Meltem Sancaktaroğlu
1- Eser sahibi kimdir? Sizi yakından tanıyabilir miyiz?
Ben Meltem Sancaktaroğlu. 1976 yılında Niğde’de doğdum. Kendimi yalnızca “yazar” sözcüğüyle tanımlamaktan ziyade, edebiyatın içinde kendi sesini arayan; okuduklarıyla, yaşadıklarıyla ve karşılaştığı insanlarla sürekli dönüşen biri olarak görüyorum. Yazmak benim için görünür olmanın değil, insanın hem kendisini hem de içinde yaşadığı dünyayı anlamaya çalışmasının bir yolu.
Edebiyatla ilişkim çok erken yaşlarda, okurlukla başladı. Çocukluğumda kitapların dünyasına Aziz Nesin’le adım attım. O yıllarda belki adını koyamıyordum ama onun insanı ve toplumu gözlemleyen mizahı, hayatın görünen yüzünün ardında başka gerçeklikler de bulunduğunu bana sezdiriyordu.
Genç kızlık yıllarımda ise edebiyatla bağım daha da derinleşti. Edebiyata özel bir ilgisi olan annemin bunda önemli bir payı vardır. Kitapların hayatımızın doğal bir parçası olduğu bir ortamda büyümek, yalnızca okuma alışkanlığımı değil; insanlara, hikâyelere ve kelimelere bakışımı da biçimlendirdi.
Zaman içinde okuduklarımın yanına yaşadıklarım, gözlemlediklerim ve hayatın bende bıraktığı izler eklendi. Bütün bunlar bir noktadan sonra yazıya dönüştü. Yazmak, benim için yalnızca anlatma arzusu değil; yaşananı, hissedileni ve insanın içinde birikenleri anlamlandırma biçimi hâline geldi.
Bugün yazarlığı bir unvandan çok, insanın kendisine, yaşadığı zamana ve dile karşı taşıdığı bir sorumluluk olarak görüyorum. Edebiyat da benim için varılmış bir yer değil; her kitapta, her metinde ve her cümlede yeniden başlayan uzun bir yolculuk.
2- Yazarlığa adım atmanızdaki asıl kırılma noktası ne oldu?
Sanırım benim için tek bir kırılma noktasından söz etmek güç. Bazı kararlar bir günde alınmıyor; insanın içinde uzun süre birikiyor ve bir gün artık susamayacağını fark etmesiyle ortaya çıkıyor.
Yazmak da benim için böyleydi. Okudukça, düşündükçe ve hayatı gözlemledikçe bazı duyguların yalnızca yaşanıp geçmesine razı olmadığımı fark ettim. Onları kaydetme, anlamlandırma ve kelimeler aracılığıyla başka insanlara ulaştırma ihtiyacı duydum. Bir noktadan sonra yazmak, yapmayı seçtiğim bir şey olmaktan çıktı; dünyayla ilişki kurma biçimime dönüştü.
Asıl kırılma noktası, okurluğun sessizliğinden yazının sorumluluğuna geçtiğim andı. Çünkü yazmak, yalnızca anlatmak değil; insanın kendisine, belleğine ve yaşadığı zamana yeniden bakmasıydı benim için. O günden sonra edebiyat, yalnızca okunacak bir dünya olmaktan çıktı; içinde kendi sesimi aradığım, kendi cümlemi kurduğum ve her metinde kendimi biraz daha yeniden tanıdığım bir hayat biçimine dönüştü.
3- Sizi ilk kez kalemi elinize almaya iten özel bir an var mıydı?
Belirli bir günü işaret edip “İşte o gün yazar olmaya karar verdim” diyemem. Benim için yazının başlangıcı daha sessizdi. Bunu tek bir özel ana bağlayabilir miyim, emin değilim. Ama genç kızlık yıllarımda tuttuğum günlüklerin yazıyla kurduğum ilk gerçek bağ olduğunu söyleyebilirim. Günlerimi, duygularımı, kırgınlıklarımı ve küçük sevinçlerimi büyük bir aşkla o defterlere emanet ederdim.
Belki de kalemi ilk kez gerçekten o zaman elime aldım. Yazmak, henüz edebiyat adını vermediğim bir ihtiyaçtı; yaşadığım günü kaybetmemek, içimde kalanları bir yere bırakmak istiyordum. Bugün geriye baktığımda, o günlüklerin yalnızca hatıralarımı değil, yazıya duyduğum bağlılığın ilk izlerini de taşıdığını görüyorum.
İnsan bazen söyleyemediği şeyleri yazabildiğini fark ediyor. Konuşurken eksik kalan, gündelik hayatın içinde kaybolan bazı duyguların kâğıt üzerinde başka bir derinlik kazandığını gördüm. Belki de beni kaleme götüren asıl şey buydu. unutulup gitmesine razı olmadığım şeyler.
Zamanın insanlardan, şehirlerden, ilişkilerden ve hatıralardan sürekli bir şeyler eksilttiğini düşünüyorum. Yazı ise bütün bunları tamamen kurtaramasa bile onlara tanıklık edebiliyor.
4- Çocukluğunuzdaki veya gençliğinizdeki okuma alışkanlıklarınızın bugünkü yazım dilinize ve üslubunuza nasıl bir etkisi oldu?
Bir yazarın dili yalnızca yazdığı günlerde değil, yıllar boyunca okuduğu kitapların arasında oluşuyor. Benim için de okurluk, yazarlığın en önemli hazırlığı oldu.
Bu anlamda Selim İleri’nin edebiyatıyla kurduğum bağın bende ayrı bir yeri var. Onun belleğe, zamana, geçmişe ve insanın iç dünyasına yaklaşımı; söylenenden çok sezdirilene yaslanan dili, yalnızca edebiyata bakışımı değil, zaman içinde kendi yazı dilimi ve üslubumu da etkiledi. Cümlenin yalnızca anlamla değil, duygu, çağrışım ve hatırlamayla da kurulabileceğini onun metinlerinde daha derinden hissettim.
Zamanla şunu öğrendim. Güçlü bir cümle her şeyi söylemek zorunda değildir. Bazen bir susuş, bir eksiltme ya da okura bırakılan küçük bir boşluk, söylenenlerden çok daha uzun süre insanın içinde kalır.
5- Hangi deneyimlerden sonra yazar olmaya karar verdiniz?
Yazar olmaya karar vermek ile yazmak arasında ince ama önemli bir fark olduğunu düşünüyorum. İnsan bir sabah uyanıp kendisine “Artık yazarım” demiyor. Önce yazıyor; sonra yazdığını beğenmiyor, siliyor, yeniden kuruyor, bazen uzaklaşıyor, sonra yine o masaya dönüyor. Zamanla anlıyor ki yazı, gelip geçen bir heves değil; hayatının içinde kalıcı bir yere sahip.
Benim için de süreç böyle gelişti. İlk kitabım yayımlandığında insanların bana “yazar” demeye başlaması elbette anlamlıydı. Ama yazarlığı hiçbir zaman yalnızca bir kitabın kapağında adımın bulunmasıyla ölçmedim.
Asıl kırılma, kitabın yayımlanmasından sonra da yeniden o masaya oturabilmek. Çünkü yazarlık, bir kez yazmış olmak değil; bütün tereddütlere rağmen yazıyla bağını sürdürmek, her yeni metinde kendini yeniden sınamak ve yine de cümlenin peşinden gitmektir.
6- İyi bir yazar olmanın şartları nelerdir? Siz bu yolda nasıl bir yöntem izlediniz?
İyi bir yazar olmanın ilk şartının, iyi bir okur olmaktan geçtiğine inanıyorum. Yalnızca sevdiğimiz metinleri değil, bize uzak duran dünyaları da okumak gerekir. Çünkü edebiyat, biraz da insanın kendi sınırlarının dışına çıkma cesaretidir.
Bunun yanında gözlem çok kıymetlidir. Yazar yalnızca söylenenleri değil; söylenmeyeni, bir bakışın değişimini, bir odanın sessizliğini, zamanın insan yüzünde ve ruhunda bıraktığı küçük izleri de görmelidir. Bazen bir hikâye, tam da kimsenin fark etmediği o ayrıntıda başlar.
Benim yöntemim hiçbir zaman yalnızca masaya oturup yazmaktan ibaret olmadı. Okumak, gözlemlemek, beklemek, yeniden düşünmek ve metne gerektiğinde mesafe koymak da yazma sürecimin parçaları oldu. Henüz yolun başındayken, 1995’te Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Öykü Birinciliği’ne, 1997’de Nazım Hikmet Özel Şiir Ödülü’ne değer görülmem; yıllar sonra, 2014’te RADEV Yılın En İyi Yazar Ödülü’nü almam da bu yolculukta benim için kıymetli karşılıklar oldu. Bu ödülleri bir varış noktası olarak değil, edebiyatla kurduğum bağı daha büyük bir sorumlulukla sürdürmem gerektiğini hatırlatan duraklar olarak gördüm.
Sabır da yazının vazgeçilmez bir parçasıdır. İlk cümleye bağlanmamak, gerektiğinde silmek, eksiltmek ve yeniden kurmak gerekir. Ben yazının yalnızca kelimeler ekleyerek değil, fazlalıklardan arındırılarak da derinleştiğine inanıyorum.
Ve elbette samimiyet… Çünkü okur, yapay olanı hemen hisseder. Yazar önce kendi cümlesine inanmalı; yazdığı şeyin içinde gerçekten yaşamış, düşünmüş ve hissetmiş olmalıdır. Benim için iyi yazmanın yolu da hâlâ aynı yerden geçiyor: okumaktan, gözlemlemekten, sabretmekten ve insanın kendi sesine sadık kalmasından.
7- Kaleme aldığınız ilk kitap nedir ve varsa diğer kitaplarınız nelerdir?
İlk kitabım, 2006 yılında yayımlanan Aşk Ölmedi Ben Öldüm adlı araştırma romanımdır. Yazarlık yolculuğumun okurla ilk kez buluştuğu eser olması nedeniyle benim için her zaman ayrı bir yerde duracak. İlk kitabın insanda bıraktığı duygu, biraz kendi sesini ilk kez dışarıdan duymaya benziyor; hem tanıdık hem de ürkütücü ölçüde yeni.
İkinci kitabım Aşk Kimin Mektubu. Lirik aşk romanı olarak kaleme aldığım bu eserde, aşkın insan ruhunda bıraktığı izleri, eksilmeleri ve iç konuşmaları daha şiirsel bir dille anlatmaya çalıştım. Benim için bu kitap, duygunun edebiyatın içinde nasıl başka bir biçime dönüşebileceğini aradığım bir dönemdi.
Üçüncü kitabım ise SON – Selim İleri’ye Veda Romanı. İlk kitabımdan on yedi yıl sonra kaleme aldığım bu eser, yazarlık serüvenimde bir olgunluk dönemine karşılık geliyor. Hatta bugün geriye dönüp baktığımda, SON’u kendi yazarlık yolculuğumun ustalık eseri olarak gördüğümü söyleyebilirim. Selim İleri’nin edebî dünyası ve bende bıraktığı izlerden yola çıkarak hafıza, vefa, edebiyat ve vedalaşma duygusu etrafında daha içsel, daha yoğun ve daha kişisel bir anlatı kurdum.
Bugün üç kitabımı da aynı yolculuğun birbirinden farklı üç durağı gibi görüyorum. Değişen yalnızca anlattığım hikâyeler değil; yıllar içinde benim de dile, insana ve edebiyata bakışım değişti, derinleşti. Çünkü her kitap, yalnızca yazıldığı dönemin değil, onu yazan insanın o zamanki ruhunun da izini taşır. SON ise benim için bütün bu yılların, biriken tecrübenin ve edebî arayışın en olgun karşılığı oldu.
Formun Üstü
Formun Altı
8- Kitaplarınızdaki konuları yazmaya yönlendiren en önemli etken ya da etkenler nelerdir?
Beni yazmaya yönlendiren en güçlü kaynaklardan biri hafıza. İnsanların, ilişkilerin ve yaşananların zaman içinde nasıl değiştiği; bazı anların silinip giderken bazılarının yıllar sonra bütün canlılığıyla yeniden karşımıza çıkması beni her zaman etkiledi. Çünkü hafıza yalnızca geçmişi saklamıyor, onu her hatırlayışta yeniden kuruyor.
Kitaplarımda da çoğu zaman bu duygunun izini sürüyorum. Geçip gittiğini sandığımız bir ilişkinin, bir cümlenin ya da bir insanın yıllar sonra içimizde başka bir anlamla yeniden belirmesi, benim için edebiyatın en güçlü alanlarından biri.
SON ‘da da bunun belirgin izleri var. Selim İleri benim için yalnızca okuduğum bir yazar değildi; edebiyatla kurduğum ilişkinin en önemli duraklarından biriydi. Onun ardından yazmak, bir bakıma kendi okurluğuma, geçmişime ve edebiyatla kurduğum bağa yeniden dönmekti. Bu yüzden SON, yalnızca bir vedanın değil; hafızanın, vefanın ve edebiyatın insanın içinde bıraktığı uzun izin de kitabı oldu.
9- Hikâyeyi kurgularken karakterlerinizin kaderini önceden tamamen planlıyor musunuz, yoksa yazım sürecinde karakterlerin kendi yollarını çizdiği oluyor mu?
Yazının bütünüyle matematiksel bir düzene sığdırılabileceğine inanmıyorum. Elbette başlangıçta bir yön, bir duygu ve ulaşmak istediğiniz bir yer oluyor; fakat metin kendi nefesini bulduğunda, bazen yazarın önüne geçebiliyor.
Karakterler de zaman zaman başlangıçta onlar için düşündüğüm yolu terk edip kendi yönlerini çiziyorlar. Yazarken ortaya çıkan tek bir cümle, bir bakış ya da beklenmedik bir duygu, kurgunun bütün akışını değiştirebiliyor. Ben bunu yazının en büyülü taraflarından biri olarak görüyorum.
Çünkü metin yalnızca yazarın kurduğu değil, yazarken kendisini de kuran bir dünyadır. Yazarın kendisini şaşırtmayan bir hikâyenin, okurda gerçek bir şaşkınlık ve iz bırakması da bana pek mümkün görünmüyor.
10- Size ilham veren şeyler nelerdir?
İnsanlar, hatıralar, kayıplar, şehirler, eski fotoğraflar, kitapların arasında unutulmuş küçük notlar, bir cümle, bazen bir şarkı… Bir de yalnızlıklar ve insanın içine sessizce çöken hüzünler. Sanırım en çok da zaman.
Zamanın insanları, duyguları ve hatıraları nasıl dönüştürdüğü beni çok etkiliyor. Bir zamanlar hayatımızın merkezinde duran bir şeyin yıllar sonra anlamını yitirmesi ya da tam tersine, yaşandığı anda üzerinde durmadığımız küçücük bir anın yıllar sonra zihnimizde büyüyerek bambaşka bir anlam kazanması… Bunların hepsi benim için güçlü birer yazı kaynağı.
Yalnızlığın da edebiyatla çok derin bir bağı olduğuna inanıyorum. İnsan bazen kalabalıkların içinde bile en çok kendi iç sesiyle baş başa kalıyor. Hüzün ise geçmişle bugün arasında ince bir köprü kuruyor; kaybettiklerimizi, geride bıraktıklarımızı ve içimizde hâlâ yaşamaya devam edenleri görünür kılıyor.
Belki de edebiyat tam olarak burada başlıyor. Zamanın, hafızanın, yalnızlığın ve hüznün içimizde bıraktığı izlerin peşinden gitmek meselesi.
11- En çok hangi dönemlerde üretken oluyorsunuz ve yazma konusunda sizi en çok motive eden şey nedir?
Benim için üretkenlik, yalnızca art arda sayfalar doldurmak anlamına gelmiyor. Bazen günlerce tek bir cümle yazmadan bir metni zihnimde taşıyorum. Dışarıdan bakıldığında sessiz bir dönem gibi görünse de aslında metin içeride yaşamaya, büyümeye ve kendi sesini aramaya devam ediyor. Yazının görünmeyen tarafını da üretimin bir parçası sayıyorum.
Yazmaya başladığımda ise mümkün olduğunca o dünyanın içinde kalmayı, metnin ritmini kaybetmemeyi tercih ediyorum. Beni en çok motive eden şey, uzun zamandır içimde taşıdığım bir duygunun sonunda kendi cümlesini bulduğu o an. Çünkü bazen bir metin, tek bir doğru cümlenin etrafında yavaş yavaş kendini kuruyor.
Sanırım yazmaya devam etmemi sağlayan da bu. Henüz söylenmemiş bir duygunun, bir gün kelimeler aracılığıyla kendi sesine kavuşabileceğine duyduğum inanç.
12- Okuyucular neden sizin kitabınızı okumalı?
“Benim kitabımı mutlaka okuyun” demeyi hiçbir zaman doğru bulmadım. Çünkü bir kitapla okur arasındaki bağın, yazarın davetinden çok, okurun kendi hayatında taşıdığı bir duyguya temas etmesiyle kurulduğuna inanıyorum.
SON – Selim İleri’ye Veda Romanı, yalnızca Selim İleri’yi tanıyan ya da onun edebiyatını seven okurlara seslenen bir kitap değil. Hayatında bir insanı, bir dönemi, bir şehri, bir duyguyu; kısacası geri dönmeyeceğini bildiği herhangi bir şeyi kaybetmiş herkesin bu kitabın içinde kendine ait bir iz bulabileceğini düşünüyorum.
Çünkü SON, özünde bir ölümün değil, bir yokluğun ardından yaşamaya devam etmenin kitabı. İnsan gittikten sonra geride ne kalır? Bir ses mi, bir cümle mi, bir hatıra mı; yoksa artık hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağını bildiğimiz o eksiklik duygusu mu? Ben bu kitapta biraz da bunların peşinden gittim.
Bu nedenle okurun SON ‘da yalnızca Selim İleri’ye yapılan bir vedayı değil, kendi hayatındaki vedaları da hatırlamasını isterim. Eğer bir kitap, okura kendi geçmişinin kapısını aralayabiliyor ve kapandı sanılan bir duyguyu yeniden hissettirebiliyorsa, sanırım okunmak için en güçlü nedenini de orada buluyor.
13- Kitap ya da kitaplarınızdaki ana fikirler ve vermek istediğiniz mesajlar nelerdir?
Yazarken okura doğrudan bir mesaj vermeyi amaçlamıyorum. Edebiyatın, okura ne düşünmesi ya da ne hissetmesi gerektiğini söyleyen bir alan olduğuna inanmıyorum. Benim için edebiyat, cevaplardan çok sorular bırakan; okurun kendi hayatına, kendi hafızasına ve kendi duygularına dönmesini sağlayan bir yer.
SON’ da hafıza, kayıp, vefa, edebiyat ve okurluk kavramları etrafında dolaşıyorum. Bir insanın yokluğunun, geride bıraktığı cümlelerle, hatıralarla ve başkalarının belleğinde yaşamaya nasıl devam ettiğini anlamaya çalışıyorum.
Belki kitabın içinden süzülen en güçlü düşünce şu. İnsan gider, fakat bıraktığı iz, onu hatırlayan birinin içinde yaşamaya devam eder. Edebiyatın ölüme karşı sahip olduğu en büyük güç de belki tam burada başlar; kaybolanı geri getiremez ama onu unutulmaktan korur.
14- Yazar olmanın ve yazmanın sizin için zor yanları nelerdir, bunlarla nasıl başa çıktınız?
Yazmanın en zor yanlarından biri, insanın kendi metnine karşı yeterince acımasız olabilmesi. Bazen çok sevdiğiniz bir cümlenin, ne kadar güzel olursa olsun, metne hizmet etmediğini kabul etmek zorundasınız. Yazmak kadar silmenin de cesaret istediğini zamanla öğrendim.
Yazar olmanın zorluğu ise biraz daha başka bir yerde başlıyor. Bir kitap yayımlandığı anda artık yalnızca size ait olmuyor; okurun yorumuna, eleştiriye, yanlış anlaşılmaya ve kimi zaman beklentilere açılıyor. Bir yandan bütün bunları duymak, bir yandan da kendi sesinizi kaybetmeden yolunuza devam etmek gerekiyor. Sanırım yazarlığın en zor yanlarından biri de başkalarının sizden ne beklediğini bilirken, yine de yazmanız gereken metne sadık kalabilmek.
Bir başka zorluk ise yalnızlık. Yazı, insanı uzun süre kendi iç sesiyle baş başa bırakıyor. Günlerce aynı paragrafın çevresinde dolaştığınız, kimsenin fark etmeyeceği küçücük bir ayrıntı üzerinde saatlerce düşündüğünüz oluyor.
Zamanla şunu öğrendim. Yazmak yalnızca kelimeleri çoğaltmak değil, gerektiğinde onlardan vazgeçebilmektir. Aynı şekilde yalnızlık da bir süre sonra yazının yükü olmaktan çıkıp onun doğal sessizliğine dönüşüyor. Sanırım bütün bu zorluklarla başa çıkmayı, hem yazının hem de yazarlığın benden istediği sabrı kabul ederek öğrendim. Çünkü bazı metinler yalnızca yazılmaz; insanın içinde uzun süre taşınır, bekler ve ancak zamanı geldiğinde kendi sesini bulur.
15- Yazar tıkanıklığı yaşadığınızda bu durumun üstesinden nasıl geliyorsunuz?
Yazar tıkanıklığını, yazının tamamen sustuğu bir dönem olarak görmüyorum. Bazen cümle geri çekiliyor; insanın biraz beklemesini, biraz susmasını istiyor. Böyle zamanlarda metni zorlamanın onu daha da uzaklaştırdığına inanıyorum.
Ben de masadan kalkıyorum. Okuyorum, yürüyorum, başka hayatların ve başka cümlelerin içine karışıyorum. Çünkü kimi zaman aradığınız kelime, ona bakmayı bıraktığınız anda geliyor. Bir görüntü, bir ses, eski bir hatıra ya da hiç beklemediğiniz bir cümle metnin kapısını yeniden aralayabiliyor.
Bu yüzden yazmamayı bir eksiklik değil, yazının kendi zamanına duyulan saygı olarak görüyorum. Her metnin bir ritmi var; bazen ilerlemek için yazmak değil, beklemek gerekiyor.
16- Kitaplarınızı kitlelere ulaştırmak, kendinizi tanıtmak ve düşüncelerinizi insanlara anlatmak için ne gibi organizasyonlar yapıyorsunuz?
Bir kitabın yayımlanmasıyla yolculuğunun tamamlandığını düşünmüyorum. Aksine, o andan sonra kitap yazardan uzaklaşır ve her okurda yeniden kurulan başka bir hayata başlar.
Röportajlar, edebiyat dergileri, söyleşiler, okur buluşmaları ve dijital mecralar benim için yalnızca bir tanıtım alanı değil; metnin arkasındaki düşünceyi, edebiyatla kurduğum bağı ve yazının doğduğu iklimi paylaşma imkânı.
Bu yüzden görünür olmaktan çok, edebiyat üzerinden gerçek bir temas kurmayı önemsiyorum. Çünkü bir kitabın asıl yolculuğu, raflara ulaştığı anda değil; bir okurun zihninde ve hafızasında kendine yer bulduğu anda başlıyor.
17- Kitap fuarlarındaki okur-yazar buluşmalarının sizin için önemi nedir, bu etkinliklerin size ve okuyucuya ne gibi katkılar sağladığını düşünüyorsunuz?
Bir yazar kitabını yazarken okurunu görmez; karşısında yalnızca metin, cümleler ve kendi iç sesi vardır. Kitap fuarlarında ve söyleşilerde ise o görünmeyen okur bir anda ete kemiğe bürünür. Bir okurun kitabınızdaki belirli bir bölümü hatırlaması ya da sizin uzun süre üzerinde düşündüğünüz bir cümleden söz etmesi, yazının başka bir insanda yaşamaya devam ettiğini hissettiren çok özel bir karşılaşmadır.
Bununla birlikte ben kitap fuarlarına çok sık katılmayı tercih etmiyorum. Edebiyatla kurduğum ilişkinin sürekli görünürlük üzerinden ilerlemesini istemiyorum. Benim için önemli olan, çok sayıda etkinlikte bulunmaktan çok, gerçekten karşılığı olan, edebiyat üzerine konuşabileceğimiz ve okurla sahici bir bağ kurabileceğimiz buluşmalarda yer almak.
Bu nedenle okur-yazar buluşmalarını yalnızca bir imza etkinliği olarak görmüyorum. Benim için bunlar, edebiyatın iki ucunun; yazan ile okuyanın, metnin aracılığında birbirine dokunduğu nadir anlardır. Belki de bu yüzden az ama anlamlı karşılaşmaları daha kıymetli buluyorum.
18- Şu an üzerinde çalıştığınız yeni projeleriniz ve keşfetmek istediğiniz yeni projeleriniz var mı?
Elbette zihnimde dolaşan, zaman zaman notlarına döndüğüm yeni metinler ve düşünceler var. Ancak bir kitabı henüz kendi sesini bulmadan anlatmayı sevmiyorum. Bazı metinlerin önce biraz karanlıkta kalması, kendi sessizliği içinde olgunlaşması gerektiğine inanıyorum.
Şunu söyleyebilirim. Hafıza, zaman, insan ilişkileri, kayıp ve geçmişle kurduğumuz bağ hâlâ beni en çok düşündüren meseleler arasında. Bundan sonraki çalışmalarımda da insanın kendi geçmişine nasıl döndüğünü, neyi unuttuğunu, neyi yıllarca içinde taşıdığını ve zamanın bütün bunlara nasıl başka anlamlar verdiğini farklı anlatı biçimleriyle araştırmak istiyorum.
Yeni bir kitap benim için her zaman yeni bir hikâyeden çok, yeni bir bakış arayışı. Bu yüzden acele etmiyorum; metnin kendi zamanını ve kendi sesini bulmasını bekliyorum.
19- Okuyuculardan aldığınız, sizi en çok duygulandıran ya da şaşırtan geri dönüşler nelerdir?
Beni en çok etkileyen geri dönüşler, yalnızca “Kitabınızı çok beğendim” diyenler değil; bir cümlenin kendi hayatlarında nereye dokunduğunu anlatan okurlardan geliyor.
Bir okurun, benim yazdığım bir cümlede kendi kaybına, geçmişine, yalnızlığına ya da yıllardır söyleyemediği bir duyguya rastlaması benim için çok kıymetli. Çünkü o anda yazdığınız metnin sizden ayrıldığını ve başka bir insanın hafızasında kendine yeni bir yer bulduğunu hissediyorsunuz.
Sanırım bir yazar için en güzel karşılıklardan biri de bu. Kendi masanızda, kendi sessizliğiniz içinde kurduğunuz bir cümlenin, hiç tanımadığınız birinin hayatında karşılık bulması. O andan sonra kitap artık yalnızca yazarına ait değildir; okurun hatıralarına, duygularına ve hayatına karışarak başka bir hikâyenin parçası olur.
20- Edebiyat yolculuğunun başında olan yazar adaylarına ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?
Öncelikle çok okusunlar. Yalnızca yazmak istedikleri türü değil; şiiri, romanı, öyküyü, denemeyi, anıyı, günlüğü… Çünkü bir yazarın dili, yalnızca kendi yazdıklarından değil, yıllar boyunca karşılaştığı bütün metinlerden beslenir.
Acele etmesinler. Bugün görünür olmak kolaylaştı ama iyi bir metin hâlâ zamana ihtiyaç duyuyor. Her yazılan şey hemen yayımlanmak zorunda değil. Bazı cümlelerin beklemesi, bazı metinlerin demlenmesi gerekir.
Silmekten korkmasınlar, yeniden yazmaktan çekinmesinler. Başlangıçta sevdikleri yazarlara öykünmeleri de çok doğal; insan çoğu zaman kendi sesine, başka seslerin arasından geçerek ulaşır.
Ve en önemlisi, “yazar olmak” için değil, gerçekten söylemeden duramadıkları bir şey olduğu için yazsınlar. Çünkü edebiyat yolculuğunu uzun kılan şey görünürlük değil, insanı tekrar tekrar o masaya çağıran içsel ihtiyaçtır. Bir gün herkes sustuğunda bile hâlâ anlatmaya değer bir şey olduğuna inanıyorsanız, yazının gerçek başlangıcı da belki tam oradadır.

