VARYASYON KALEMLER DERGİSİ RÖPORTAJI
“Kalemin Ritmi, Yüreğin Sesi”
Birol Petek
1- Eser sahibi kimdir? Sizi yakından tanıyabilir miyiz?
Ben Birol Petek. Erzurum’da Sosyal Bilgiler öğretmeni olarak görev yapıyorum. Meslek hayatım boyunca eğitimle, öğrencilerle ve bilimsel çalışmalarla iç içe oldum. Özellikle öğrencilerimle yürüttüğümüz projeler, doğa ve insan üzerine yaptığımız çalışmalar hayatımda önemli bir yer tutuyor. Zaman içerisinde gözlemlediğim hayatları ve insanların yaşadığı mücadeleleri edebiyat yoluyla da anlatmak istedim. Anne, Artık Tatlı Değilim! bu yolculuğun ilk romanı oldu. Kendimi bugün öğretmenliğin yanında, hayatın içinde sessizce yaşanan hikâyeleri edebiyatın diliyle okura ulaştırmaya çalışan bir yazar olarak tanımlayabilirim.
2- Yazarlığa adım atmanızdaki asıl kırılma noktası ne oldu?
Sanırım en önemli kırılma noktası, bazı gerçek yaşam hikâyelerinin yalnızca yaşanıp geçmemesi gerektiğini düşünmeye başlamamdı. Öğretmenlik mesleği, insana birbirinden farklı hayatlara tanıklık etme imkânı sunuyor. Çocukların dünyasını, ailelerini, korkularını ve umutlarını yakından görüyorsunuz. Bir süre sonra bazı hikâyelerin bende iz bıraktığını fark ettim. Anne, Artık Tatlı Değilim! de böyle doğdu. Tip 1 diyabetle büyüyen bir çocuğun hayatına yalnızca hastalığı üzerinden değil; onun hayalleri, duyguları ve geleceği üzerinden de bakmak istedim.
3- Sizi ilk kez kalemi elinize almaya iten özel bir an var mıydı?
Evet, benim için çok belirgin ve hâlâ zihnimden silinmeyen bir an vardı. Bir LGS oturumunda görevliydim. Sınavın o sessizliği içinde, odadaki en büyük mücadelenin yalnızca kâğıtla kalem arasında olmadığını fark ettim. Sınava giren Tip 1 diyabetli bir kız öğrenci, bir yandan geleceği için önemli bir sınava odaklanmaya çalışırken diğer yandan kan şekeri ölçümü, insülin ve diyabetin getirdiği sorumluluklarla baş etmeye çalışıyordu. O an beni gerçekten çok etkiledi.
Sınav bittikten sonra da o öğrenciyi ve yaşadıklarını uzun süre düşündüm. “Bir çocuk, hayatının daha en başında bütün bunlarla yaşamayı nasıl öğreniyor? Büyürken neler hissediyor, nelerden vazgeçiyor, hangi hayallere tutunuyor?” soruları zihnimde dolaşmaya başladı.
İşte Anne, Artık Tatlı Değilim! romanının ilk kıvılcımı benim için o LGS oturumunda doğdu. Daha sonra araştırmalarım, gözlemlerim ve kurgu dünyamla bu düşünce gelişti ve Kardelen’in çocukluğundan yetişkinliğine uzanan bir romana dönüştü. Bu nedenle Kardelen kurmaca bir karakter olsa da onun duygularının ve mücadelesinin ardında, o sınav salonunda tanık olduğum gerçek bir hayatın güçlü izi var.
4- Çocukluğunuzdaki veya gençliğinizdeki okuma alışkanlıklarınızın bugünkü yazım dilinize ve üslubunuza nasıl bir etkisi oldu?
Okuduğum eserlerde beni en fazla etkileyen şey her zaman hikâyenin insan tarafı oldu. Bir kitabı bitirdikten sonra olayların tamamını unutabilirsiniz ama bazı karakterleri ve bazı sahneleri yıllarca unutamazsınız. Ben de yazarken buna dikkat etmeye çalışıyorum. Ağır ve gösterişli bir dil yerine okurun hikâyenin içine kolayca girebildiği, karakterle birlikte yürüyebildiği akıcı bir anlatımı seviyorum. Okurlardan en sık duyduğum yorumlardan biri, kitabın “çok akıcı” olduğu ve kendini kolayca okuttuğu. Bu geri dönüş beni ayrıca mutlu ediyor. Bazı okurların Kardelen’in yaşadıklarından etkilendiklerini, onun mücadelesinin kendilerine umut verdiğini ve diyabetle yaşayan insanların da hayata daha olumlu bakabileceğini gördüklerini söylemeleri benim için çok değerli. Çünkü bu romanla anlatmak istediğim şeylerden biri de tam olarak buydu: Diyabet hayatın bir parçası olabilir ama insanın hayallerine, sevgisine ve geleceğe umutla bakmasına engel değildir.
5- Hangi deneyimlerden sonra yazar olmaya karar verdiniz?
Öğretmenlik, öğrencilerle yaptığımız çalışmalar, farklı insanlarla karşılaşmak ve gerçek yaşam öykülerine tanıklık etmek bunda etkili oldu. Bunun yanında bilimsel çalışmalar da bana araştırmayı, ayrıntılara dikkat etmeyi ve sabırlı olmayı öğretti. Bir noktada bütün bu birikimin edebiyatla birleşebileceğini düşündüm. Yazar olmaya bir sabah karar vermedim aslında; yazdıkça bu yolun içerisinde olduğumu fark ettim.
6- İyi bir yazar olmanın şartları nelerdir, siz bu yolda nasıl bir yöntem izlediniz?
Bence iyi yazmanın ilk şartlarından biri iyi gözlem yapabilmek. İnsanları dinlemek, hayatın küçük ayrıntılarını fark etmek ve çok okumak gerekiyor. Bunun yanında yazdığınız metne gerektiğinde dışarıdan bakabilmek ve eleştiriye açık olmak da önemli. Ben özellikle karakterlerin davranışlarının inandırıcı olmasına ve olayların doğal biçimde ilerlemesine dikkat ettim. Defalarca dönüp bölümleri yeniden okudum ve gerektiğinde değiştirdim. Çünkü yazmak kadar yeniden okumak ve düzeltmek de bu işin önemli bir parçası.
7- Kaleme aldığınız ilk kitap nedir ve varsa diğer kitaplarınız nelerdir?
İlk romanım Anne, Artık Tatlı Değilim! oldu. Daha önce akademik çalışmalarım ve kitap bölümlerim bulunuyor ancak edebiyat alanındaki ilk kitabım bu roman. Dolayısıyla benim için ayrı bir anlam taşıyor. Kardelen’le başlayan edebiyat yolculuğumu yeni eserlerle devam ettirmek istiyorum.
8- Kitaplarınızdaki konuları yazmaya yönlendiren en önemli etken ya da etkenler nelerdir?
Gerçek hayat. Çünkü bazen hayatın kendisi, kurgulayabileceğimizden çok daha güçlü hikâyeler sunuyor. Anne, Artık Tatlı Değilim! gerçek yaşamdan esinlenen bir roman. Ancak benim için önemli olan yalnızca Tip 1 diyabeti anlatmak değildi. Hastalığın arkasındaki çocuğu anlatmak istedim. Kardelen’in arkadaşlıkları, ailesi, eğitimi, aşkı, hayalleri ve büyümesi de en az hastalığı kadar önemli. Çünkü insanı yalnızca yaşadığı hastalıkla tanımlamak istemiyorum.
9- Hikâyeyi kurgularken karakterlerinizin kaderini önceden tamamen planlıyor musunuz, yoksa yazım sürecinde karakterlerin kendi yollarını çizdiği oluyor mu?
Ana yolculuğu büyük ölçüde biliyorum fakat bütün ayrıntıları baştan belirlemiyorum. Kardelen’in Erzurum’dan başlayan yolculuğunun İstanbul’a ve sonunda St. Petersburg’un beyaz gecelerine ulaşacağını biliyordum. Ancak yazarken bazı karakterler ve sahneler kendi doğal yönlerini buldu. Bazen yazdığınız karakter size “Ben burada böyle davranmam.” der gibi oluyor. Bence roman yazmanın en güzel taraflarından biri de bu.
10- Size ilham veren şeyler nelerdir?
İnsanlar, öğrenciler, doğa, yaşanmışlıklar ve bazen çok küçük ayrıntılar… Bir hastane koridoru, kar yağışı, otobüste karşılaştığınız yaşlı bir insan, bir çocuğun söylediği tek bir cümle bile hikâyenin başlangıcı olabilir. Erzurum’un karı da İstanbul’un kalabalığı da St. Petersburg’un beyaz geceleri de benim için birer mekândan fazlası. Mekânların insanların duygularıyla birleşmesini seviyorum.
11- En çok hangi dönemlerde üretken oluyorsunuz ve yazma konusunda sizi en çok motive eden şey nedir?
Zihnimde hikâye netleştiğinde oldukça üretken olabiliyorum. Bazen bir sahne günlerce zihnimde dolaşıyor, sonra masaya oturduğumda çok daha hızlı ortaya çıkıyor. Beni en fazla motive eden şey ise yazdığım karakterlerin okurda karşılık bulması. Bir okurun Kardelen için üzülmesi, onunla sevinmesi ya da kendinden bir parça bulması benim için çok değerli.
12- Okuyucular neden sizin kitabınızı okumalı?
Çünkü bu kitap yalnızca Tip 1 diyabeti anlatmıyor. Aslında büyümeyi, korkularla yaşamayı, sevmeyi, hayal kurmayı ve insanın hayatına devam edebilmesini anlatıyor. Kardelen’in hikâyesi Erzurum’daki bir hastane odasında başlıyor; İstanbul’dan geçerek St. Petersburg’un beyaz gecelerine kadar uzanıyor. Okurun kitabı kapattığında hastalığı değil, Kardelen’i hatırlamasını istiyorum. Kitabın kapağındaki cümle aslında bunu özetliyor: “Bir hastalık değil, bir büyüme hikâyesi.”
13- Kitap ya da kitaplarınızdaki ana fikirler ve vermek istediğiniz mesajlar nelerdir?
En temel düşünce şu: Bir insanın başına gelen zorluk, onun bütün kimliği değildir. Kardelen Tip 1 diyabetlidir ama yalnızca bundan ibaret değildir. O bir çocuk, bir öğrenci, bir arkadaş, âşık olan genç bir kadın ve geleceğine dair hayalleri bulunan bir insandır. Hastalık onun hayatının bir parçasıdır ama hayatının tamamı değildir. Romanın vermek istediği umut da tam burada bulunuyor.
14- Yazar olmanın ve yazmanın sizin için zor yanları nelerdir, bunlarla nasıl başa çıktınız?
En zor taraflarından biri kendi yazdığınız metne karşı objektif kalabilmek. Bir bölümü çok sevebilirsiniz ama romanın bütünlüğüne hizmet etmiyorsa değiştirmek zorunda kalabilirsiniz. Bir başka zorluk da ayrıntılar arasındaki tutarlılığı korumak. Uzun bir romanda zaman, mekân ve karakter gelişimini birlikte takip etmek ciddi dikkat gerektiriyor. Ben tekrar tekrar okuyarak, notlar alarak ve eleştirileri değerlendirerek ilerlemeye çalıştım.
15- Yazar tıkanıklığı yaşadığınızda bu durumun üstesinden nasıl geliyorsunuz?
Kendimi yazmaya zorlamak yerine biraz uzaklaşmayı tercih ediyorum. Yürümek, başka şeylerle ilgilenmek veya zihnimde karakterleri düşünmek bana iyi geliyor. Bazen çözmeye çalıştığınız sahneyi bırakınca çözüm kendiliğinden geliyor. Ayrıca karaktere “Şimdi gerçekten ne yapardı?” diye sormak benim için oldukça işe yarıyor. Cevabı bulduğumda hikâye yeniden ilerlemeye başlıyor.
16- Kitaplarınızı kitlelere ulaştırmak, kendinizi tanıtmak ve düşüncelerinizi insanlara anlatmak için ne gibi organizasyonlar yapıyorsunuz?
Kitabın okurla buluşması için sosyal medyanın imkânlarından yararlanıyorum. Instagram, YouTube ve diğer sosyal medya mecralarında kitabın hikâyesini ve temasını anlatan içerikler paylaşıyorum. Bunun yanında edebiyat sayfalarının, dergilerin ve kitabın konusuyla ilgili toplulukların desteğini önemsiyorum. Benim için amaç yalnızca kitabın tanıtılması değil; Kardelen’in hikâyesinin özellikle Tip 1 diyabetle yaşayan çocuklara, gençlere ve ailelerine ulaşması.
17- Kitap fuarlarındaki okur-yazar buluşmalarının sizin için önemi nedir, bu etkinliklerin size ve okuyucuya ne gibi katkılar sağladığını düşünüyorsunuz?
İlk romanım henüz yeni yayımlandığı için bu alandaki yolculuğum da yeni başlıyor. Önümüzdeki dönemde kitap fuarlarında ve okur buluşmalarında yer almayı çok isterim. Sosyal medyadaki bir sayıdan farklı olarak karşınızda kitabınızı okumuş bir insanın size ne hissettiğini anlatmasının çok değerli olduğunu düşünüyorum. Yazar açısından da okur açısından da edebiyatı gerçek bir buluşmaya dönüştüren etkinlikler bunlar.
18- Şu an üzerinde çalıştığınız yeni projeleriniz ve keşfetmek istediğiniz yeni projeleriniz var mı?
Evet. Yeni bir roman fikri üzerinde düşünüyorum. İlk romandaki gibi yine insanın yaşadığı bir güçlüğü yalnızca acısıyla değil, beraberinde getirdiği dönüşüm ve umutla da ele almak istiyorum. Şimdilik bütün ayrıntıları açıklamak istemiyorum ama ikinci roman için zihnimde şekillenmeye başlayan güçlü bir hikâye var. Bunun yanında öğretmenlik ve öğrencilerimle yürüttüğümüz bilimsel proje çalışmalarına da devam ediyorum.
19- Okuyuculardan aldığınız, sizi en çok duygulandıran ya da şaşırtan geri dönüşler nelerdir?
Kitap çok yeni olduğu için okuyucu geri dönüşleri de yeni yeni gelmeye başladı. Şimdiden özellikle hikâyenin akıcı bulunması ve kapağın dikkat çekmesi beni mutlu etti.
Okurlarımdan birinin kantin sahnesiyle ilgili yaptığı yorum ise beni derinden etkiledi. “Çocukların çikolatayı kendi aralarında bölüşürken Kardelen’in onları uzaktan izlemesi beni çok duygulandırdı. O anda Kardelen’in yalnızca çikolataya değil, arkadaşlarının yaşadığı o kaygısız, sıradan çocukluk anına uzaktan baktığını hissettim,” demişti.
Bu geri dönüş benim için çok kıymetliydi. Çünkü romanı yazarken o sahnede anlatmak istediğim şey yalnızca Kardelen’in bir çikolataya uzaktan bakması değildi; diğer çocuklar için son derece sıradan olan küçücük bir anın, onun dünyasında ne kadar farklı bir anlam taşıyabileceğini göstermekti. Bir okurun o duyguyu satırların arasından yakalayabilmesi, bir yazar olarak beni ayrıca mutlu etti.
Özellikle Tip 1 diyabetli bir çocuk ya da ailesi “Bu hikâyede kendimizden bir şey gördük.” derse, Kardelen’in hikâyesinin ulaşmasını istediğim yere ulaştığını hissederim.
20- Edebiyat yolculuğunun başında olan yazar adaylarına ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?
Öncelikle yazmaya başlamadan mükemmel olmayı beklememelerini söylerdim. Yazmak biraz da yazarak öğreniliyor. Çok okusunlar, insanları gözlemlesinler, eleştiriden korkmasınlar ve kendi seslerini bulmaya çalışsınlar. Başka yazarları örnek almak değerlidir ama sonunda insan kendi cümlesini kurabilmeli. Bir de başladıkları hikâyeyi yarım bırakmamalarını tavsiye ederim. Çünkü bazen bir kitabın en zor kısmı güzel bir cümle yazmak değil, son cümleye kadar yürüyebilmektir.
Her iyi hikâye, yazarına olduğu kadar okuruna da yeni bir kapı aralar.

