kitaplarınız nelerdir?

İlk kitabım Ateş Antlaşması. Aynı zamanda yayımlanan ilk eserim olması nedeniyle benim için bu roman uzun yıllardır zihnimde taşıdığım tarih tutkusunun somut hâlidir. Kitabımın türü, Tarihsel Fantastik / Mitolojik Bilimkurgu bir eser diyebiliriz. Aslında Ateş Antlaşması, temelde tarih, mitoloji, bilim kurgu ve fantastik unsurları bir araya getiren; gizem, aksiyon ve felsefi yönü de güçlü olan çok katmanlı bir roman serisi. Toplamda 12 kitaptan oluşan ve birde külliyat içeren bir tam set olmasını planlıyorum. Ve şimdilerde 2. Kitabımız olan Ateş Antlaşması: Karanlığın Mirası kitabı üzerinde çalışıyorum.

Roman, Gerçek tarihî olayları, dönemin kültürünü ve coğrafyasını titizlikle araştırırken; bunların içerisine tamamen özgün karakterler ve insani hikâyeler yerleştirdim. Şu an için yayımlanmış başka bir kitabım bulunmuyor; ancak Ateş Antlaşması benim edebiyat yolculuğumun ilk adımı ve devamını getirmeyi hedeflediğim daha geniş bir evrenin başlangıcıdır.

8.Kitaplarınızdaki konuları yazmaya yönlendiren en önemli etken ya da etkenler nelerdir?

Beni en çok etkileyen şey, tarihin satır aralarında kalan hikâyelerdir. Resmî kaynaklar bize çoğu zaman hükümdarları, savaşları ve antlaşmaları anlatır; fakat o olayların içinde yaşayan sıradan insanların duygularını anlatmaz. Ben tam da o boşlukta yazıyorum. Ateş Antlaşması’nı kaleme alırken amacım geçmişi yeniden yorumlamak değil, tarihsel gerçekliğe sadık kalarak o dönemin insanlarına edebî bir ses kazandırmaktı. Sadakat, dostluk, ihanet, adalet ve aidiyet gibi evrensel temalar da romanın temelini oluşturuyor. Çünkü dönemler değişse de insanın iç dünyası büyük ölçüde aynı kalıyor.

9.Hikâyeyi kurgularken karakterlerinizin kaderini önceden tamamen planlıyor musunuz, yoksa yazım sürecinde karakterlerin kendi yollarını çizdiği oluyor mu?

Kesinlikle. Romana başlamadan önce ana olay örgüsünü ve tarihsel iskeleti büyük ölçüde planlarım. Özellikle tarihî kurgu yazarken kronolojiye ve gerçek olaylara bağlı kalmak zorundayım. Bu yüzden hikâyenin omurgası baştan bellidir.

Ancak karakterler konusunda aynı şeyi söyleyemem. Yazdıkça onların kişilikleri derinleşiyor ve bazen beni şaşırtacak kararlar alıyorlar. İlk taslakta düşündüğüm bir sahne, karakterin gelişimi nedeniyle tamamen değişebiliyor. Bence iyi karakterler, kendi iradesi varmış hissi uyandıran kişilerdir. Yazma sürecinin en keyifli yanı da biraz budur.

Başlangıçta karakteri yaratan sizsiniz. Geçmişini, kişiliğini, korkularını belirliyorsunuz. Fakat yeterince uzun süre yazdıktan sonra ilginç bir şey oluyor: Bir noktadan sonra karakterin ne söyleyip söylemeyeceğini neler yaşadığına siz şahit oluyorsunuz. Bazı karakterler kendi yollarını çizerken bazıları içinde elbette son oluyor yani bunu düşünmüyorsunuz; biliyorsunuz.

Ateş Antlaşması’nda da bunu birçok kez yaşadım. Bazı karakterleri başlangıçta çok daha küçük roller için tasarlamışken hikâye içerisinde beklediğimden çok daha önemli hâle geldiler. Bazılarının ise benim onlar için hazırladığım yoldan gitmediğini fark ettim. Bence karakter gerçekten yaşamaya tam burada başlıyor. Yazarın istediğini yapan bir kukla olmaktan çıkıp kendi kişiliğinin gerektirdiği şeyi yapmaya başladığında. Tabii aralarında yazarken ve hikayelerini oluşturmayı çok sevdiklerim olduğu gibi bunu istemeden ve haz duymadan yaptığım karakterler de oldu. Nitekim onların hepsi benim hikayemin birer parçasıdır.

10.Size ilham veren şeyler nelerdir?

    İlham konusunda biraz farklı düşünüyorum. İlhamın insanın karşısına oturup gelmesini beklemek yerine onu aramak gerektiğine inanıyorum. Bazen bir tarih kitabında okuduğum tek bir cümle, bazen bir arkeolojik buluntu, bir mit, bir insanın söylediği söz, hatta gökyüzüne bakarken düşündüğüm basit bir soru bile bir hikâyenin başlangıcı olabiliyor. Bazen eski bir harita, bazen bir arkeolojik buluntu, bazen de yüzyıllar önce yazılmış birkaç satırlık tarih kaydı yeni bir hikâyenin kapısını aralayabiliyor. Kadim şehirlerin kalıntıları, bozkır kültürü ve Anadolu ile Orta Asya’nın ortak tarih mirası beni derinden besleyen kaynaklar arasında.

    Bunun yanında müzik, doğa ve sessizlik de üretim sürecimde önemli bir yere sahip. En güçlü ilhamım ise her zaman şu soru oluyor: “Tarih bize anlatılmayan hangi hikâyeleri bırakmış olabilir?” Sanırım kalemimi masaya her oturduğumda yeniden harekete geçiren duygu tam olarak bu merak.

    Ateş Antlaşması’nın temelinde de benim çok sevdiğim bir düşünce var: Ya insanlığın tarih hakkında bildiği şey, gerçeğin yalnızca küçük bir parçasıysa? Bu soruyu sormaya başladığınızda önünüzde inanılmaz büyük bir alan açılıyor. Ben de o alanın içine tarih, mitoloji, gelecek ve insanın varoluşuna ilişkin soruları yerleştirmeye başladım. Ateş Antlaşması zamanla buradan büyüdü ve antik tarih araştırmalarında var olan karanlık taraflar beni daha çok kendine çekti, yazmaya tarihin bu karanlık taraflarını doldurarak başladım.

    11.En çok hangi dönemlerde üretken oluyorsunuz ve yazma konusunda sizi en çok motive eden şey nedir?

      Çoğunlukla, gece veya işten çıktıktan sonra; benim yazma sürecim çoğu zaman bir sahneden ziyade bir soruyla başlıyor. “Böyle bir şey gerçekten yaşansaydı ne olurdu?”, “Bu karakter burada ne hissederdi?”, “Tarihin şu noktasına başka bir şey müdahale etmiş olsaydı dünya nasıl değişirdi?” gibi sorular zihnimde dolaşmaya başlıyor. Sonrasında araştırma geliyor. Özellikle tarihsel bir dönem yazıyorsam mekânlardan dönemin siyasi şartlarına, insanların kullandıkları kavramlardan gündelik yaşama kadar araştırıyorum. Fakat masaya oturduğumda planın biraz dışına çıkmayı da seviyorum. Çünkü bazen yazarken karakter size planda olmayan bir şey söylüyor ve bütün sahnenin yönünü değiştiriyor. Ben yazmanın en güzel taraflarından birinin bu olduğunu düşünüyorum: Yazar olduğunuz hâlde kendi hikâyenizin sizi şaşırtabilmesi. Ayrıca öyle evde oturarak yazmak bana daha çok boşluk içinde düşünmek gibi geliyor. İnsanlarla etkileşim içinde olarak yazmak daha çok ilgimi çekiyor. Örneğin; bir kafede oturup insanların sesleri arasında kahvemi veya çayımı yudumlarken etrafımı analiz etmek gibi veya kafenin dışından geçen arabaları ve insanların yüzlerini incelemek gibi. Bana oldukça ilham kattığını söylemem gerek, ayrıca o ortamlarda kurulan samimiyetler ve yeni insanlarla tanışarak çevreni de genişletmek gibi bir artısı da var. İşten çıkıp, direkt bir kafeye giderek oturup içeceğimi yanıma alıp bilgisayarımı açıp yazmaktan daha güzel motivasyon yoktur. Örneğin, bir oturuşta on sayfaya kadar yazdığımı bilirim o ortamlarda. Benim kendi disiplinim ve yazma yolculuğumdaki yöntemler bunlardı.

      12..Okuyucular neden sizin kitabınızı okumalı?

        Bunu en doğru değerlendirecek kişiler elbette okuyuculardır; ancak Ateş Antlaşması’nı farklı kılan yönün, tarihî gerçekliği yalnızca bir fon olarak kullanmaması olduğunu düşünüyorum. Romanı geçmiş kısmında, MÖ yıllarının siyasi ve kültürel atmosferini titizlikle araştırılmış bir zemin üzerine kurarken, merkezine insanı ve onun vicdanını yerleştiriyor. Gelecek zaman ölçeğinde ise MS kadar uzanıyor. Aslında geçmiş ve geleceği birbirine bağlayan bir köprü görevi görmekle beraber, Antik dönemlere belkide insanlardan daha öncesi dönemlere de bakış atması oldukça önemli kılıyor. İnsan öncesi tarihlere, belki de insanların daha önceki antik medeniyetlerine kadar her kültür ve medeniyete sahip olması da buna bir örnektir.

        Kitabımın türü, Tarihsel Fantastik / Mitolojik Bilimkurgu bir eser diyebiliriz. Aslında Ateş Antlaşması, temelde tarih, mitoloji, bilim kurgu ve fantastik unsurları bir araya getiren; gizem, aksiyon ve felsefi yönü de güçlü olan çok katmanlı bir roman serisi.

        Hikâye iki farklı zaman çizgisinde ilerliyor. Bunlardan biri M.Ö. 5. yüzyılın dünyasında geçiyor. Bu bölümde Kutluk ve kardeşlerinin yolculuğu üzerinden dönemin farklı uygarlıklarını, savaşlarını, inançlarını ve tarihî kişiliklerini görüyoruz. Mantinealı Diotima, Sokrates, Alkibiades gibi gerçekten yaşamış kişiler ve Türklerin kadim şehri Ötüken, Atina vebaları, Sparta-Atina savaşları, Perslerin bilinen dünya üzerindeki hükümdarlıkları gibi gerçek tarihsel olaylar da hikâyenin içerisinde yer alıyor. Ancak karakterlerin karşılaştıkları bazı olaylar, dünyanın bilinen tarihinin arkasında çok daha eski ve karanlık bir şeylerin bulunduğunu göstermeye başlıyor.

        Diğer zaman çizgisi ise M.S. 2141’de, yani uzak gelecekte geçiyor. İlk bakışta birbirinden tamamen bağımsız görünen bu iki dönem ilerledikçe birbirine bağlanıyor. Geçmişte yaşananların gelecekteki sonuçlarını, gelecekte keşfedilenlerin ise geçmiş hakkında bildiğimiz şeyleri nasıl değiştirdiğini görmeye başlıyoruz.

        Bu nedenle kitabı yalnızca bir tarihî roman, fantastik roman ya da bilim kurgu olarak tanımlamak biraz zor. Tarihsel kurgu, mitolojik fantastik, bilim kurgu, gizem ve yer yer kozmik kurgu unsurlarını aynı hikâyede buluşturan hibrit bir yapısı var. Mitolojilerde bildiğimiz tanrılar, kadim uygarlıklar ve efsaneler de hikâyenin önemli parçaları; fakat bunları doğrudan bildiğimiz biçimleriyle kullanmak yerine, “Ya bütün bu mitlerin arkasında başka bir gerçek varsa?” sorusu üzerinden yeniden yorumluyorum.

        Merkezinde ise Kutluk ve kardeşlerinin hikâyesi var. Onların yolculuğu zamanla yalnızca hayatta kalma veya bir yere ulaşma mücadelesi olmaktan çıkıp insanlığın geçmişine, tanrılara, varoluşa ve binlerce yıl boyunca saklanmış bir gerçeğe uzanıyor.

        Kısacası Ateş Antlaşması’nın temelinde şu soru var diyebilirim: “İnsanlığın tarih, mitoloji ve efsane olarak bildiği şeyler aslında aynı büyük gerçeğin farklı parçalarıysa ne olurdu?” Kitap da bu sorunun cevabını M.Ö. 5. yüzyıldan M.S. 2141’e uzanan büyük bir hikâye içerisinde arıyor.

        13.Kitap ya da kitaplarınızdaki ana fikirler ve vermek istediğiniz mesajlar nelerdir?

          Ateş Antlaşması’nın temelinde tek bir düşünce var: Tarihi değiştiren büyük hükümdarlar gibi tarihin görünmeyen yüzünde çoğu zaman ismi unutulmuş insanlarda vardır. Ben, görünmeyen kahramanların ve sessiz kalan hayatların da tarihin ayrılmaz bir parçası olduğuna inanıyorum. Roman boyunca Kutluk’un insanlık tarihine şahitlik etmesiyle vermek istediğim en önemli mesaj ise adaletin ve vicdanın zamandan bağımsız olduğudur. Çağlar değişebilir, devletler yıkılabilir; fakat insanın doğru ile yanlış arasında verdiği mücadele her dönemde aynıdır. İnsan kalmaya çalışırken ölümsüz olsa bile… Bu yüzden eserimin tarihî olduğu kadar bir insanın böyle bir yaşam sürerken nasıl değişebildiğini ve insan kalmanın nasıl zorlaşabileceğini ve insani açıdan nasıl bir üst konumda olabileceğini de bu roman da okunmasını isterim.

          14.Yazar olmanın ve yazmanın sizin için zor yanları nelerdir, bunlarla nasıl başa çıktınız?

            Sanırım dışarıdan bakıldığında yazarlık biraz romantikleştiriliyor. Bir masa, kahve, güzel bir müzik ve ilham gelince yazılan sayfalar… Gerçekte ise bunun arkasında inanılmaz miktarda emek var. Araştırma, yazma, silme, yeniden yazma, editörlük, düzeltmeler, dizgi, kapak, baskı ve yayımlanma süreci… Kitap bittikten sonra bile işiniz bitmiyor. Ben bunu kendi kitabımı yayımlama sürecinde çok daha iyi öğrendim. Bilmediğim pek çok şey öğrendim Photoshop’tan illüstrasyon, hatta kitabın bölüm 2si ile verilecek olan hediyelerde olduğu üzere matbaa tecrübem bile oldu ki en nefret ettiğim dönem oldu benim için yığınla sorun ve giderilemeyen hatalar silsilesi beni ağlatmaya bile yetmişti lakin yine de sabırlı davranmaya çalışsam da sinir krizleri geçirsem de bir şekilde bitirmiş oldum. Bir kitabın kapağını açtığınızda birkaç saniyede çevirdiğiniz tek bir sayfanın arkasında bazen saatlerce, hatta günlerce emek bulunabiliyor. Bunu unutmamak gerek, bir yazarı eleştirirken yapıcı olmak gerekiyor en azından çünkü o insan çok büyük süreçlerden geçerek belki de arkasında yığınla çöpe atılmış sayfalar bırakarak o son noktalara geliyorlar. Kötü düşünmemek gerekiyor, yazarı desteklemeseniz bile en azından hakaret içerek ve yazdıklarını aşağılayıcı sözlerden kaçınmak en doğrusu olabiliyor bazen. Çünkü yazarı çok etkiliyor kendimden şahidim bu tür olaylara. Ben kendimi bu süreçte başa çıkamadığım noktalara geldiğimi hissettiğimde de bir süre uzaklaşmayı tercih ettim ama soğumayacak kadar olmalı yoksa eserden soğursanız bir daha geri dönmek istemeyebiliyorsunuz. Buna çok dikkat edilmeli.

            İlk yazdığınız şeyin mükemmel olması gerekmiyor. Bunu daha erken anlamak isterdim.

            Çünkü insan yazmaya başladığında zihnindeki sahnenin kusursuz hâlini kâğıda geçirmek istiyor. Bunu yapamayınca da kendisini yetersiz hissedebiliyor. Oysa yazmak yalnızca yazmak değil, yazarken bile öğreniyor insan. Öncelerde yazarlığın oldukça kolay bir iş olduğunu düşünürdüm fakat bunu bizzat yapana kadar bu cahil düşünceden sıyrılmam gerekiyormuş keza öyle de oldu. Bu çok katmanlı eseri oluştururken ve ortaya koyarken daha önce bilmediğim, öğrenmediğim veya gereksiz gördüğüm pek çok terim veya kuralların ne denli önemli olduğunu fark ettim. Bir tarihçi olmama rağmen bilgimin kısıtlı olduğunu fark ettim, bu açığı kapatmak üzere arşivlere girmem kaynaklar incelemem ve bu eseri ortaya koyarken olabildiğinin en az ve kritik hata yapmadan ortaya koymam gerekiyordu bende bu savaşta tek başıma olduğum için elimden gelenin en iyisini yapmak için uğraştım.

            Bazen bir paragrafı on kez değiştirirsiniz. Bazen çok sevdiğiniz birkaç sayfayı tamamen silersiniz. Bunun başarısızlık değil, yazarlığın kendisi olduğunu zamanla öğrendim. Hayal kurmak güzeldir, hayalini gerçekleştirmek için adım atmak ise dikenli yollarda yalın ayak yürümeye benzer. Çok canınız acır zorlanırsınız yeri gelir pes etmek için durmadan düşünürsünüz, fakat pes etmediğinizde, herkes size sırt çevirdiğinde aileniz bile size yaptığınız bu işin yanlış ve boşa gideceğini söylediğinde bile direnmeye devam ederseniz. Bir gün eserinizi çıkartmanın verdiği o zevki tatmış olursunuz. Verebileceğim tavsiyem şu olur; Herkes ama herkes aileniz bile size destek olmak yerine öylece dursalar bile ki maddi destekten bahsetmiyorum ellerinde varsa yaparlar diye tahmin ediyorum benim ailemde yoktu mesela ben manevi destekten bahsediyorum, ellerinde buna imkân olsa bile size o desteği vermediklerinde, aileniz bile size destek değil üzerine köstek olduğunda sizi anlamadıklarında onlara kızmayın. Kendinizi yazmaya üretmeye küstürmeyin bu en kolay yol olacaktır. Üretmekten kaçmak en kolay yoldur. Bende çok kez kaçmak istedim, bırakmak ve bütün hikayemi çöpe atmak istedim. Beni bütün bunlara rağmen ayakta tutan bir şey vardı, oda editörüm. Özel bir editör tutma imkânım vardı, elimdeki bütçemde ona göreydi tabii olarak. Bana hayatımda gördüğüm en büyük manevi desteği ondan almışımdır. Kendisi aynı zamanda kitapta da adı geçen editördür. Ona çok şey borçluyum bu hikâyenin size ulaşmasını sağlayan bu projeye desteğini emeğini sonuna kadar veren editörüme de selam olsun.

            15.Yazar tıkanıklığı yaşadığınızda bu durumun üstesinden nasıl geliyorsunuz?

              Yazar tıkanıklığını ilhamın bitmesi olarak görmüyorum. Çoğu zaman bunun nedeni, hikâyenin henüz doğru cevabını bulamamış olmasıdır. Böyle zamanlarda bilgisayarın başında saatlerce oturmak yerine masadan kalkmayı tercih ediyorum. O tür zamanlarda hikâyeye biraz ara veriyorum. Genellikle tarih kaynaklarına yeniden göz atarım, haritaları incelerim ya da karakterlerimin geçmişine dair küçük notlar yazarım. İlginçtir ki çözüm çoğu zaman yazmadığım anlarda geliyor. Bir yürüyüşte, bir müzik dinlerken ya da sessizce düşünürken eksik parçalar yerli yerine oturuyor. Benim için tıkanıklık, yazının sonu değil; hikâyenin biraz daha derinleşmek istediğinin işaretidir.

              16.Kitabınızı yazarken en çok etkilendiğiniz duygu neydi?

                Sanırım en baskın duygu sorumluluktu. Çünkü tarihî kurgu yazarken sıradan bir hikâye anlatmıyorsunuz; yaşamış bir dönemin ruhunu da temsil etmeye çalışıyorsunuz. Bu nedenle hem tarihsel gerçekliğe sadık kalmak hem de okurun duygusal bağ kurabileceği karakterler oluşturmak benim için büyük bir sorumluluktu. Bunun yanında merak duygusu da yazma sürecini sürekli besledi. Her bölümde “Bu insanların hikâyesi nereye varacak?” sorusu beni yazmaya devam ettirdi.

                17.Okuyucularınızdan aldığınız en unutamadığınız geri dönüş neydi?

                  Kitap henüz çok yeni yayımlandığı için okurlardan gelecek uzun vadeli tepkileri ben de merakla bekliyorum. Fakat eser yayımlanmadan önce metni okuyan insanlardan aldığım bazı tepkiler benim için çok değerliydi. Özellikle, üç adet profesör, bir psikolog ve etrafımdaki sevgili arkadaşlarım olmak üzere metnin ilk taslağını on iki kişi okudu ve her birinden gelen yapıcı eleştiriler dahilinde hikayemin açıklarını kapatarak ilerledim. Kitabım daha önce ne wattpad ne de başka bir internet üzeri formda okundu veya paylaşıldı. İlk kez okur karşısına çıkıyor. Umarım beğenilir ve sevilir. Çünkü oldukça uzun soluklu bir evren tasarladım ve büyüterek ilerleyeceğim çok katmanlı bir evren olmaya başlamış vaziyette. Mesela bir karakterin yaşadığı bir şey hakkında insanların bana “Burada kendimi gördüm.” demesi beni etkiliyor. Çünkü o anda sizin zihninizde yarattığınız hayalî bir insan, hiç tanımadığınız gerçek bir insanın hayatına dokunmuş oluyor. Bence edebiyatın en güzel taraflarından biri bu.

                  Ateş Antlaşması ilk kitabım olduğu için benim için gelen her yorum ayrı bir değer taşıyor. Ancak beni en çok etkileyen geri dönüşlerden biri, bir okuyucunun “Romanı okurken kendimi gerçekten MÖ yılında yaşıyormuş gibi hissettim.” demesiydi. Benim en büyük hedefim zaten tarihî atmosferi okura hissettirebilmekti. Bir okuyucunun bunu fark etmesi, aylar süren araştırma ve yazım emeğinin karşılığını aldığımı hissettirdi.

                  18.Günümüzde sosyal medya, fuarlar ve dijital platformlar yazarlar için ne ifade ediyor?

                    Bence artık yazar ile okur arasındaki mesafe hiç olmadığı kadar kısaldı. Sosyal medya ve dijital platformlar, bir kitabın tanıtıldığı yerler; aynı zamanda okurlarla düşüncelerin paylaşıldığı, üretim sürecinin görünür hâle geldiği alanlar oldu. Kitap fuarları ise bunun çok daha özel bir tarafını oluşturuyor. Bir okuyucunun kitabınızı imzalatırken gözlerindeki heyecanı görmek ya da roman üzerine yüz yüze sohbet etmek, dijital dünyanın sağlayamayacağı çok kıymetli bir bağ kuruyor. Bu yüzden her iki alanın da günümüz yazarlığında önemli bir yeri olduğuna inanıyorum.

                    19.Gelecekte okuyucularınızı nasıl projeler bekliyor?

                      Kitabımın türü, Tarihsel Fantastik / Mitolojik Bilimkurgu bir eser diyebiliriz. Aslında Ateş Antlaşması, temelde tarih, mitoloji, bilim kurgu ve fantastik unsurları bir araya getiren; gizem, aksiyon ve felsefi yönü de güçlü olan çok katmanlı bir roman serisi. Toplamda 12 kitaptan oluşan ve birde külliyat içeren bir tam set olmasını planlıyorum.

                      Aslında benim için en heyecan verici cevaplardan biri bu. Ateş Antlaşması: Zamanın Asil Varisleri bölüm bir ve iki kitaplarını tek kitap olarak değerlendirmek gerekiyor. Böylece ilk kitap ile başlayan ve gelişen hikayemiz çok daha büyük bir anlatının başlangıcı. Şu anda serinin ikinci kitabı olan Ateş Antlaşması: Karanlığın Mirası üzerinde çalışıyorum.

                      İlk kitapta okurun karşısına çıkan bazı sorular ikinci kitapta çok daha karanlık bir boyut kazanıyor. İlk eserde uzaktan hissettiğimiz bazı güçlerin ve gerçeklerin artık hikâyenin içine doğrudan girdiğini söyleyebilirim. Fakat daha fazlasını söylersem spoiler vermeye başlayabilirim. Şimdilik şunu söyleyeyim:

                      İlk kitapta okur Ateş Antlaşması’nın dünyasını keşfediyor. İkinci kitapta ise o dünyanın gerçekte ne kadar büyük ve tehlikeli olduğunu anlamaya başlayacak. Evren tanıtımı ve gerçekten kırılma noktaları bu kitapta yaşanacak. Ana karakterlerimiz kendilerinden ve dünyadan çok daha büyük şeylerin olduğuna tanıklık edecekler. Hikayemiz Tarihsel Fantastik / Mitolojik Bilimkurgu ve Kozmik Korku arasında mekik dokuyarak zaman kırılmalarını ve atlamalarını yaşamaya devam ederek evreni büyütecektir.

                      20.Son olarak, yazarlık hayali kuran genç kalemlere neler söylemek istersiniz?

                      İlk yazdığınız şeyin mükemmel olması gerekmiyor. Bunu daha erken anlamak isterdim.

                      Çünkü insan yazmaya başladığında zihnindeki sahnenin kusursuz hâlini kâğıda geçirmek istiyor. Bunu yapamayınca da kendisini yetersiz hissedebiliyor. Oysa yazmak yalnızca yazmak değil, yazarken bile öğreniyor insan. Öncelerde yazarlığın oldukça kolay bir iş olduğunu düşünürdüm fakat bunu bizzat yapana kadar bu cahil düşünceden sıyrılmam gerekiyormuş keza öyle de oldu. Bu çok katmanlı eseri oluştururken ve ortaya koyarken daha önce bilmediğim, öğrenmediğim veya gereksiz gördüğüm pek çok terim veya kuralların ne denli önemli olduğunu fark ettim. Bir tarihçi olmama rağmen bilgimin kısıtlı olduğunu fark ettim, bu açığı kapatmak üzere arşivlere girmem kaynaklar incelemem ve bu eseri ortaya koyarken olabildiğinin en az ve kritik hata yapmadan ortaya koymam gerekiyordu bende bu savaşta tek başıma olduğum için elimden gelenin en iyisini yapmak için uğraştım.

                      Bazen bir paragrafı on kez değiştirirsiniz. Bazen çok sevdiğiniz birkaç sayfayı tamamen silersiniz. Bunun başarısızlık değil, yazarlığın kendisi olduğunu zamanla öğrendim. Hayal kurmak güzeldir, hayalini gerçekleştirmek için adım atmak ise dikenli yollarda yalın ayak yürümeye benzer. Çok canınız acır zorlanırsınız yeri gelir pes etmek için durmadan düşünürsünüz, fakat pes etmediğinizde, herkes size sırt çevirdiğinde aileniz bile size yaptığınız bu işin yanlış ve boşa gideceğini söylediğinde bile direnmeye devam ederseniz. Bir gün eserinizi çıkartmanın verdiği o zevki tatmış olursunuz. Verebileceğim tavsiyem şu olur; Herkes ama herkes aileniz bile size destek olmak yerine öylece dursalar bile ki maddi destekten bahsetmiyorum ellerinde varsa yaparlar diye tahmin ediyorum benim ailemde yoktu mesela ben manevi destekten bahsediyorum, ellerinde buna imkân olsa bile size o desteği vermediklerinde, aileniz bile size destek değil üzerine köstek olduğunda sizi anlamadıklarında onlara kızmayın. Kendinizi yazmaya üretmeye küstürmeyin bu en kolay yol olacaktır. Üretmekten kaçmak en kolay yoldur. Bende çok kez kaçmak istedim, bırakmak ve bütün hikayemi çöpe atmak istedim. Beni bütün bunlara rağmen ayakta tutan bir şey vardı, oda editörüm. Özel bir editör tutma imkânım vardı, elimdeki bütçemde ona göreydi tabii olarak. Bana hayatımda gördüğüm en büyük manevi desteği ondan almışımdır. Kendisi aynı zamanda kitapta da adı geçen editördür. Ona çok şey borçluyum bu hikâyenin size ulaşmasını sağlayan bu projeye desteğini emeğini sonuna kadar veren editörüme de selam olsun…

                      Her şeyden önce Ateş Antlaşması’nı eline alan, sayfalarını çeviren ve benimle bu dünyaya girmeyi kabul eden herkese teşekkür etmek isterim. Çünkü bir yazar hikâyeyi yazabilir ama ona hayat veren son kişi okurdur. Ben yıllarca bu karakterlerle yaşadım. Onların yolculuklarını, kayıplarını, seçimlerini ve içinde bulundukları dünyayı zihnimde taşıdım. Şimdi artık onlar yalnızca bana ait değiller. Okuyan herkes bu hikâyenin başka bir parçasını yanında götürecek.

                      Ve Ateş Antlaşması’nın daha yolun başında olduğunu söyleyebilirim. Ateşi taşıyan herkese teşekkür ederim. Unutmayın; “Bazı antlaşmalar Ateş ile yazılır.” Ateşi benimle taşıdığınız için teşekkür ederim. Hikâyemize hoş geldiniz…

                      İlgili Yazılar

                      Bir yanıt yazın

                      E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir