RÖPORTAJ:BATUHAN CELEP

1. Eser sahibi kimdir? Sizi yakından tanıyabilir miyiz?

Ben Batuhan Celep. 28 Şubat 1995’te Muğla’da doğdum; asker çocuğu olduğum için Türkiye’nin farklı şehirlerinde yaşadım. Uzun süredir Tekirdağ’ın Çerkezköy ilçesinde hayatımı sürdürüyorum. Mesleki olarak direksiyon ve motosiklet eğitmenliği yapıyorum. Bunun yanında “iamdjdead” sahne adıyla turntablist DJ olarak müzikle ilgileniyor, tiyatro çalışmalarında ses ve ışık alanında görev alıyorum. Aynı zamanda Çerkezköy Arama Kurtarma Derneğinde akredite arama kurtarma personeli olarak gönüllü faaliyetlere katılıyorum.

Hayatımın farklı dönemlerinde edindiğim bütün bu deneyimler; insanları, toplumu ve hayatın farklı yönlerini daha yakından gözlemlememi sağladı. Yazarlık ise müzikle birlikte kendimi ifade edebildiğim en güçlü alanlardan biri oldu. İlk romanım “Sağırlar” ile uzun zamandır zihnimde taşıdığım distopik bir dünyayı okuyucuyla buluşturdum. Kendimi yalnızca tek bir işle veya unvanla tanımlamıyorum; müzik üreten, yazan, öğreten, araştıran ve topluma faydalı olmaya çalışan biri olarak görüyorum.

2. Yazarlığa adım atmanızdaki asıl kırılma noktası ne oldu?

Yazarlığa adım atmamın asıl kırılma noktası “Sağırlar” projesi oldu. Bu hikâyeyi başlangıçta bir film senaryosu olarak planlamıştım. Ancak filmi hayata geçirebilmek için gereken maddi imkânlara sahip olmadığım için hikâyenin yalnızca bir senaryo dosyasında kalmasını istemedim. Kurduğum dünyayı ve anlatmak istediğim düşünceleri insanlara ulaştırabilmenin en doğru yolunun onu bir kitaba dönüştürmek olduğuna karar verdim. Böylece “Sağırlar”, bir film projesi olarak çıktığı yolculuğuna roman olarak devam etti ve benim yazarlığa attığım ilk gerçek adım oldu.

Benim için yazarlık yalnızca bir hikâye anlatma isteğinden doğmadı. Müziğin insan hayatındaki yerini, özgürlüğün değerini ve insanların baskı karşısında nasıl değişebileceğini sorgulama ihtiyacından doğdu. “Sağırlar”ı yazmaya başladığımda, zihnimde yıllardır biriken düşüncelerin kelimeler aracılığıyla başka insanlara ulaşabileceğini fark ettim. Yazarlık yolculuğumdaki gerçek kırılma noktası da bu farkındalık oldu.

3. Sizi ilk kez kalemi elinize almaya iten özel bir an var mıydı?

Beni ilk kez ciddi anlamda kalemi elime almaya iten özel an, “Sağırlar”ın açılış sahnesini zihnimde canlandırdığım zamandı. Bir sabah insanların uyandığında müziğin yasaklandığını öğrendiği bir dünya düşündüm. Sokaklarda, araçlarda ve evlerde müziğin sustuğu; insanların hayatlarının vazgeçilmez bir parçasının ellerinden alındığı bu düşünce beni çok etkiledi.

O an bunun yalnızca aklımdan geçen ilginç bir fikir olarak kalmasını istemedim. “Müzik gerçekten yasaklansaydı insanlar nasıl tepki verirdi, özgürlükleri ellerinden alınan insanlar ne kadar sessiz kalabilirdi?” sorularının peşinden gitmeye başladım. Önce sahneleri, ardından karakterleri yazdım. Yazdıkça kurduğum dünya büyüdü ve hikâye beni de kendi içine çekti. Kalemi elime almama neden olan şey, bu fikri kaybolmadan somutlaştırma ve başkalarına da hissettirme isteğiydi.

4. Çocukluğunuzdaki veya gençliğinizdeki okuma alışkanlıklarınızın bugünkü yazım dilinize ve üslubunuza nasıl bir etkisi oldu?

Çocukluk ve gençlik dönemimde okuduğum eserlerde beni en çok etkileyen şey, anlatılan olaylardan çok hikâyelerin bana hissettirdikleriydi. Okurken kendimi o dünyanın içinde bulabildiğim, karakterlerle bağ kurabildiğim ve zihnimde sahnelere dönüştürebildiğim eserler ilgimi çekerdi. Bu nedenle kendi yazım dilimde de okuyucunun yalnızca olayları takip etmesini değil, hikâyenin atmosferini hissetmesini önemsiyorum.

Müzik ve sinemayla iç içe olmam da üslubumu büyük ölçüde etkiledi. Yazarken sahneleri önce zihnimde bir film gibi canlandırıyor; mekânı, karakterlerin hareketlerini, arka plandaki sesleri ve hatta sessizliği düşünerek kaleme alıyorum. Bu yüzden “Sağırlar”ın anlatımında görsel, akıcı ve zaman zaman sinematografik bir dil kullanmaya çalıştım. Gençlik yıllarımda okuduğum hikâyeler hayal gücümü beslerken, müzik ve sinema da kendi anlatım biçimimi oluşturmama yardımcı oldu.

5. Hangi deneyimlerden sonra yazar olmaya karar verdiniz?

Hayatım boyunca farklı şehirlerde yaşamak, farklı insanlarla tanışmak ve birden fazla alanda çalışmak bana güçlü bir gözlem yeteneği kazandırdı. Müzisyenlik, direksiyon eğitmenliği, tiyatro ve arama kurtarma çalışmaları sayesinde birbirinden çok farklı hayatlara, duygulara ve insan hikâyelerine tanıklık ettim. Bütün bu deneyimler zamanla zihnimde karakterlere, sahnelere ve anlatılmayı bekleyen hikâyelere dönüştü.

Yazarlık yolculuğumda Çerkezköy Kent Konseyi Tiyatrosu ve hocamız Volkan Kuru’nun da önemli bir yeri var. Volkan Hocadan bir hikâyenin nasıl yazılabileceğini, karakterlerin nasıl oluşturulacağını ve yazılan bir metnin sahnede nasıl canlandırılabileceğini öğrendim. Tiyatro sayesinde yalnızca yazmayı değil; karakterleri anlamayı, onların duygularını hissetmeyi ve bir hikâyeye farklı açılardan bakabilmeyi de keşfettim.

Yazar olmaya kesin olarak karar vermem ise film senaryosu olarak hazırladığım “Sağırlar”ı maddi imkânsızlıklar nedeniyle romana dönüştürme sürecinde gerçekleşti. Hikâyeyi kitaplaştırırken yalnızca bir senaryoyu farklı bir biçime uyarlamadığımı, aslında kendime yeni bir ifade alanı açtığımı fark ettim. Karakterlerin dünyasını derinleştirmek, onların korkularını, mücadelelerini ve umutlarını kelimelerle anlatmak bana büyük bir özgürlük verdi. Bu süreçten sonra yazmanın hayatımda geçici bir uğraş değil, devam etmek istediğim gerçek bir yol olduğuna karar verdim.

6. İyi bir yazar olmanın şartları nelerdir? Siz bu yolda nasıl bir yöntem izlediniz?

Bence iyi bir yazar olmanın ilk şartı, iyi bir gözlemci ve iyi bir dinleyici olmaktır. İnsanları, toplumu ve yaşanan olayları anlamadan inandırıcı karakterler ve güçlü hikâyeler oluşturmak mümkün değildir. Bunun yanında çok okumak, araştırmak, hayal gücünü beslemek ve eleştiriye açık olmak da oldukça önemlidir. Bir yazarın yalnızca anlatacak bir hikâyesi değil, o hikâyeyi sabırla işleyebilecek disiplini de olmalıdır.

Ben bu yolda öncelikle gözlem yaparak ve yaşadığım deneyimlerden yararlanarak ilerledim. Müzik, tiyatro, eğitmenlik ve arama kurtarma gibi farklı alanlarda tanıştığım insanlar ve karşılaştığım olaylar, karakterlerimi ve anlatımımı besledi. Çerkezköy Kent Konseyi Tiyatrosunda Volkan Kuru’dan öğrendiklerim sayesinde olaylara yalnızca bir yazarın değil, karakterlerin ve izleyicinin gözünden de bakmaya başladım.

“Sağırlar”ı yazarken önce hikâyenin temel dünyasını ve ana çatışmasını oluşturdum. Ardından karakterlerin geçmişlerini, duygularını ve hikâye içindeki dönüşümlerini ayrıntılı şekilde ele aldım. Yazdığım bölümleri defalarca okuyup yeniden düzenledim; gerektiğinde bazı sahneleri çıkardım, değiştirdim veya baştan yazdım. Bu süreç bana iyi bir metnin yalnızca ilhamla değil; araştırma, emek, sabır ve sürekli gelişme isteğiyle ortaya çıktığını öğretti.

7. Kaleme aldığınız ilk kitap nedir ve varsa diğer kitaplarınız nelerdir?

Kaleme aldığım ve yayımlanan ilk kitabım “Sağırlar”dır. Distopik bilim kurgu türündeki eser, yakın gelecekte Türkiye’de müziğin aşamalı olarak yasaklandığı karanlık bir düzeni anlatıyor. Halk arasında “Sağırlar” olarak bilinen Toplum Huzuru Teşkilatının baskısı altında yaşayan beş eski müzisyen arkadaşın yeniden bir araya gelmesini ve müziği, özgürlüğü ve geçmişlerini korumak için verdikleri mücadeleyi konu alıyor.

“Sağırlar” benim için tek kitaplık bir hikâye değil, daha geniş bir evrenin başlangıcıdır. Şu anda hikâyenin devamı niteliğindeki ikinci kitap “Sağırların Direnişi” üzerinde çalışmalarımı sürdürüyorum. Ayrıca serinin üçüncü kitabını, yaşananların öncesini ve bu baskıcı düzenin nasıl ortaya çıktığını anlatan bir geçmiş hikâyesi olarak tasarlıyorum. Böylece okuyucular hem mücadelenin devamına tanıklık edecek hem de “Sağırlar” evreninin nasıl şekillendiğini öğrenebilecekler.

8. Kitaplarınızdaki konuları yazmaya yönlendiren en önemli etken ya da etkenler nelerdir?

Yazdığım konuları belirleyen en önemli etken, hayatımın büyük bir bölümünde müziğin içinde yer almamdır. Müzik benim için yalnızca dinlenen veya üretilen bir sanat dalı değil; insanların duygularını ifade edebildiği, birbirleriyle bağ kurduğu ve gerektiğinde itirazını dile getirdiği evrensel bir dildir. Özellikle protest müziğin toplumsal sorunları dile getirme, eleştirme ve insanları düşünmeye yöneltme gücü “Sağırlar”ı yazarken en önemli ilham kaynaklarımdan biri oldu.

Hikâyede müziğin bir anda değil, aşamalı olarak yasaklanmasının özel bir anlamı var. Çünkü özgürlüklerin çoğu zaman tek seferde değil, insanların alışması ve tepki göstermemesi sağlanarak yavaş yavaş ellerinden alınabileceğini düşünüyorum. Önce protest ve eleştirel müzikler hedef alınıyor, ardından yasakların kapsamı genişliyor ve sonunda müzik tamamen ortadan kaldırılıyor. Eleştiriye kapalı yöneticilerin sanatı ve sanatçıyı bir tehdit olarak görmesi de kitabın temel meselelerinden birini oluşturuyor.

Hidra’nın bir şarkısında geçen “Konuşanlar, konuşmayanlardan daha pişman” sözü de anlatmak istediğim bu atmosferle örtüşüyor. Baskının hâkim olduğu bir düzende konuşanlar söylediklerinin, sessiz kalanlar ise söyleyemediklerinin yükünü taşıyor. Ben de kitapta insanların yasaklara hangi aşamada karşı çıkacağını ve sessiz kalmanın onları gerçekten koruyup korumayacağını sorgulamak istedim.

Kendi yaşamımdaki dostluklar, müzik grupları ve sahne deneyimleri de hikâyeyi besledi. “Sağırlar”ı yazarken yalnızca müziğin yasaklandığı karanlık bir gelecek tasarlamadım; dostluğu, kayıpları, ihaneti, cesareti ve birlikte mücadele etmenin gücünü de anlatmaya çalıştım. Kitabın temelinde müziğe duyduğum bağlılık, özgürlük arayışı ve insanın giderek artan baskı karşısındaki davranışlarını anlama isteği bulunuyor.

9. Hikâyeyi kurgularken karakterlerinizin kaderini önceden tamamen planlıyor musunuz, yoksa yazım sürecinde karakterlerin kendi yollarını çizdiği oluyor mu?

“Sağırlar” başlangıçta bir film senaryosu olarak tasarlandığı için hikâyenin ana çatışması, önemli kırılma noktaları ve karakterlerin ulaşacağı temel sonuçlar büyük ölçüde belliydi. Ancak senaryoyu romana dönüştürmeye başladığımda karakterleri daha yakından tanıma ve onların iç dünyalarını çok daha ayrıntılı anlatma imkânı buldum. Bu süreçte başlangıçta planlamadığım bazı sahneler, ilişkiler ve çatışmalar kendiliğinden ortaya çıktı.

Karakterleri yazdıkça her birinin kendine özgü bir sesi, düşünce biçimi ve olaylara vereceği farklı tepkiler oluştu. Bazen önceden belirlediğim bir sahneye geldiğimde, karakterin kişiliğinin planladığım şekilde davranmasına izin vermediğini fark ettim. Böyle durumlarda hikâyeyi zorlamak yerine karakterin doğal yönünü takip etmeyi tercih ettim. Çünkü okuyucunun bir karaktere inanabilmesi için onun yalnızca yazarın istediğini değil, kendi geçmişine ve kişiliğine uygun olanı yapması gerektiğini düşünüyorum.

Bu nedenle hikâyenin ana rotasını ben belirlesem de yolculuk sırasında karakterlerin kendi yollarını çizmelerine izin veriyorum. Bazılarının kaderi en başından belliyken bazıları yazım sürecinde beni bile şaşırttı. Bana göre yazmanın en heyecan verici yanlarından biri de kurduğunuz karakterlerin bir noktadan sonra size rağmen yaşamaya başlamasıdır.

10. Size ilham veren şeyler nelerdir?

Bana en çok ilham veren şey müziktir. Bazen bir şarkının sözleri, bazen bir melodinin oluşturduğu duygu, bazen de iki nota arasındaki sessizlik zihnimde yeni bir sahnenin kapısını açabiliyor. Farklı müzik türleriyle ilgilenmem ve DJ’lik yapmam; insan duygularını, toplumsal tepkileri ve farklı dönemlerin ruhunu müzik üzerinden anlamama yardımcı oluyor. Özellikle protest müziğin cesur dili ve anlatmak istediği toplumsal meseleler, düşünce dünyamı önemli ölçüde besliyor.

Bunun yanında gündelik hayat, sokakta karşılaştığım insanlar, duyduğum konuşmalar ve toplumda yaşanan gelişmeler de bana ilham veriyor. İnsanların baskı, korku, kayıp, sevgi ve umut karşısında verdikleri farklı tepkileri gözlemlemeyi önemsiyorum. Bazen sıradan görünen küçük bir olay veya tek bir cümle, zihnimde büyüyerek bir karaktere ya da hikâyenin önemli bir sahnesine dönüşebiliyor.

Sinema ve tiyatro da ilham kaynaklarım arasında önemli bir yere sahip. Bir hikâyenin sahnede veya perdede nasıl canlandığını görmek; karakter, diyalog, atmosfer ve anlatım konusunda bana farklı bakış açıları kazandırıyor. Çerkezköy Kent Konseyi Tiyatrosunda edindiğim deneyimler sayesinde yazdığım sahneleri yalnızca kelimeler olarak değil, gerçekten yaşanan anlar gibi düşünmeye başladım.

Kısacası müzikten, insanlardan, yaşadığım şehirlerden, dostluklarımdan ve hayatın içindeki çatışmalardan besleniyorum. İlhamın yalnızca beklenerek gelen bir şey olmadığına inanıyorum. Bazen onu bir şarkıda, bazen bir insanın bakışında, bazen de herkesin sustuğu bir anda fark etmek gerekiyor.

11. En çok hangi dönemlerde üretken oluyorsunuz ve yazma konusunda sizi en çok motive eden şey nedir?

En üretken olduğum zamanlar genellikle zihinsel olarak yalnız kalabildiğim, dış dünyanın biraz sessizleştiği gece saatleridir. Gün içerisinde yaşadığım olaylar, yaptığım gözlemler ve zihnimde biriken düşünceler geceleri daha belirgin hâle geliyor. Bazen dinlediğim bir şarkı, izlediğim bir sahne veya duyduğum tek bir cümle yazma isteğimi harekete geçirebiliyor. Böyle anlarda zaman kavramını kaybederek saatlerce yazabiliyorum.

Beni yazmaya en çok motive eden şey, zihnimde canlanan bir sahnenin kelimelerle hayat bulduğunu görmek. Başlangıçta yalnızca bir düşünceden ibaret olan karakterlerin zamanla konuşmaya, karar vermeye ve okuyucuda bir duygu oluşturmaya başlaması benim için çok etkileyici. Yazdığım bir bölümün okuyucuya geçtiğini ve onda bir düşünce ya da duygu uyandırdığını görmek de devam etme isteğimi artırıyor.

Bir diğer motivasyon kaynağım ise “Sağırlar” evreninin henüz anlatılmamış pek çok hikâye barındırmasıdır. İlk kitapla açtığım bu dünyanın devamını getirmek, karakterlerin mücadelelerini tamamlamak ve okuyucuların merak ettiği sorulara cevap verebilmek beni üretken tutuyor. Benim için yazmak, yalnızca bir kitap ortaya çıkarmak değil; zihnimde yaşayan bir dünyayı başkalarıyla paylaşabilmenin en güçlü yoludur.

12. Okuyucular neden sizin kitabınızı okumalı?

Okuyucular “Sağırlar”ı yalnızca müziğin yasaklandığı distopik bir dünyayı anlatan bir roman olarak değil; özgürlük, baskı, dostluk ve direnme cesareti üzerine düşündüren bir hikâye olarak görmeli. Kitap, “Bir sabah uyandığında müziğin yasaklandığını öğrensen ne yapardın?” sorusuyla başlıyor; fakat ilerledikçe okuyucuyu çok daha büyük bir soruyla karşı karşıya bırakıyor: İnsan, özgürlükleri elinden yavaş yavaş alınırken ne zamana kadar sessiz kalabilir?

“Sağırlar”ın en güçlü yönlerinden biri, tamamen bize ait sokaklarda ve tanıdık bir toplumsal yapının içinde geçmesidir. Okuyucu, anlatılan dünya kurgu olmasına rağmen yaşanan olayların kendisine çok uzak olmadığını hissedebilir. Hikâyedeki karakterler kusursuz kahramanlar değildir; korkuları, geçmişleri, hataları ve kayıpları olan insanlardır. Bu nedenle okuyucunun her karakterde kendinden veya çevresinden bir parça bulabileceğini düşünüyorum.

Kitapta müzik önemli bir yere sahip olsa da hikâye yalnızca müzisyenlere hitap etmiyor. Hayatında bir şeyi tutkuyla seven, özgürlüklerini önemseyen ve haksızlık karşısında nasıl bir tavır alacağını sorgulayan herkes bu hikâyenin içinde kendine bir yer bulabilir. Sinematografik anlatımı, yüksek temposu ve güçlü atmosferiyle okuyucuyu olayların yalnızca izleyicisi değil, sanki direnişin bir parçası hâline getirmeyi amaçlıyor.

Çünkü “Sağırlar” aslında yalnızca müziğin susturulmasını değil, bir toplumun sesinin nasıl yavaş yavaş kısıldığını anlatıyor. Okuyucuyu kitabın sonunda şu soruyla baş başa bırakmak istiyorum: Herkes sustuğunda, kendi sesini duyurmak için ne kadar ileri gidebilirsin?

13. Kitap ya da kitaplarınızdaki ana fikirler ve vermek istediğiniz mesajlar nelerdir?

“Sağırlar”ın temelinde özgürlüklerin bir anda değil, toplumun sessizliği ve zamanla normalleştirmesi sonucunda adım adım kaybedilebileceği düşüncesi bulunuyor. Hikâyede müzik önce belirli gerekçelerle sınırlandırılıyor, ardından bazı türler ve sanatçılar hedef alınıyor, son aşamada ise tamamen yasaklanıyor. Vermek istediğim en önemli mesajlardan biri, küçük görülen haksızlıklara zamanında karşı çıkılmadığında onların giderek büyüyebileceğidir.

Kitabın bir diğer önemli mesajı, sanatın yalnızca eğlence olmadığıdır. Müzik; insanların hafızasını, kimliğini, duygularını ve düşüncelerini taşıyan güçlü bir ifade biçimidir. Bu nedenle müziği susturmak, aslında insanların kendilerini ifade etme hakkını ve toplumun ortak hafızasını susturmaya çalışmaktır. Ancak baskı ne kadar güçlenirse güçlensin, insanların içindeki üretme ve kendini ifade etme isteğinin tamamen yok edilemeyeceğine inanıyorum.

Hikâyede sessiz kalmanın da bir tercih olduğunu göstermek istedim. İnsan bazen korktuğu, sevdiklerini korumak istediği veya tek başına hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini düşündüğü için susabilir. Fakat herkes sustuğunda baskı daha da güçlenir. “Sağırlar”, okuyucuya yalnızca “Sen olsaydın ne yapardın?” diye sormuyor; aynı zamanda “Ne zaman konuşmaya karar verirdin?” sorusunu da yöneltiyor.

Dostluk, dayanışma ve birlikte mücadele etmek de kitabın ana fikirleri arasında yer alıyor. Karakterler tek başlarına eksik ve savunmasızken bir araya geldiklerinde birbirlerinin cesaretini tamamlıyorlar. Bu yönüyle “Sağırlar”, bütün karanlığına rağmen umudu koruyan bir hikâye. Vermek istediğim temel mesaj şu: Bir toplumun sesi bastırılabilir, fakat insanlar birbirlerine inanmaya ve birlikte mücadele etmeye devam ettikleri sürece o ses tamamen yok edilemez.

14. Yazar olmanın ve yazmanın sizin için zor yanları nelerdir? Bunlarla nasıl başa çıktınız?

Yazarlığın benim için en zor yanlarından biri, zihnimde çok canlı olan bir dünyayı okuyucunun da aynı yoğunlukta hissedebileceği şekilde kelimelere aktarabilmekti. Bir sahneyi hayal etmek bazen birkaç saniye sürerken o sahnenin atmosferini, karakterlerin duygularını ve olayların akışını doğru biçimde yazabilmek uzun zaman alabiliyor. Özellikle 486 sayfalık bir roman boyunca hikâyenin temposunu, karakterlerin gelişimini ve olaylar arasındaki bağlantıları korumak büyük bir sabır ve dikkat gerektirdi.

Aynı zamanda direksiyon eğitmenliği, müzik, tiyatro ve arama kurtarma gibi farklı alanlarda çalışmalar yürüttüğüm için yazmaya düzenli zaman ayırmak da kolay olmadı. Çoğu zaman günlük sorumluluklarım bittikten sonra, gece saatlerinde yazmaya devam ettim. Yorulduğum ve kendimden şüphe ettiğim dönemler oldu; fakat hikâyenin yarım kalmasını istemediğim için küçük adımlarla da olsa ilerlemeyi sürdürdüm.

Bir diğer zorluk ise yazdığım metne dışarıdan bakabilmekti. Uzun süre üzerinde çalıştığınız bir hikâyedeki eksikleri zamanla görememeye başlayabiliyorsunuz. Bununla başa çıkmak için bazı bölümlere ara verdim, ardından metni yeniden okuyarak düzenlemeler yaptım. Gerektiğinde sevdiğim sahneleri çıkarmaktan veya baştan yazmaktan çekinmedim.

Kitabın yayımlanma süreci ve sonrasında onu okuyucuya ulaştırmak da yazmak kadar emek isteyen bir aşama oldu. Maddi imkânlar, tanıtım çalışmaları ve görünür olma çabası bağımsız bir yazar için oldukça zorlayıcı olabiliyor. Bu süreçle sabırlı davranarak, sosyal medyayı aktif kullanarak, etkinliklere katılarak ve okuyucularla doğrudan iletişim kurarak başa çıkmaya çalışıyorum. Bütün bu zorluklar bana yazarlığın yalnızca ilhamla değil; disiplin, fedakârlık ve vazgeçmemekle sürdürülebilen bir yol olduğunu öğretti.

15. Yazar tıkanıklığı yaşadığınızda bu durumun üstesinden nasıl geliyorsunuz?

Yazar tıkanıklığı yaşadığımda hikâyenin başka bir bölümüne geçmiyorum; kaldığım yerde bekliyor ve o sahneyi çözmeye çalışıyorum. Çünkü hikâyenin doğal akışını bozmadan, karakterlerle birlikte adım adım ilerlemeyi tercih ediyorum. Bazen bir haftada yalnızca iki sayfa yazdığım bile oluyor. Ancak benim için önemli olan çok yazmak değil, yazdığım bölümün içime sinmesi ve hikâyeye gerçekten hizmet etmesidir.

Böyle dönemlerde kendimi zorlayarak metni doldurmak yerine zihnimi besleyecek şeylere yöneliyorum. Film izlemekten daha çok müzik dinliyor ve tiyatro oyunları izliyorum. Müzik, yazdığım sahnenin duygusunu ve atmosferini yeniden yakalamama yardımcı oluyor. Bazen bir şarkının sözleri, melodisi veya hissettirdiği duygu, uzun süredir aşamadığım bir noktayı çözmemi sağlayabiliyor.

Tiyatro oyunları ise karakterlerin sahne üzerindeki hareketlerini, diyalogların ritmini ve bir duygunun seyirciye nasıl geçirildiğini görmem açısından bana ilham veriyor. İzlediğim oyunların ardından kendi karakterlerime ve sahnelerime farklı bir gözle bakabiliyorum.

Yazar tıkanıklığını başarısızlık olarak değil, yazma sürecinin doğal bir parçası olarak görüyorum. Gerektiğinde bekliyor, düşünüyor ve o sahne doğru hâlini bulana kadar sabrediyorum. Çünkü bazen iki sayfalık doğru bir anlatım, aceleyle yazılmış onlarca sayfadan çok daha değerlidir.

16. Kitaplarınızı kitlelere ulaştırmak, kendinizi tanıtmak ve düşüncelerinizi insanlara anlatmak için ne gibi organizasyonlar yapıyorsunuz?

“Sağırlar” yayımlanan ilk kitabım olduğu için tanıtım konusunda hâlâ öğrenme aşamasındayım. Açıkçası bu süreçte tam olarak ne yapmam gerektiğini her zaman bildiğimi söyleyemem. Bir yandan araştırıyor, bir yandan farklı yöntemler deneyerek kitabımı daha fazla insana ulaştırmaya çalışıyorum.

Olabildiğince kitap festivallerinde, imza günlerinde, söyleşilerde ve yerel etkinliklerde bulunmaya önem veriyorum. Bu etkinliklerde okuyucularla yüz yüze tanışmak, kitabın ortaya çıkış hikâyesini anlatmak ve onların düşüncelerini dinlemek benim için çok değerli. Katıldığım her etkinliği hem kitabımı tanıtmak hem de yazarlık yolculuğumda yeni şeyler öğrenmek için bir fırsat olarak görüyorum.

Sosyal medyada ise kitabın atmosferini ve temel düşüncesini yansıtan kısa videolar hazırlıyorum. Özellikle “Bir sabah uyandın ve müzik yasaklandı; ne yapardın?” sorusundan yola çıkarak insanların dikkatini hikâyeye çekmeye çalışıyorum. Kitaptan bazı düşünceleri, karakterleri ve “Sağırlar” evreninin karanlık atmosferini farklı içeriklerle tanıtmayı amaçlıyorum.

Henüz yolun başındayım ve her şeyi zaman içerisinde deneyerek öğreniyorum. Büyük tanıtım imkânlarına sahip olmasam da katılabildiğim etkinliklere katılarak, kısa videolar üreterek ve okuyucularla doğrudan iletişim kurarak elimden geleni yapıyorum. Benim için şu anda en önemli şey, kitabın doğru okuyuculara ulaşması ve insanların “Sağırlar” hakkında konuşmaya başlamasıdır.

17. Kitap fuarlarındaki okur-yazar buluşmalarının sizin için önemi nedir? Bu etkinliklerin size ve okuyucuya ne gibi katkılar sağladığını düşünüyorsunuz?

Kitap fuarlarındaki okur-yazar buluşmalarını çok değerli buluyorum. Çünkü bir kitabı yazarken çoğunlukla yalnızsınız; aylarca, hatta yıllarca zihninizdeki karakterlerle ve hikâyeyle baş başa kalıyorsunuz. Fakat bir fuarda okuyucuyla karşılaştığınızda, uzun süre tek başınıza verdiğiniz emeğin gerçek bir insana ulaştığını görüyorsunuz. Bu, bir yazar için çok özel ve motive edici bir duygu.

Özellikle ilk kitabını yayımlayan bir yazar olarak bu etkinliklerin benim için ayrı bir önemi var. İnsanların “Sağırlar”ı ilk kez görmesi, kitabın konusunu merak etmesi ve “Müzik gerçekten yasaklansaydı ne yapardınız?” sorusu üzerine düşünmesi, kurduğum dünyanın okuyucuda karşılık bulduğunu hissettiriyor. Okuyucuların soruları ve yorumları sayesinde kitabı farklı bakış açılarından değerlendirme fırsatı da yakalıyorum.

Bu buluşmaların okuyucu açısından da önemli olduğunu düşünüyorum. Bir kitabın arkasındaki insanı tanımak, hikâyenin nasıl ortaya çıktığını doğrudan yazarından dinlemek ve merak ettiği soruları sormak, okuyucunun eserle daha güçlü bir bağ kurmasını sağlıyor. İmzalanan kitabın yanına yazılan birkaç samimi cümle bile o kitabı okuyucu için daha kişisel ve özel bir hatıraya dönüştürebiliyor.

Benim için kitap fuarları yalnızca satış yapılan yerler değil; yazarlarla okuyucuların aynı hikâyenin etrafında buluştuğu, fikirlerini paylaştığı ve birbirini beslediği alanlardır. Her yeni karşılaşma bana hem motivasyon kazandırıyor hem de bundan sonra yazacağım hikâyeler için yeni düşünceler sunuyor.

18. Şu an üzerinde çalıştığınız ve keşfetmek istediğiniz yeni projeleriniz var mı?

Şu anda öncelikli olarak “Sağırlar” evrenini genişletmek üzerine çalışıyorum. İlk kitabın devamı niteliğindeki ikinci kitabın adı “Sağırların Direnişi” olacak. İlk romanda başlayan mücadelenin nasıl büyüdüğünü, karakterlerin yaşadıkları kayıplardan sonra nasıl değiştiklerini ve baskıcı düzene karşı direnişin nasıl şekillendiğini anlatmayı planlıyorum.

Serinin üçüncü kitabını ise bir devam hikâyesinden ziyade geçmişi anlatan bir roman olarak tasarlıyorum. Bu kitapta “Sağırlar” olarak bilinen Toplum Huzuru Teşkilatının nasıl kurulduğunu, müzik yasaklarının hangi aşamalardan geçerek uygulandığını ve toplumun bu düzene nasıl sürüklendiğini ele almak istiyorum. Böylece okuyucular ilk iki kitapta karşılaştıkları karanlık dünyanın kökenlerini ve bugünkü hâline nasıl geldiğini daha yakından görebilecekler.

“Sağırlar” başlangıçta bir film senaryosu olarak ortaya çıktığı için hikâyeyi bir gün sinema filmi ya da dizi olarak izleyiciyle buluşturmak da en büyük hedeflerimden biri. Roman sayesinde evreni ve karakterleri çok daha ayrıntılı şekilde geliştirme fırsatı buldum. İleride bu birikimi yeniden senaryoya uyarlayarak hikâyeyi ait olduğu görsel dünyaya taşımak istiyorum.

Bunun dışında müzik, tiyatro ve edebiyatı bir araya getiren farklı projeler üretmek de ilgimi çekiyor. Bir hikâyenin yalnızca kitap sayfalarında değil; sahnede, müzikte ve görüntüde de yaşayabileceğine inanıyorum. Bu nedenle gelecekte farklı anlatım biçimlerini bir arada kullanabileceğim projeler keşfetmek istiyorum.

19. Okuyuculardan aldığınız, sizi en çok duygulandıran ya da şaşırtan geri dönüşler nelerdir?

Beni en çok duygulandıran geri dönüşler, okuyucuların kitabı yalnızca okuyup bitirmediğini, gerçekten “Sağırlar” evreninin içine girdiğini hissettiren yorumlar oldu. Karakterlerden birinin yaşadığı acıya üzüldüğünü, bazı sahnelerde öfkelendiğini veya kitabı kapattıktan sonra “Müzik gerçekten yasaklansaydı ben ne yapardım?” diye düşündüğünü söyleyen okuyucularla karşılaştım. Yazdığım duygunun başka bir insana ulaşabildiğini görmek, benim için kitabın kaç kişiye ulaştığından çok daha değerli.

Beni şaşırtan yorumlardan biri de kitabın sinematografik bir anlatıma sahip olduğunun söylenmesiydi. Bazı okuyucular, kitabı okurken sahneleri bir film izliyormuş gibi gözlerinde canlandırabildiklerini ifade etti. “Sağırlar”ın başlangıçta bir film senaryosu olarak ortaya çıktığını düşündüğümde, bu yorumlar benim için ayrıca anlamlı oldu. Çünkü hikâyenin ilk hayal ettiğim görsel yapısının okuyucuya da geçtiğini gösterdi.

Olumlu yorumlar kadar olumsuz yorumları ve yapıcı eleştirileri de önemsiyorum. Bir yazarın yalnızca övgüleri dinleyerek kendisini geliştiremeyeceğine inanıyorum. Okuyucuların eksik bulduğu noktaları, anlatımda zorlandıkları bölümleri veya farklı olmasını istedikleri ayrıntıları dikkatle değerlendiriyorum. Her eleştiriye katılmak zorunda değilim; ancak farklı bir bakış açısını anlamaya çalışmanın sonraki çalışmalarımı geliştireceğini düşünüyorum.

İlk kitabım olduğu için aldığım her samimi geri dönüş benim için çok kıymetli. Bir okuyucunun karakterler hakkında soru sorması, devam kitabını merak etmesi ya da hikâyenin güçlü ve zayıf bulduğu yönlerini açıkça paylaşması, yazarlık yolculuğumda bana yol gösteriyor. Okuyucuyla kurduğum bu iletişim, yazmaya devam etmek için en büyük motivasyonlarımdan biri oluyor.

20. Edebiyat yolculuğunun başında olan yazar adaylarına ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?

Ben de yayımlanmış ilk kitabıyla bu yolculuğun henüz başında olan bir yazarım. Bu nedenle tavsiye vermekten çok, kendi deneyimlerimden öğrendiğim birkaç şeyi paylaşabilirim. Öncelikle bir hikâyeyi yazmaya başlamak için kusursuz zamanı, mükemmel şartları veya bütün cevapları bulmayı beklememek gerekiyor. Bazen hikâye, ancak yazmaya başladığınızda size hangi yöne gitmek istediğini gösteriyor.

“Sağırlar”ı başlangıçta bir film olarak hayal etmiştim. Maddi imkânlarım filmi çekmeye yetmediğinde projeyi tamamen bırakmak yerine onu romana dönüştürdüm. Bu nedenle yazar adaylarına, karşılarına çıkan engeller yüzünden hikâyelerinden vazgeçmemelerini öneririm. Hayal ettiğiniz biçim o anda mümkün olmayabilir; ancak anlatmak istediğiniz hikâyeyi insanlara ulaştırmanın mutlaka başka bir yolu bulunabilir.

Çok okumak, araştırmak ve hayatı gözlemlemek önemli; fakat yalnızca hazırlanmakla yetinmeyip yazmak da gerekiyor. İlk yazdığınız metnin kusursuz olmaması çok normal. Önemli olan yazmaya devam etmek, metne tekrar dönmek ve gerektiğinde baştan yazabilecek cesareti göstermektir. Ben bir haftada yalnızca iki sayfa yazdığım dönemler yaşadım. Yavaş ilerlemek başarısızlık değildir; asıl önemli olan hikâyeyi yarım bırakmamaktır.

Olumlu yorumlar kadar yapıcı eleştirilere de açık olunması gerektiğini düşünüyorum. Her eleştiriyi uygulamak zorunda değilsiniz; ancak farklı bakış açılarını dinlemek metninizi ve sizi geliştirebilir. Kendi sesinizi korurken öğrenmeye açık olmak bu yolculuğun en önemli parçalarından biridir.

Son olarak, yazarlığın yalnızca ilhamdan ibaret olmadığını söyleyebilirim. Sabır, disiplin, emek ve vazgeçmeme isteği gerekiyor. Eğer anlatmak istediğiniz bir hikâye varsa onu küçümsemeyin. Belki bugün yalnızca sizin zihninizde yaşayan o hikâye, bir gün hiç tanımadığınız bir insanın hayatında iz bırakabilir.

İlgili Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir