YAZAR SÖYLEŞİSİ
Gülten Çelebi ile
aşk, yazı ve Kapadokya üzerine
Beş kitabın ardından yazarlık yolculuğunu, karakterlerinin dünyasını ve yeni projelerini anlatıyor.
01 Eser sahibi kimdir? Sizi yakından tanıyabilir miyiz?
Ben Gülten Çelebi. 1990 yılında Kayseri’de doğdum. Eğitim hayatım diş hekimliğinden halk sağlığına, aşçılıktan turist rehberliğine kadar farklı alanlara uzanıyor. Karadeniz Teknik Üniversitesi, Erciyes Üniversitesi, Anadolu Üniversitesi ve Kapadokya Üniversitesi bu yolculuğumun durakları arasında. Halk sağlığı alanında doktora derecesine sahibim. Kamu görevimin yanı sıra eşimle birlikte Kapadokya’da bir otel işletiyoruz. İki çocuk annesiyim. Bütün bu kimliklerin ortak noktası sanırım merak: İnsanı, hayatı ve anlatılmaya değer hikâyeleri tanımaya duyduğum bitmeyen merak.
02 Yazarlığa adım atmanızdaki asıl kırılma noktası ne oldu?
Aslında tek bir kırılma anından söz edemem; yazmak hep hayatımdaydı. Çocukluğumdan beri günlükler tutarım. Düşüncelerimi, gördüklerimi, bazen küçücük bir ayrıntıyı bile not ederim. Yıllar içinde sayısız defter birikti. Bir noktada bütün o dağınık satırların yalnızca bana ait kalmasını değil, bir bütün hâline gelmesini istedim. Yazdıklarımın kitaba dönüşmesi böyle başladı. Belki de yazarlığımın en önemli eşiği, kelimelerimi başkalarıyla paylaşmaya cesaret ettiğim andı.
03 Sizi ilk kez kalemi elinize almaya iten özel bir an var mıydı?
Benim için yazmak, içimde birikenleri dışarıya çıkarma ihtiyacından doğdu. Bu yüzden ilk kalem alışımın tek bir tarihi yok. Bazen bir alışveriş listesi, bazen birkaç satırlık bir not, bazen de sayfalar süren bir hikâye… Hepsinin bende ayrı bir karşılığı var. Yazının büyüklüğünden çok, onu yazdıran duyguyu önemsiyorum.
04 Çocukluğunuzdaki veya gençliğinizdeki okuma alışkanlıklarınızın bugünkü yazım dilinize ve üslubunuza nasıl bir etkisi oldu?
Okuduklarımızın içimizde sessizce biriktiğine inanıyorum. Bir kitaptan bazen dört cümle kalıyor aklımızda; belki ikisini gerçekten özümsüyoruz. Sonra o cümleler yaşadıklarımızla, gözlemlerimizle ve kendi fikirlerimizle birleşerek bambaşka bir şeye dönüşüyor. Yazı dilimin de böyle şekillendiğini düşünüyorum. Bir de yalnızca kitaplardan değil, insanlardan ve yaşadığım coğrafyadan öğreniyorum. Farklı eğitim alanlarında bulunmuş olmak, olaylara birden fazla pencereden bakmamı sağlıyor.
05 Hangi deneyimlerden sonra yazar olmaya karar verdiniz?
Başlangıçta kendime çok sordum: ‘Yapabilir miyim?’ Edebiyat alanında akademik eğitim almamıştım; dil ve anlatım konusunda eksiklerim olabileceğini biliyordum. Sonra şunu düşündüm: Önce anlatmalı, hissettiğime karşı dürüst olmalıydım. Yazının teknik yönü çalışılarak geliştirilebilir; ama bir duyguyu gerçekten hissetmeden aktarmak mümkün değil. Ben önce yazmaya, sonra da yazdıklarımı geliştirmeye cesaret ettim.
06 İyi bir yazar olmanın şartları nelerdir, siz bu yolda nasıl bir yöntem izlediniz?
Bence iyi bir yazarın önce iyi bir gözlemci ve samimi bir anlatıcı olması gerekiyor. İnsan ruhunu anlamaya çalışmak, okumaktan vazgeçmemek ve kendi cümlelerine eleştirel gözle bakabilmek de önemli. Ben henüz yolun başında olduğumu düşünüyorum; öğrenmem gereken çok şey var. Bir okur anlattığım duyguyu sahiden hissedebiliyorsa bu benim için çok kıymetli. Çünkü yazmak tek başına yetmiyor; o kelimelerin bir başkasında yankı bulması gerekiyor.
07 Kaleme aldığınız ilk kitap nedir ve diğer kitaplarınız nelerdir?
İlk kitabım Cadı’nın Evi. Kendi hayat yolculuğumdan izler taşıyan, kadınlara seslenen bir kitap. Söylenmesi zor görülen bazı şeyleri açıkça dile getirmek istedim. Ardından Cadı’nın Kazanı geldi; bu kitapta da içimde biriktirdiğim düşünceler ve serzenişler var. Romanlarım ise Visal, Mühür ve Dem adlı bir üçleme oluşturuyor. Kapadokya’da geçen bu hikâye; aşkın, aile sırlarının ve insanın kökleriyle yüzleşmesinin etrafında şekilleniyor. Geçmiş, bugün ve yedi yıl sonrası arasında ilerliyor. Gerçek mekânları anlatıya taşıdığım için okurların karakterlerle birlikte Kapadokya sokaklarında dolaşmasını istedim.
08 Kitaplarınızdaki konuları yazmaya yönlendiren en önemli etkenler nelerdir?
Kapadokya gibi bir coğrafyada yaşayıp oradan ilham almamak neredeyse imkânsız. Taş evler, vadiler, eski sokaklar ve her köşede hissedilen geçmiş, insana sürekli yeni hikâyeler düşündürüyor. Turist rehberliği eğitimimin ve bölgede otel işletmemizin de bunda etkisi var; farklı hayatlara, kültürlere ve yolculuklara yakından tanıklık ediyorum. Ama asıl ilgimi çeken, bütün bu manzaranın içindeki insan: Sakladığı sırlar, cesaret edemediği kararlar ve dönüp dolaşıp yüzleştiği duygular.
09 Hikâyeyi kurgularken karakterlerinizin kaderini önceden tamamen planlıyor musunuz, yoksa yazım sürecinde karakterlerin kendi yollarını çizdiği oluyor mu?
Karakterlerim çoğu zaman beni şaşırtıyor. Bazen zihnimde tek bir sahne beliriyor; ‘Bu yaşanmalı, biri mutlaka bunu söylemeli’ diyorum. O sahneyi doğru yere oturtmak için yazdığım bölümleri silip yeniden kurduğum oluyor. Polisiye çalışmam Cinayet Var biraz farklıydı: Ana çatısını biliyordum ama katilin kim olacağını yazarken ben de son ana kadar kesinleştirmedim. Yazmanın en heyecan verici tarafı bu; kurduğum dünyanın bazen bana da sürpriz yapması.
10 Size ilham veren şeyler nelerdir?
En çok aşk ve aşkın insanda bıraktığı izler… Bazen bir kavuşma heyecanı, bazen ayrılık, yalnızlık ya da söylenememiş bir cümle. İçimde kelebekler uçuran duygular da yazdırıyor, insanın içine çöken sessizlik de. Bunun yanında bir sokak, eski bir ev, karşılaştığım bir insan veya duyduğum küçücük bir hikâye yeni bir sahnenin kapısını açabiliyor. İlhamın nerede karşımıza çıkacağını önceden bilemiyoruz.
11 En çok hangi dönemlerde üretken oluyorsunuz ve yazma konusunda sizi en çok motive eden şey nedir?
En çok ilkbahar ve sonbaharda yazdığımı fark ettim. Doğanın değiştiği zamanlarda ben de biraz içime dönüyorum. Yaprakların dökülmesi, havanın serinlemesi ya da her şeyin yeniden canlanması zihnimde yeni çağrışımlar oluşturuyor. Beni motive eden şey bir sayfa daha tamamlamak değil; içimde beliren bir duygunun doğru cümleyi bulması. O cümleyi bulduğumda hikâye kendiliğinden ilerliyor.
12 Okuyucular neden sizin kitaplarınızı okumalı?
Çünkü anlattığım hikâyelerde kendilerinden bir parça bulabileceklerini düşünüyorum. Özellikle kadın karakterlerim güçlü; zaman zaman kırılıyor, hata yapıyor ama hayata tutunmaktan vazgeçmiyorlar. Aşkı yalnızca romantik bir duygu olarak değil, insanı değiştiren ve bazen kendi geçmişiyle yüzleştiren bir deneyim olarak ele alıyorum. Kapadokya’nın atmosferi de hikâyenin bir parçası. Okurun hem bir yolculuğa çıkmasını hem de kendi içine dönmesini isterim.
13 Kitaplarınızdaki ana fikirler ve vermek istediğiniz mesajlar nelerdir?
Benim hikâyelerimin merkezinde cesaret var. Sevmeye, seçim yapmaya, gerektiğinde hayatı yeniden kurmaya cesaret etmek… Aşkın yaşanmaya değer olduğuna inanıyorum; fakat aşkı seçmek kadar insanın kendi hayatının sorumluluğunu alması da önemli. Karakterlerim çoğu zaman geçmişin izleri ile kalplerinin sesi arasında kalıyor. Okura tek bir doğruyu öğretmek istemiyorum; yalnızca ‘Kendi mutluluğunuz için hangi adımı atmaktan korkuyorsunuz?’ sorusunu düşündürmek istiyorum.
14 Yazar olmanın ve yazmanın sizin için zor yanları nelerdir, bunlarla nasıl başa çıktınız?
İki çocuk, kamu görevi, aile hayatı ve işletme sorumlulukları arasında yazıya alan açmak her zaman kolay olmuyor. Bir de gündelik hayatın stresi ve olumsuzlukları zihnimi yorabiliyor. Yazabilmek için biraz sakinliğe ve içsel dengeye ihtiyacım var. Televizyonla arama mesafe koyuyor, okumaya ve kendimle baş başa kalabileceğim anlara daha çok yer açıyorum. Her şeye yetişmeye çalışmaktan çok, yazacağım zaman gerçekten o hikâyenin içinde olmayı önemsiyorum.
15 Yazar tıkanıklığı yaşadığınızda bu durumun üstesinden nasıl geliyorsunuz?
Kendimi zorlamıyorum. İçimde anlatılmayı bekleyen bir duygu yoksa yazmıyorum. Bunu bir eksiklik olarak da görmüyorum; bazen insanın yaşaması, gözlemlemesi ve susması gerekiyor. O sessizlikte yeni duygular birikiyor. Zamanı geldiğinde bir cümle, bir görüntü ya da bir hatıra yeniden yazma isteğini uyandırıyor. Benim yöntemim biraz da kelimelerin geri gelmesine izin vermek.
16 Kitaplarınızı daha geniş kitlelere ulaştırmak ve okuyucularınızla buluşmak için neler yapıyorsunuz?
Sosyal medyanın yazarlık açısından sunduğu imkânları yeni yeni keşfediyorum. Önceliğim yalnızca kitapları tanıtmak değil; onlardan doğan duyguları, yazma sürecini ve hikâyelerin arka planını okurlarla paylaşmak. Visal, Mühür, Dem, Cadı’nın Evi ve Cadı’nın Kazanı okurlarla buluşmuş kitaplarım. Bundan sonraki süreçte dijital mecralarda daha görünür olmak, imza etkinliklerine katılmak ve okurlarla daha fazla doğrudan iletişim kurmak istiyorum. Çünkü bir kitabın yolculuğu basıldığı gün bitmiyor; asıl yolculuk okurun eline geçtiğinde başlıyor.
17 Kitap fuarlarındaki okur-yazar buluşmalarının sizin için önemi nedir?
Bu buluşmaların en güzel tarafı, kitap üzerinden kurulan bağın yüz yüze bir samimiyete dönüşmesi. Okur bazen yazarı zihninde ulaşılmaz bir yere koyuyor; karşılaşınca aynı duyguları taşıyan, aynı hayatın içinde yaşayan bir insan olduğumuzu görüyor. İmza günlerinde ve okur sohbetlerinde beni en çok etkileyen şeylerden biri, insanların kitaplarımı okurken cümleleri sanki benim sesimden duyduklarını söylemeleri. O an anlıyorum ki kelimeler sayfanın ötesine geçmiş.
18 Şu anda üzerinde çalıştığınız ve keşfetmek istediğiniz yeni projeleriniz var mı?
Yazmaya devam ediyorum. Visal, Mühür ve Dem üçlemesinin görsel bir anlatıya, özellikle bir diziye dönüşmesi fikri üzerine de çalışmalar var. Kapadokya’nın atmosferinin ekranda hayat bulması beni heyecanlandırıyor. Bunun yanı sıra polisiye türünde kaleme aldığım Cinayet Var ile farklı bir anlatı alanını keşfediyorum. Kendimi tek bir türle sınırlandırmak istemiyorum; anlatılmayı bekleyen hikâye hangi dili gerektiriyorsa onu bulmaya çalışıyorum.
19 Okuyuculardan aldığınız, sizi en çok duygulandıran ya da şaşırtan geri dönüşler nelerdir?
Hikâyelerimin ‘çok gerçek’ ve ‘çok derin’ bulunduğunu duymak beni etkiliyor. Özellikle bir okurun ‘Kendimi o karakterin yerine koydum’ demesi çok kıymetli. Çünkü anlatmak istediğim tam da buydu: Okurun olayları dışarıdan izlemesi değil, karakterlerle birlikte hissetmesi. Bazen bir kitap hakkında kurulan tek bir cümle, o kitabı yazarken geçirdiğim bütün gecelerin karşılığı gibi geliyor.
20 Edebiyat yolculuğunun başındaki yazar adaylarına ne tavsiye edersiniz?
Önce yazsınlar. Beğenilmeme korkusunu, ‘Ben yapabilir miyim?’ sorusunu bir süreliğine bir kenara bıraksınlar. İçlerinde kalan hikâyenin yükünü taşımak yerine onu kâğıda döksünler. Sonra okusunlar, yeniden yazsınlar, geliştirsinler; eleştiriye açık olsunlar. Ama bütün bunları yaparken kendi seslerini kaybetmesinler. Herkesin anlatacağı başka bir hikâye var. O hikâye için ilk cümleyi kurmaya cesaret etmek gerekiyor.

