1. Eser sahibi kimdir? Sizi yakından tanıyabilir miyiz?
Ben BURCU ERDEM POLAT ,1987 doğumluyum ve İstanbul’da yaşıyorum. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye Bölümü mezunuyum. Bunun yanında İstanbul Üniversitesi’nde Yaşam Koçluğu alanında eğitim aldım, Marmara Üniversitesi’nde Bilirkişilik eğitimi tamamladım. Şu anda da İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü birinci sınıf öğrencisiyim.
Aslında eğitim hayatımda birbirinden farklı gibi görünen bütün bu alanların ortak bir noktada buluştuğunu düşünüyorum: insanı ve toplumu anlamak. Ekonomi, insan ilişkileri, sosyoloji ve yaşamın içindeki gözlemlerim zamanla yazdığım hikâyelerin de beslendiği kaynaklar hâline geldi.
Edebiyatla ilişkim ise çok daha eskiye dayanıyor. Gençlik yıllarımda katıldığım bir edebiyat yarışmasında birincilik elde etmem, kelimelerle aramdaki bağın benim için yalnızca bir heves olmadığını ilk kez güçlü biçimde hissettirmişti. İlk romanım “Leyla’nın Son Mektubu”, ikinci romanım ise “Kıyısız Nehir.”
Ben yazarlığı yalnızca hikâye anlatmak olarak görmüyorum. Bazen insanın söyleyemediğine ses olmak, bazen toplumun görmezden geldiğine ışık tutmak, bazen de bir okurun kendi içinde sakladığı duyguyla karşılaşmasını sağlamak benim için yazmanın en kıymetli tarafı.
2. Yazarlığa adım atmanızdaki asıl kırılma noktası ne oldu?
Benim için tek bir kırılma anından çok, yıllar boyunca içimde biriken cümlelerin artık susmayı reddetmesi vardı. İnsanları, ilişkileri, hayatın görünmeyen yüzünü ve söylenmeyenleri gözlemlemeyi hep sevdim. Bir bakışın ardındaki kırgınlığı, bir sessizliğin içindeki çığlığı, dışarıdan kusursuz görünen hayatların içinde yaşanan büyük mücadeleleri merak ettim.
Bir noktadan sonra yalnızca gözlemlemek yetmedi. Bazı duyguların yalnızca yaşanmak için değil, anlatılmak için de insanın karşısına çıktığını fark ettim. Yazarlığa gerçek anlamda adım attığım an, içimde taşıdığım hikâyelerin yalnızca bana ait olmadığını anladığım andı.
3. Sizi ilk kez kalemi elinize almaya iten özel bir an var mıydı?
Kelimelerle ilişkim aslında çocukluk ve gençlik yıllarıma kadar uzanıyor. Yazmak benim için çok erken yaşlardan itibaren kendimi ifade etmenin, gördüğüm dünyayı anlamlandırmanın bir yoluydu. Katıldığım bir edebiyat yarışmasında birincilik elde etmem de yazıyla kurduğum ilişkinin sıradan bir ilgiden daha fazlası olabileceğini bana hissettiren önemli dönüm noktalarından biriydi.
Fakat roman yazmaya başladığımda bambaşka bir şey fark ettim: Bazı hikâyeler zihninize misafir olmuyor; gelip oraya yerleşiyor. Siz onları yazana kadar da gitmiyorlar. Benim için kalemi gerçekten elime almak, içimde uzun zamandır konuşan o seslere artık susmalarını söyleyemediğim anda başladı.
4. Çocukluğunuzdaki veya gençliğinizdeki okuma alışkanlıklarınızın bugünkü yazım dilinize ve üslubunuza nasıl bir etkisi oldu?
Okumak benim için hiçbir zaman yalnızca başka hayatlara bakmak değildi; kendi hayatımı anlamanın da bir yoluydu. Bir kitabın bazen insanın yıllarca anlatamadığı bir duyguyu birkaç cümlede anlatabilmesine hep hayran oldum.
Bugün yazarken de gösterişli cümlelerden çok, okurun kalbine ulaşabilecek cümlelerin peşindeyim. Çünkü bana göre edebiyat yalnızca güzel kelimeler kurmak değildir; okurun içinde bir yere dokunabilmektir.
Okuduklarım bana kelimelerin yalnızca anlam taşımadığını öğretti. Kelimelerin bir ritmi, suskunluğu ve bazen insanın içine ağır ağır yerleşen bir yankısı vardır. Ben de kendi üslubumda bu duyguyu yakalamaya çalışıyorum.
5. Hangi deneyimlerden sonra yazar olmaya karar verdiniz?
Hayatın içinde çok farklı insan hikâyelerine tanıklık etmek beni yazmaya yaklaştırdı. İnsanların dışarıdan görünen hayatlarıyla içlerinde yaşadıkları arasında ne kadar büyük mesafeler olabileceğini fark ettim.
Özellikle kadınların, ilişkilerin, ailelerin, toplumsal eşitsizliklerin ve insan psikolojisinin görünmeyen tarafları beni hep düşündürdü. Bir süre sonra yalnızca izleyen biri olmak yetmedi. Gördüklerimin ve hissettiklerimin bende bıraktığı izi edebiyatın diliyle anlatmak istedim.
Sanırım beni yazar yapan şey, hayatı yalnızca olduğu gibi değil, insanların içinde bıraktığı izlerle birlikte görme isteğim oldu.
6. İyi bir yazar olmanın şartları nelerdir? Siz bu yolda nasıl bir yöntem izlediniz?
Bence iyi bir yazar olmanın ilk şartlarından biri iyi bir gözlemci olmaktır. İnsanları gerçekten dinlemek, hayatın küçük ayrıntılarına dikkat etmek, çok okumak ve insanı yargılamadan anlamaya çalışmak gerekir.
Yazarlığın yalnızca ilhamla ilgili olduğuna inanmıyorum. İlham başlangıç olabilir ama devamı emek, disiplin ve sabırdır.
Ben yazarken önce karakterlerimi tanımaya çalışıyorum. Onların korkularını, geçmişlerini, yaralarını, zaaflarını anlamadan hikâyelerini yazmak istemiyorum. Çünkü bir karakteri gerçekten tanıdığınızda, bir süre sonra onun adına siz karar vermiyorsunuz; o size hangi yöne gideceğini söylüyor.
7. Kaleme aldığınız ilk kitap nedir ve varsa diğer kitaplarınız nelerdir?
İlk romanım “Leyla’nın Son Mektubu.” Bu kitapta kadına yönelik şiddet, istismar, gelir adaletsizliği ve insanın kendi hayatını yeniden kurabilme mücadelesi gibi hem toplumsal hem de psikolojik meseleleri ele aldım.
İkinci romanım ise “Kıyısız Nehir.” Bu kez okuyucuyu insan ruhunun daha derinlerine, psikolojik olarak daha yoğun bir yolculuğa davet ediyorum.
“Kıyısız Nehir”, bir kadının yalnızca içinde bulunduğu ilişkiyle değil, kendi geçmişi, yaraları, anneliği, kayıpları ve kendisiyle hesaplaşmasının hikâyesi. Bir bakıma düşüşün değil, düştüğü yerden yeniden doğabilmenin romanı.
8. Kitaplarınızdaki konuları yazmaya yönlendiren en önemli etken ya da etkenler nelerdir?
Beni en çok insanların görünmeyen hikâyeleri etkiliyor. Dışarıdan güçlü görünen ama iç dünyasında parçalanan kadınlar, sevgi adı altında sürdürülen sağlıksız ilişkiler, çocukluktan yetişkinliğe taşınan yaralar, toplumun bazen görmediği bazen de görmezden geldiği acılar…
Ben romanlarımda yalnızca “Ne oldu?” sorusunu sormuyorum. Daha çok, “Bir insan neden buraya geldi?” sorusunun peşine düşüyorum.
Çünkü hiçbir insan yalnızca yaptığı şeyden ibaret değildir. Her davranışın, her suskunluğun ve her kırılmanın gerisinde görünmeyen uzun bir hikâye vardır.
9. Hikâyeyi kurgularken karakterlerinizin kaderini önceden tamamen planlıyor musunuz, yoksa yazım sürecinde karakterlerin kendi yollarını çizdiği oluyor mu?
Hikâyenin ana omurgasını ve karakterlerin ulaşacağı bazı önemli durakları genellikle biliyorum. Fakat yolculuk sırasında karakterler beni çok sık şaşırtıyor.
Bazen zihnimde tamamen planladığım bir sahne, karakterin psikolojisine uymadığı için yazarken değişebiliyor. Çünkü karakterlerin yalnızca olaylara hizmet etmesini istemiyorum; onların kendi ruhları olsun istiyorum.
Roman yazmanın en büyülü taraflarından biri de bu sanırım: Bir noktadan sonra yarattığınız karakterler size itiraz etmeye başlıyor. Siz onları bir yere götürmeye çalışırken onlar başka bir yol seçiyorlar. İşte o anda hikâye gerçekten yaşamaya başlıyor.
10. Size ilham veren şeyler nelerdir?
En çok insanlardan ilham alıyorum.
Bir vapurda karşıma çıkan yorgun bir yüz, bir annenin çocuğuna bakışı, yıllarca söylenmemiş bir özür, yarım kalan bir cümle, eski bir evin penceresi, bir şarkı, bir sokak ya da bazen yalnızca uzun bir sessizlik…
İlhamın mutlaka büyük olaylarda saklı olduğuna inanmıyorum. Bazen bir insanın gözlerinde birkaç saniyeliğine gördüğünüz bir hüzün, yüzlerce sayfalık bir romanın ilk cümlesi olabilir.
Yazar biraz da herkesin baktığı yere bakıp, herkesin görmediğini görmeye çalışan kişidir.
11. En çok hangi dönemlerde üretken oluyorsunuz ve yazma konusunda sizi en çok motive eden şey nedir?
Hayatın gürültüsünün biraz azaldığı zamanlarda daha üretken oluyorum. Özellikle yalnız kaldığım, zihnimi gündelik hayatın telaşından uzaklaştırabildiğim anlarda karakterlerimin sesi daha fazla duyuluyor.
Beni yazmaya en çok motive eden şey ise yazdığım bir cümlenin hiç tanımadığım bir insanın içinde karşılık bulabileceğini bilmek.
Bir okuyucunun gelip, “Ben de böyle hissediyordum ama bunu anlatacak kelimeyi bulamıyordum.” demesi benim için çok kıymetli. Çünkü o anda yazdığınız şey yalnızca size ait olmaktan çıkıyor.
12. Okuyucular neden sizin kitabınızı okumalı?
Çünkü “Kıyısız Nehir” yalnızca Nehir isimli bir kadının hikâyesini anlatmıyor. Aslında hepimizin hayatında bir biçimde karşılaşabileceği kayboluşları, tutunmaları, yanlış sevgileri, kırılmaları ve yeniden ayağa kalkabilme ihtimalini anlatıyor.
Kitapta sevmenin kendinden vazgeçmek olmadığını, bazı ilişkilerin insanı fark ettirmeden kendi benliğinden nasıl uzaklaştırabildiğini ve insanın en karanlık döneminden bile yeniden çıkabileceğini anlatmaya çalıştım.
Okuyucunun Nehir’i okurken bazen kendisini, bazen tanıdığı bir kadını, bazen de yıllar önce geride bıraktığını düşündüğü bir duyguyu bulacağına inanıyorum.
Ben isterim ki herkes bu kitapta kendi içinden geçen bir nehir bulsun.
13. Kitaplarınızdaki ana fikirler ve vermek istediğiniz mesajlar nelerdir?
İki kitabım birbirinden farklı hikâyeler anlatıyor olsa da aslında ortak bir noktada buluşuyor: İnsan, başına gelenlerden ibaret değildir.
“Leyla’nın Son Mektubu”nda kadına yönelik şiddet, istismar, toplumsal eşitsizlik ve susturulan kadınların hayatlarına odaklandım.
“Kıyısız Nehir”de ise psikolojik şiddet, narsistik ilişkiler, annelik, kayıp, aidiyet, kadın kimliği ve yeniden ayağa kalkabilme temalarını işledim.
Her iki romanda da vermek istediğim en önemli duygulardan biri şu: İnsan bazen hayatını değiştirebilmek için önce kendi içine dönmek zorundadır. Çünkü kimi zaman kaçtığımız şey dışımızdaki insanlar değil, yüzleşmeye cesaret edemediğimiz kendi yaralarımızdır.
Bazı kıyılara varmanın yolu, önce kendi içimizdeki nehri geçmekten geçer.
14. Yazar olmanın ve yazmanın sizin için zor yanları nelerdir, bunlarla nasıl başa çıktınız?
Yazarlığın en zor taraflarından biri, yazdığınız dünyanın siz bilgisayarı ya da defteri kapattığınızda hemen kapanmaması.
Özellikle psikolojik ağırlığı yüksek hikâyelerde karakterlerin yaşadığı acılar bir süre sizinle kalabiliyor. Onların hikâyesinden çıkıp gündelik hayatınıza dönmek bazen kolay olmuyor.
Bunun yanında çalışma hayatını, aile yaşamını, eğitimi ve yazarlığı aynı anda yürütmek ciddi bir disiplin gerektiriyor.
Ben yazmayı hayatımda “boş zaman bulduğumda yaptığım bir uğraş” olarak görmüyorum. Yazmak benim hayatımın bir parçası. Zaman zaman yorulsam da kelimelerle kurduğum dünya bana yeniden güç veriyor.
15. Yazar tıkanıklığı yaşadığınızda bu durumun üstesinden nasıl geliyorsunuz?
Kendimi zorlamıyorum. Çünkü bazen kalemin susmasına da izin vermek gerektiğini düşünüyorum.
Yürüyüş yapıyorum, okuyorum, müzik dinliyorum, insanları gözlemliyorum. Bazen uzun süre hiçbir şey yazmadan yalnızca düşünüyorum. Çünkü yazmak yalnızca masanın başında gerçekleşen bir eylem değildir. İnsan bazen yazmadığı zamanlarda da hikâyesini içinde yazmaya devam eder.
Bence yazar tıkanıklığı her zaman söyleyecek sözün kalmaması anlamına gelmez. Bazen zihnin yeni bir söz söyleyebilmek için sessizliğe ihtiyacı vardır.
Bu yüzden ben susmayı da yazma sürecinin bir parçası olarak kabul ediyorum.
16. Kitaplarınızı kitlelere ulaştırmak, kendinizi tanıtmak ve düşüncelerinizi insanlara anlatmak için ne gibi organizasyonlar yapıyorsunuz?
Okuyucuyla doğrudan temas etmeyi çok önemsiyorum. İmza günleri, söyleşiler, röportajlar ve sosyal medya bu anlamda benim için önemli.
Özellikle sosyal medyada yalnızca kitaplarımı tanıtmakla sınırlı kalmamaya çalışıyorum. İnsan ilişkileri, psikoloji, kişisel farkındalık, toplumsal meseleler ve hayat üzerine düşündüren içerikler de paylaşıyorum.
Çünkü benim için yazarlık kitabın son sayfasında bitmiyor. Aksine, kitap tamamlandığında okuyucuyla başka bir hikâye başlıyor.
Bir kitabı yazmak tek kişilik bir yolculuk olabilir ama onu yaşatmak okuyucuyla birlikte gerçekleşiyor.
17. Kitap fuarlarındaki okur-yazar buluşmalarının sizin için önemi nedir? Bu etkinliklerin size ve okuyucuya ne gibi katkılar sağladığını düşünüyorsunuz?
Bir yazar kitabını çoğu zaman yalnız başına yazar. Aylarca karakterleriyle, cümleleriyle, kendi zihniyle baş başadır. Fakat kitap okuyucuyla buluştuğu anda artık yalnız değildir.
Kitap fuarları ve imza günleri bunun en güzel karşılığı.
Aylarca yalnızca zihninizde yaşayan bir karakterin hiç tanımadığınız bir insanın hayatına dokunduğunu görmek tarif edilmesi zor bir duygu. Bir okuyucunun bir cümlenizi hatırlaması, karakteriniz hakkında sizinle konuşması ya da “Bu hikâyede kendimi gördüm.” demesi yazar için çok büyük bir karşılık.
Okur açısından da kitabın arkasındaki insanla tanışmanın, yazara sorular sormanın, eserin oluşum sürecini öğrenmenin kitaba başka bir yakınlık kazandırdığına inanıyorum.
18. Şu an üzerinde çalıştığınız yeni projeleriniz ve keşfetmek istediğiniz yeni alanlar var mı?
“Kıyısız Nehir” benim için yalnızca ikinci romanım değil, aynı zamanda yazarlık yolculuğumda yeni bir eşik.
Bundan sonra da insan psikolojisini, ilişkileri, kadınların hayat mücadelelerini ve toplumun görünmeyen yönlerini edebiyat üzerinden anlatmayı sürdürmek istiyorum.
Sosyoloji eğitimimin de bundan sonraki yazılarımı ve romanlarımı farklı bir açıdan besleyeceğini düşünüyorum. Çünkü insanı yalnızca bireysel psikolojisiyle değil, içinde bulunduğu toplum, kültür ve sosyal yapı içerisinde de anlamak çok kıymetli.
Yeni çalışmalarımda hem anlatım biçimimi geliştirmek hem de insan ruhunun ve toplumun farklı katmanlarına dokunmak istiyorum.
Çünkü bana göre bir yazar her kitapta yalnızca yeni bir eser yazmaz; kendisini de yeniden yazar.
19. Okuyuculardan aldığınız, sizi en çok duygulandıran ya da şaşırtan geri dönüşler nelerdir?
Beni en çok etkileyen geri dönüşler, okuyucuların karakterlerle kendi hayatları arasında bağ kurduklarını söylemeleri oluyor.
“Bu cümlede kendimi gördüm.”, “Bu karakter bana kendi hayatımı hatırlattı.” ya da “Kitabı bitirdikten sonra bazı şeyleri yeniden düşündüm.” gibi sözler benim için çok değerli.
Çünkü bana göre bir yazar için en büyük karşılık kitabının yalnızca okunması değildir; okuduktan sonra bir insanın içinde bir şeylerin yer değiştirmesidir.
Bazen sizin yıllarca içinizde taşıdığınız bir duyguyu hiç tanımadığınız bir insanın birkaç satır üzerinden hissetmesi, edebiyatın neden var olduğunu insana yeniden hatırlatıyor.
20. Edebiyat yolculuğunun başında olan yazar adaylarına ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?
Öncelikle çok okusunlar ama hiçbir yazara benzemeye çalışmasınlar. Çünkü edebiyatta en kıymetli şeylerden biri insanın kendi sesini bulabilmesidir.
İlk yazdıklarının kusursuz olmasını beklemesinler. Yazarlık biraz da yazarak öğrenilen bir yolculuktur. Yazdıklarını silmekten, değiştirmekten, yeniden başlamaktan korkmasınlar.
Eleştiriyi dinlesinler ama her eleştirinin kalemlerinin yönünü belirlemesine izin vermesinler.
Ve en önemlisi, yalnızca yayımlanmak için değil, gerçekten anlatacak sözleri olduğu için yazsınlar.
Çünkü kitap yayımlatmak yazarlık yolculuğunun sonucu olabilir; fakat yazarlığın özü, insanın içindeki hikâyeyi dürüstçe anlatabilmesidir.
Ben buna inanıyorum: Gerçekten anlatılmayı bekleyen bir hikâyeniz varsa, kelimeler er ya da geç kendi yolunu bulur.
Kıyısız Nehir üzerine son söz
Benim için yazarlık bir kıyıya ulaşmak değil; her kitapta biraz daha derine inmektir. Belki de bu yüzden ikinci romanımın adı “Kıyısız Nehir.”
Çünkü insanın kendine yaptığı bazı yolculukların belirli bir başlangıcı olsa da kesin bir sonu yoktur. Bazen kayboluruz, bazen yönümüzü değiştiririz, bazen hayat bizi hiç bilmediğimiz yerlere sürükler. Ama akmaya devam ettiğimiz sürece yeniden kendimize varma ihtimalimiz hep vardır.
Kıyısız Nehir biraz da bunun hikâyesi: Başımıza gelenlerin değil, onlardan sonra kim olmayı seçtiğimizin hikâyesi.

